Anasayfa/ Makale/ İş Kazası Şartları ve İşverenin Hukuki Sorumluluğu

Makale

İş Kazası Şartları ve İşverenin Hukuki Sorumluluğu

İş kazası*, sigortalı işçinin işverenin otoritesi altında bulunduğu esnada bedensel veya ruhsal zarara uğramasıdır. Bu makalede, iş kazasının mevzuatımızdaki unsurları, bireysel iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku bağlamındaki temel şartları ile işverenin işçiyi gözetme borcu*ndan kaynaklanan hukuki sorumlulukları detaylıca incelenmektedir.

Günümüz modern çalışma hayatında, hızla devam eden sanayileşme ve durmaksızın gelişen teknoloji ile birlikte üretim faaliyetleri sürekli bir değişim, dönüşüm ve ivme içerisindedir. Yaşanan bu yapısal gelişim, maalesef çalışma ortamlarında daha önce karşılaşılmayan yeni riskleri ve potansiyel tehlikeleri de doğal olarak beraberinde getirmektedir. İş hukukunun tarihsel gelişiminden süzülüp gelen ve en temel yapı taşı olarak kabul edilen işçinin korunması ilkesi, bu çevresel ve sistemsel risklerin en alt düzeye indirilmesi ile işçinin bedensel ve ruhsal sağlığının güvence altına alınması noktasında hayati bir hukuki işlev üstlenmektedir. Hukuk düzenimiz, işverenin sahip olduğu geniş ekonomik gücü, yönetim yetkisi ve hiyerarşik otoritesi karşısında doğal olarak daha zayıf konumda olan işçiyi korumak adına oldukça sıkı emredici mekanizmalar geliştirmiştir. Bu koruyucu mekanizmaların başında, şüphesiz işçinin iş görme edimini yerine getirirken veya işyerinde bulunurken karşılaşabileceği muhtemel tehlikelere karşı mutlak koruma altına alınması ve olası bir zarar durumunda işverenin hukuki açıdan kusursuz veya kusura dayalı olarak sorumlu tutulması gelmektedir. İş kazası kurumu, sadece işçi ve işveren arasındaki dar kapsamlı bireysel ilişkiyi değil, aynı zamanda devletin geniş sosyal güvenlik şemsiyesini de doğrudan ilgilendiren çok boyutlu bir hukuki müessesedir. Bu kapsamlı makalede, meydana gelen talihsiz bir olayın iş kazası olarak nitelendirilebilmesi için kanunların aradığı temel şartlar ve bu şartların mevcudiyeti halinde işverenin hukuki sorumluluğunun dogmatik dayanakları incelenecektir.

İş Kazası Kavramı ve Hukuki Boyutu

İş kazası kavramı, modern iş ve sosyal güvenlik hukukunun sistematik yapısı içerisinde birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan açılardan ele alınarak tanımlanmaktadır. Temelinde, bireysel iş hukuku bağlamında iş kazası olarak değerlendirilen her talihsiz olay, geniş kapsamlı sosyal güvenlik hukuku bağlamında da doğal olarak iş kazası statüsünde değerlendirilirken; sosyal güvenlik hukuku kapsamına giren her iş kazası, dar anlamdaki bireysel iş hukuku bağlamında doğrudan iş kazası olarak nitelendirilmeyebilir. Bireysel iş hukuku anlamında iş kazasının normatif tanımı, mülga yasaların ardından yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamında yapılmıştır. Bu yasal düzenlemeye göre iş kazası; işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, anında veya sonradan ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren dışsal ve ani olayı ifade eder. Bireysel iş hukuku bağlamında iş kazası statüsünden söz edebilmek için, kazaya uğrayan mağdur işçinin iş sözleşmesiyle çalışması, kaza sebebiyle mutlak surette bir zarara uğraması, ortaya çıkan bu zararın dıştan gelen, ani ve önceden öngörülüp istenilmeyen bir olay sonucu oluşması elzemdir. İşveren, kendisine tanınan yönetim hakkı çerçevesinde, otoritesi altındaki işçinin sağlığını korumakla yükümlüdür.

Sosyal güvenlik hukuku disiplini bakımından ise iş kazası olgusu, mülga 506 sayılı kanun döneminde olduğu gibi, halihazırda yürürlükte bulunan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında tek ve değişmez bir kavram olarak doğrudan tanımlanmamıştır. Kanun koyucu bunun yerine, hangi spesifik hal ve şartlarda gerçekleşen kazanın sosyal sigortalar anlamında iş kazası sayılacağını tahdidi olarak sayma yoluna gitmiştir. Öğretideki ve Yargıtay içtihatlarındaki genel kabule göre sosyal güvenlik hukukunda iş kazası; işverenin otoritesi altında bulunan sigortalı işçinin iş görme edimini yerine getirirken ya da gördüğü işin niteliği itibarıyla aniden ve dıştan bir fiziki veya kimyevi sebeple zarar sonucu doğuracak bir olayın meydana gelmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Bu fiili durumun neticesinde işçinin bedensel veya ruhsal zarara uğraması şartı aranır. İş kazası kavramı, geleneksel borçlar hukukundaki genel kaza ve haksız fiil kavramlarından, özellikle olayın işverenin otoritesi, talimatı ve ekonomik menfaat alanı altındayken gerçekleşmesi yönüyle karakteristik olarak ayrılmaktadır.

Sosyal Güvenlik Hukuku Bakımından İş Kazasının Şartları

Sosyal güvenlik hukuku doktrininde ve yasal mevzuatta, meydana gelen bir olayın kesin olarak iş kazası şeklinde nitelendirilebilmesi için aranılan ilk ve en temel şart, kazaya uğrayan kişinin kanun gereğince kanunen sigortalı olması veya sigortalı sayılmasıdır. Uygulamada ve iş hayatında sıkça karşılaşıldığı üzere, bazı işverenler çeşitli ihmaller, maliyetten kaçınma veya diğer hukuka aykırı sebeplerle çalıştırdıkları işçilerin kuruma yasal sigorta bildirimini hiç yapmamış veya eksik yapmış olabilirler. Ancak, kazaya uğrayan işçinin kuruma resmi sigorta bildirimi yapılmamış olsa dahi, kanunun öngördüğü sigortalı olma koşullarını fiilen ve eylemli olarak taşıyorsa, diğer kanuni koşulların da varlığı halinde uğradığı bu talihsiz kaza, hukuk nezdinde kesinlikle iş kazası kabul edilmektedir. İkinci son derece önemli kanuni şart ise, gerçekleşen kaza sonucunda sigortalı işçinin şahıs varlığında mutlak surette bir zarara uğramış olmasıdır. Uğranılan bu zarar; uzuv kaybı, kanama veya kırık gibi fiziksel ve bedeni boyutta maddi nitelikte olabileceği gibi, kişinin sinir sistemini ve ruhsal bütünlüğünü derinden etkileyen travmatik manevi nitelikte bir zarar da olabilir.

Kanun Gereği İş Kazası Sayılan Haller

Kanun koyucu, iş kazasının çerçevesini ve kapsamını hukuki güvence altına alırken, sigortalı işçinin hangi spesifik durumlardayken kazaya uğraması halinde bu talihsiz olayın iş kazası sayılacağını 5510 sayılı Kanun’un ilgili maddesinde hiçbir yoruma mahal bırakmayacak netlikte düzenlemiştir. Bu kanun hükmü kapsamında bir olayın iş kazası olarak hukuken tescil edilebilmesi için aşağıda listelenen şu somut hallerden birinin mutlaka gerçekleşmesi şartı aranmaktadır:

  • İşçinin fiziken işyerinde veya eklentilerinde bulunduğu sırada kazaya uğraması.
  • İşveren tarafından bizzat yürütülmekte olan asıl veya yardımcı iş nedeniyle kazaya uğraması.
  • Sigortalının, işveren tarafından yetkilendirilerek bir görev ile başka bir yere gönderilmesi yüzünden asıl işini yapmaksızın yolda veya görev mahallinde geçen zamanlarda kazaya uğraması.
  • Emziren kadın sigortalının, kanunun kendisine tanıdığı hak gereği çocuğuna süt vermek için ayrılan yasal zamanlarda kazaya uğraması.
  • Sigortalıların, işverence tahsis edilen veya sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere toplu olarak gidiş gelişi sırasında meydana gelen kazalar.

Uygun İlliyet Bağı ve Önemi

Meydana gelen üzücü kaza neticesinde işverenin hukuki sorumluluğunun ve tazminat yükümlülüğünün doğabilmesi için, yasal mevzuatta tek tek sayılan şekli ve maddi şartların gerçekleşmesinin yanı sıra en kritik unsurlardan biri uygun illiyet bağı (nedensellik bağı) unsurunun mevcut olmasıdır. İlliyet bağı kavramı, en yalın hukuki tabirle; failin hukuka aykırı fiili, eylemi veya ihmali ile mağdurun malvarlığında veya şahıs varlığında meydana gelen net zarar arasındaki rasyonel, mantıksal ve sebep-sonuç ilişkisidir. Türk hukuk sisteminde ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında hâkim olan uygun illiyet bağı teorisine göre; zarara doğrudan yol açan o olayın veya ihmali davranışın, hayatın olağan akışına ve genel yaşam tecrübelerine göre bizzat meydana gelen o zararı gerçekleştirmeye elverişli ve yeterli olması mutlak surette aranmaktadır. Gerçekleşen kaza olgusu ile sigortalı işçinin bedensel veya ruhsal olarak uğradığı zarar arasında bu uygun nedensellik ilişkisi makul bir şekilde kurulamıyorsa, işverenin hiçbir şekilde hukuki sorumluluğundan bahsedilmesi mümkün olamaz. Özellikle sinsi ilerleyen meslek hastalıklarında, dış etkenlerin baskın olduğu karmaşık trafik iş kazalarında veya dolaylı yoldan, uzun vadede gelişen iş kazalarında nedensellik bağının adli tıp ve iş güvenliği uzmanlarınca tespiti uyuşmazlıkların çözümünde hayati rol oynar.

İşverenin Hukuki Sorumluluğu

Bağımlılık ilişkisi kuran iş sözleşmesi ile birlikte işveren, işçisine karşı asli edim olarak sadece zamanında ve eksiksiz ücret ödeme borcu altına girmez; bununla eş zamanlı olarak, emri ve gözetimi altındaki işçiyi her türlü tehlikeden koruma ve gözetme borcu da üstlenir. İşverenin çalışma hayatındaki bu en temel yan edim borcu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 417. maddesinde hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, açıkça ve emredici olarak ifade edilmiştir. İlgili yasal düzenlemeye göre işveren, hizmet ilişkisinde işçinin anayasal kişiliğini korumak, insani onuruna saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine tam uygun, güvenli bir düzeni sağlamakla mutlak surette yükümlü kılınmıştır. İşçilerin iş görme edimlerini fiilen yerine getirirken işverenin işçiyi gözetme borcu ve iş sağlığı ve güvenliği disiplini açısından yükümlülükleri ise kendi özel kanunu olan 6331 sayılı İSGK ile ayrıca ve çok daha detaylı bir şekilde yasal güvence altına alınmıştır. Bu normlar hiyerarşisi bağlamında bireysel iş hukuku anlamında işveren, işin görülmesi ve organizasyonu ile ilgili olarak işçinin sağlığını, yaşam hakkını ve beden bütünlüğünü tehlikelerden korumak için gerekli olan tüm fiziki ve ergonomik koruyucu tedbirleri almak zorundadır.

İşverenin yükümlü olduğu modern iş güvenliği tedbirlerini maliyetten kaçınarak almaması, eksik alması, personelini yeterince eğitmemesi veya alınan kurallara uyulup uyulmadığını hiyerarşik denetim mekanizmasıyla kontrol etmemesi sonucunda işçinin bir kazaya maruz kalarak zarara uğraması, işverenin ağır hukuki sorumluluğunu doğrudan tetikleyen başlıca nedendir. Gelişmiş modern hukuk sistemlerinde ve sanayi devrimi sonrasında tehlikeli üretim faaliyetlerinin barındırdığı yüksek riskler sebebiyle, işverenin hukuki sorumluluğu artık salt kendi kişisel ve basit kusuruyla sınırlı kalmamaktadır. Sorumluluk, aynı zamanda işyerindeki devasa organizasyonun kusuru ve tehlike arz eden devinimli durumların bir neticesi olarak da geniş bir perspektifte değerlendirilmektedir. İhmal veya tedbirsizlikten kaynaklanan iş kazası neticesinde işveren, işçinin beden bütünlüğünün ağır veya hafif zedelenmesinden yahut elim bir şekilde ölümünden dolayı yüksek meblağlı maddi ve manevi tazminat yükümlülükleri ile ciddi şekilde karşı karşıya kalır. Hukuk düzeni, asırlardır uygulanan kadim nimet-külfet dengesi prensibini gözeterek, kendi kurduğu ve işlettiği işyerinden en üst düzeyde ekonomik fayda sağlayan işverenin, kaçınılmaz olarak o işyerindeki operasyonel risklerden doğan tüm zararlara da tek başına katlanması gerektiğini hakkaniyetin bir gereği olarak tartışmasız kabul etmiştir.

Sorumluluktan Kurtuluş ve İlliyet Bağının Kesilmesi

İşyerinde öngörülemeyen bir iş kazası meydana gelse dahi, hukuk sistemimizde işverenin sorumluluktan tamamen kurtulmasını veya katlanacağı tazminat sorumluluğunun adil bir biçimde azaltılmasını sağlayan bazı katı hukuki istisnalar ve savunma mekanizmaları bulunmaktadır. Bu kurtuluş kanıtlarının ve illiyet bağını kesen sebeplerin en başında şüphesiz mücbir sebep gelir. Mücbir sebep kavramı öğretide; işletmenin kendi iç faaliyetlerinin tamamen dışında cereyan eden, önceden makul bir insan tarafından öngörülmesi ve alınacak her türlü teyakkuz haline rağmen karşı konulması dönemin teknolojik imkânları dâhilinde dahi kesinlikle mümkün olmayan olağanüstü doğa veya toplum olayları olarak tanımlanmaktadır. Etkisi yıkıcı olan büyük bir deprem, önlenemez sel felaketi veya çığ düşmesi gibi doğal afetler sonucu ansızın meydana gelen kazalar, şayet işverenin fazladan alması ve uygulaması gereken ek bir tedbir yoksa, hukuken mücbir sebep sayılabilir ve illiyet bağını tamamen kestiği için işvereni her türlü tazminat sorumluluğundan kurtarır. Ancak, açık havada yapılan bir işte kar yağması, yoldaki buzlanma veya şiddetli rüzgâr gibi işin doğal riskleri kapsamında olan ve öngörülebilir doğa olayları mücbir sebep statüsünde değerlendirilemez. İşveren zaten bu hava koşullarını öngörerek işi planlamakla yükümlüdür.

İlliyet bağını radikal bir biçimde kesen ve yargılamalarda işvereni kusursuzluk bağlamında sorumluluktan kurtaran diğer son derece önemli unsurlar ise zarar gören işçinin kendi ağır kusuru veya olayla ilgisi bulunan üçüncü bir kişinin ağır kusurudur. Eğer tecrübeli bir işçi, işverenin kendisine zamanında verdiği tüm iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerine, sağladığı koruyucu donanımlara ve sürekli uyarılara rağmen, kendi bilerek yaptığı eylemi neticesinde kast veya ağır ihmalle zarara doğrudan sebebiyet vermişse, bu durum nedensellik bağını koparacak bir yoğunluktaysa işveren kusur sorumluluğundan kurtulabilir. Benzer mantıkla, işverenle organik veya hukuki hiçbir illiyet bağı olmayan, dışarıdan gelen üçüncü bir kişinin tahammül edilemez derecede ağır ve öngörülemez kusurlu müdahalesi de zarar ile işletme faaliyeti arasındaki illiyet bağını tamamen kesebilir. Ancak yerleşik Yargıtay uygulamasında bu kusurların illiyet bağını kesebilmesi için, meydana gelen o vahim kazanın yegane, asıl ve en belirleyici sebebinin bütünüyle bu sayılan dış kusurlardan kaynaklanması mutlak bir şarttır. Aksi takdirde, hafif dikkatsizlik veya tarafların ortak kusuru durumlarında işverenin sorumluluğu sıfırlanmaz, sadece tazminat indirimine gidilir.

Sonuç itibarıyla toparlamak gerekirse, iş kazası müessesesi ve buna organik olarak bağlı şekilde ortaya çıkan işverenin ağır hukuki sorumluluğu, hem bireysel iş hukuku hem de sosyal güvenlik hukuku ekseninde oldukça sıkı, emredici ve tavizsiz kurallara bağlanmış teknik bir disiplin alanıdır. İşverenin, ticari işletmesinde yürüttüğü kârlı üretim faaliyetlerinden elde ettiği ekonomik yararın mutlak bir karşılığı olarak, hiyerarşik emri, talimatı ve otoritesi altında yaşamını idame ettiren işçilerin sağlık ve vücut bütünlüklerini her türlü şartta koruma ve gözetme borcu bulunmaktadır. İşyerinde veya bağlantılı alanlarda meydana gelen travmatik bir olayın hukuken ve resmi olarak iş kazası sayılabilmesi için ilgili yasada aranan maddi ve şekli şartların eksiksiz bir şekilde olayda tezahür etmesi; aynı zamanda ortaya çıkan fiili zarar ile kaza anı arasında uygun bir illiyet bağının hiçbir şüpheye yer bırakmadan kurulmuş olması elzemdir. İşverenler, modern çalışma yaşamının getirdiği son derece ağır hukuki yaptırımlarla, idari cezalarla ve Sosyal Güvenlik Kurumu'nun yüksek meblağlı rücu davalarıyla muhatap olmamak adına, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatında emredilen tüm önlemleri proaktif, eksiksiz ve denetlenebilir bir yaklaşımla hayata geçirmek mecburiyetindedir. Aksi tutum telafisi güç hukuki sonuçlar doğurur.

10 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: