Makale
İş kazası neticesinde işverenin hukuki sorumluluğu, kusur ve tehlike sorumluluğu esaslarına dayanır. Bu kapsamda mağdur işçi veya yakınları; maddi, manevi ve destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilir. Hukuki süreçte zararın kapsamı, müterafik kusur ve aktüerya hesaplamaları tazminat miktarını belirleyen en temel hukuki unsurlardır.
İş Kazalarından Doğan İşverenin Hukuki Sorumluluğu ve Tazminat
İşçi ve işveren arasındaki hizmet sözleşmesinden kaynaklanan en temel ve vazgeçilmez yükümlülüklerden biri, şüphesiz işverenin işçiyi gözetme ve koruma borcudur. İşyerinde veya işin yürütümü sırasında meydana gelen, kanunda sayılan koşulların varlığı halinde gerçekleşen iş kazaları neticesinde, işverenin hukuki sorumluluğu kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir. Türk Borçlar Kanunu ve ilgili iş hukuku mevzuatı uyarınca, işverenin hukuki sorumluluğu genel olarak sözleşmeye aykırılık ve haksız fiil temellerine dayanmakla birlikte, çağdaş hukukun bir gereği olarak kusursuz sorumluluk ve tehlike sorumluluğu ilkeleri de yargı kararlarında sıkça karşımıza çıkmaktadır. Gerçekleşen bir iş kazası sonrasında, işverenin iş güvenliği eylemsizliği ile oluşan zarar arasında illiyet bağının bulunması halinde tazminat borcu doğrudan doğmaktadır. Bu sorumluluk, kazaya uğrayan işçinin bedensel ve ruhsal zararlarının giderilmesini amaçlayan maddi ile manevi tazminat taleplerini içerdiği gibi, ölümlü vakalarda geride kalan hak sahiplerinin destekten yoksun kalma tazminatı taleplerini de kapsar. Her somut olayın özellikleri, tarafların kusur oranları ve aktüerya verileri detaylıca incelenerek adil tazminat tayin edilmektedir. Uzman avukatlık pratiğinde en teknik konulardandır.
Hukuki Sorumluluğun Temel Dayanakları ve Kusur İlkesi
İş kazalarından doğan hukuki uyuşmazlıklarda, işverenin tazmin yükümlülüğünün temelini kural olarak kusur sorumluluğu oluşturmaktadır. Türk Borçlar Kanunu madde 417/2 hükmü uyarınca işveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri eksiksiz bulundurmakla kesin bir şekilde mükelleftir. Bu emredici yükümlülüğe aykırı hareket edilmesi, işverenin hizmet sözleşmesinden doğan koruma ve gözetme borcunu ağır bir şekilde ihlal etmesi anlamına gelir. Hukuk sistemimizde kural olarak kusur sorumluluğu asıl olmakla birlikte, işverenlerin sadece mevzuatta harfiyen yazılı kurallara değil, o anki bilim ve teknolojinin ulaştığı son aşamanın gerektirdiği her türlü makul önleme uymaması da kusurlu davranış olarak nitelendirilmektedir. Yargıtay uygulamalarında sıklıkla ve altı çizilerek vurgulanan objektifleştirilmiş kusur kavramı, işverenden beklenen özen yükümlülüğünün sınırlarını oldukça genişletmektedir. Bu yaklaşım, işverenin salt şahsi bilgi veya yeteneklerini değil, aynı işkolunda faaliyet gösteren dikkatli, öngörülü, tedbirli ve makul bir işverenin göstermesi gereken objektif özen standardını ifade eder. Söz konusu asgari önlemleri almayan işveren, kusursuzluğunu ispatlayamadığı takdirde zararı tazmin edecektir.
Teknolojik gelişmelerin ve karmaşıklaşan üretim süreçlerinin işyerlerindeki risk boyutlarını kontrol edilemez ölçüde artırmasıyla birlikte, salt kusura dayalı kuralların yetersiz kaldığı durumlarda tehlike sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk halleri devreye girmektedir. Türk Borçlar Kanunu madde 71 kapsamında düzenlenen tehlike sorumluluğu, önemli ölçüde tehlike arz eden ticari işletmelerin faaliyetlerinden doğan zararlar için, işvereni hiçbir kişisel kusuru bulunmasa dahi sorumlu tutmaktadır. Sanayileşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan kaçınılmazlık hallerinde bile, zayıf konumdaki işçinin tek başına bu zarara katlanması hakkaniyet ve modern sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayacağından, rızası aranmaksızın işverenin sorumluluğuna gidilebilmektedir. Kaçınılmazlık olgusunun yargı nezdinde kabulü için, işverenin mevzuatın gerektirdiği tüm proaktif tedbirleri noksansız olarak almış olması ve duruma göre beklenebilecek en yüksek dikkat ile özeni göstermiş olmasına rağmen zararın ortaya çıkmış olması aranır. Eğer iş kazasının meydana gelmesinde, işverenin alması mümkün ve beklenen olan bir önlemi almaması etkili olmuşsa, burada kaçınılmazlıktan değil açıkça işverenin kusurundan söz edilecektir. Bu çerçevede, olay ile zarar arasındaki illiyet bağı mücbir sebeple kesilmediği sürece tazminat borcu devam eder.
Maddi Tazminat Davalarının Kapsamı ve Tazmin Kalemleri
Meydana gelen talihsiz bir iş kazası sonucunda işçinin bedensel bütünlüğünün ağır veya hafif şekilde ihlal edilmesi halinde başvurabileceği en temel hukuki yol maddi tazminat davasıdır. Türk Borçlar Kanunu madde 54 kapsamında bedensel zararlar; tedavi giderleri, kazanç kaybı, çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ile ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar olarak açık ve net bir biçimde sınıflandırılmıştır. İşçi, kazanın meydana geldiği talihsiz andan itibaren tamamen sağlığına kavuşuncaya dek yapmak zorunda kaldığı muayene, ameliyat, bakım, ulaşım ve hatta protez bedelleri gibi tüm tedavi giderlerini işverenden talep etme hakkına sahiptir. Kurum tarafından karşılanmayan ancak tıbben zaruri olan masraflar doğrudan işverenin sorumluluğundadır. İyileşme süresince çalışılamayan dönemde mahrum kalınan geliri ifade eden geçici iş göremezlik tazminatı, bu sürecin en önemli parçasını oluşturur. Şayet çalışma gücü kısmen veya tamamen, kalıcı bir biçimde kaybedilmişse sürekli iş göremezlik tazminatı gündeme gelmektedir. Bu özel durum, işçinin aktif çalışma hayatı boyunca ve sonrasında emeklilik döneminde de yaşamını idame ettirirken sarf edeceği fazladan eforun ekonomik bir değer olarak tazminini zorunlu kılar.
Maddi tazminatın hesaplanması süreci hukuk tekniği bakımından oldukça hassas olup; bilinen (işlemiş) dönem ile bilinmeyen (işleyecek) dönem olmak üzere iki farklı aktüeryal aşamada yürütülür. Bilinen dönem hesaplamasında, kaza tarihi ile hükme esas alınan rapor tarihi arasındaki somut, net ve kesinleşmiş gelir verileri kullanılarak, herhangi bir iskonto veya artırım yapılmaksızın hesaplama gerçekleştirilir. Burada mutlaka dikkate alınacak temel ücret, işçinin salt çıplak kök ücreti olmayıp; sürekli olarak kendisine sağlanan yol, yemek yardımı, ikramiye, prim ve barınma gibi yan ek menfaatleri de kapsayan giydirilmiş gerçek ücrettir. Yargıtay'ın istikrar kazanmış yerleşik içtihatlarına göre, hukukun temel prensibi olan "gerçek belli iken varsayıma gidilemez" ilkesi uyarınca, davacının kaza anındaki geliri şüpheye yer bırakmayacak şekilde esas alınmalıdır. Bilinmeyen, yani geleceğe dönük işleyecek dönem hesaplamaları ise; işçinin 60 yaşına kadar devam edeceği varsayılan aktif çalışma dönemi ve sonrasındaki bakiye ömrünü kapsayan pasif emeklilik dönemi için ayrı ayrı kurgulanarak yapılır. TRH-2010 yaşam tabloları ışığında, kişinin pasif dönemdeki asgari yaşamsal faaliyetlerini sürdürürken bile diğer sağlıklı bireylere oranla fazladan efor harcayacağı kabul edilir ve bu zarar asgari ücret baz alınarak tazminata dahil edilir.
Tazminat Hesaplamasında İndirim ve Kusur Oranları
Maddi tazminat davalarında mahkemenin nihai olarak hükmedeceği miktarı doğrudan etkileyen ve azaltan en önemli aşama, tarafların kaza anındaki kusur oranlarının ve diğer indirim sebeplerinin hukuki açıdan değerlendirilmesidir. Olayın meydana gelmesinde kazazede işçinin de ihlal ettiği veya uymaktan kaçındığı kurallar bulunuyorsa, bu hukuki durum müterafik kusur olarak nitelendirilir. Örneğin; işverenin bedelsiz olarak sağladığı ve kullanılması için eğitim verdiği baret, çelik burunlu ayakkabı veya emniyet kemeri gibi kişisel koruyucu donanımları açık uyarılara rağmen kullanmayan bir işçinin bu ihmalkar davranışı, ortaya çıkan zararın doğmasına veya büyümesine ciddi seviyede sebebiyet vermektedir. Yargıtay’ın emsal uygulamalarına göre, işçinin kendi eylemi ile doğan zarara aktif veya pasif şekilde ortak olması durumunda, Türk Borçlar Kanunu madde 52 uyarınca hâkim, saptanan toplam maddi tazminat tutarından işçinin saptanan kusuru oranında hakkaniyete uygun bir parasal indirim yapar. Öte yandan, sadece işverenin olayda son derece hafif bir kusurunun bulunması ve hesaplanan devasa tazminatı ödediğinde ekonomik acze veya yoksulluğa düşecek olması ispatlandığında, yasa koyucu hâkime tazminat miktarını indirebilme konusunda ilave bir takdir yetkisi de bahşetmiştir.
Manevi Tazminat Davaları ve Hukuki Esasları
İş kazası neticesinde işçinin bedensel yahut ruhsal bütünlüğünün derin bir şekilde zedelenmesi, fiziksel veya psikolojik olarak şahıs varlığında oluşan irade dışı eksilmeler bütünüyle manevi zarar kavramını vücuda getirir. Türk Borçlar Kanunu madde 56 uyarınca, bedensel bütünlüğü ihlal edilen kimse, çektiği fiziki acı, ruhsal elem ve derin ıstırabın bir ölçüde hafifletilmesi amacıyla mahkemeden, işverence uygun bir miktar manevi tazminat ödenmesini talep etme hakkına yasal olarak sahiptir. Manevi tazminatın asıl ve yegane amacı, zarara uğrayan kişinin kendisinde veya talihsiz bir şekilde ölümü halinde geride kalan hüzünlü yakınlarında manevi bir huzur ve tatmin duygusu yaratabilmektir. Verilecek olan bu karar kesinlikle bir ceza mahiyetinde olmadığı gibi, mağdur tarafın sebepsizce zenginleşmesine yol açacak derecede astronomik bir miktar da olmamalıdır. Hâkim bu miktarı belirlerken; olayın ne kadar feci şekilde gerçekleştiğini, tarafların karşılıklı kusur ağırlıklarını, işçide kalıcı hale gelen maluliyet derecesini ve tarafların mevcut sosyal ile ekonomik durumlarını göz önünde tutarak nesafet kuralları dairesinde karar verir. Maluliyet oranı yüzde sıfır bile olsa dahi, kaza sebebiyle yaşanan yoğun travma ile sinirsel bütünlükte meydana gelen tahribatlar nedeniyle, uygun bir meblağa muhakkak hükmedilmesi gerektiği yerleşik içtihatlarla sabittir.
Manevi tazminat kurumunun yargısal uygulamadaki en tavizsiz ve katı özelliklerinden biri de yasalarda ve içtihatlarda kabul edilen bölünmezlik ilkesi uygulamasıdır. İş kazasından kaynaklanan derin elem, acı ve manevi sarsıntı, olayın veya zararın kesin olarak meydana geldiği tarihte bir bütün olarak ortaya çıkan tekil bir olgudur. Bu kaçınılmaz nedenle, duyulan ruhsal acı ve ızdırabın ilerleyen yıllara veya zamana yayılması, manevi tazminatın hukuken bölünerek sadece belirli bir kısmının ilk davada talep edilmesi ve geriye kalan bakiye miktar için fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması kesinlikle mümkün değildir. Aynı şekilde, manevi zarar talebi için sonradan ek bir dava, kısmi dava yahut belirsiz alacak davası açılarak ek talepte bulunulamaz. Davacı, hissettiği devasa manevi zararı eksiksiz olarak tek ve kesin bir dava dilekçesi ile bir defada miktarını belirterek talep etmek zorundadır. Sadece işçi değil; feci kaza sonucunda işçinin ağır şekilde bedensel veya ruhsal zarara uğraması yahut vefat etmesi söz konusu ise, onunla güçlü duygusal ve fiili bağı olan dördüncü dereceye kadar yakınları da doğrudan kendi manevi sarsıntıları sebebiyle kendi adlarına asli olarak bu tazminat talebinde bulunma hakkına yasal düzlemde sahiptirler.
Destekten Yoksun Kalma Tazminatı ve Şartları
İş kazasının maalesef ölümle sonuçlanması gibi son derece trajik olaylarda, vefat eden işçinin hukuken veya fiilen bakımını büyük bir özveriyle üstlendiği, hayatını kaybettiği için artık onun o sıcak maddi ve manevi desteğinden ebediyen mahrum kalan yakınlarının açabileceği özel davalara destekten yoksun kalma tazminatı davası adı verilmektedir. Türk Borçlar Kanunu madde 53/3 hükmü ve emsal Yargıtay kararları çerçevesinde şekillenen bu çok özel tazminat türü, vefat eden kişinin geride bıraktığı mirastan veya terekeden tamamen bağımsız, salt mirasçılık sıfatına dayanmayan ve bütünüyle şahsa sıkı sıkıya bağlı asli bir haktır. Hukuktaki asıl amaç, kazada ölenin maddi desteğinden yoksun kalan gerideki çaresiz yakınlarının, şayet bu ölüm olayı gerçekleşmeseydi ileride de sahip olacakları öngörülen ortalama ekonomik ve sosyal yaşam standartlarının ansızın kesintiye uğramadan aynen devam etmesini parasal olarak güvence altına alabilmektir. Bu bağımsız hukuki nitelik sebebiyle, vefat edenin mirası yasal olarak tümden reddedilmiş olsa bile, bu durum hak sahiplerinin bağımsız olarak destekten yoksun kalma tazminatı talep etmesine hiçbir şekilde yasal engel teşkil etmemektedir. Yardım edilen veya ileride yardım edilmesi kati görülen şahıslar hak sahibidir.
Yargı içtihatları ve güncel mevzuat uygulamaları doğrultusunda, vefat edenin ardından hayatın olağan akışı çerçevesinde aktif destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilecek yasal hak sahipleri ve mahkemelerce aranan genel geçerli temel koşullar aşağıdaki gibi tasnif edilmiştir:
- Resmi Nikahlı Eş: Medeni kanun kapsamında eşler evlilik birliği içerisinde tartışmasız olarak birbirlerinin doğal ve kanuni destekçisidir. Kendi bağımsız yüksek geliri veya şahsi yüklü malvarlığı olsa dahi sağ kalan eş, bu tazminatı talep etme mutlak hakkına her koşulda sahiptir.
- Çocuklar: Erkek çocukların genellikle eğitim durumlarına göre 18 yaşına kadar, yüksek öğrenim görenlerin 25 yaşına, kız çocuklarının ise 22 yaşına veya evlenip kendi hanelerini kurana kadar aktif destekten kesintisiz yararlanacağı hukuki bir karine olarak yargıca kabul edilir.
- Anne ve Baba: Vefat eden evladın ebeveynine, hayatın olağan ve ahlaki akışı içinde özellikle ilerleyen yaşlılıklarında muhakkak maddi ve manevi destek olacağı güçlü bir şekilde varsayılır; ebeveynler doğal destek alacaklısıdır.
- Nikahsız Eş ve Diğer Yakınlar: Resmi evlilik bağı kurulmamış olsa da fiili anlamda uzun süreli birlikte aynı hanede yaşayan partnerler veya sürekli bakım ilişkisi bulunan kardeşler de bu bağı ispatlamak şartıyla hak sahibi konumundadır.
Sonuç olarak ve tüm bu derin hukuki analizler ışığında ifade etmek gerekir ki, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uymayan fiiller veya ağır eylemsizlikler sonucunda işyerlerinde meydana gelen iş kazaları, işverenler için telafisi son derece güç ve oldukça külfetli hukuki sorumluluklar doğurmaktadır. Maddi tazminat, manevi tazminat ve ağır neticeli ölümlerdeki destekten yoksun kalma tazminatı taleplerini en geniş şekilde kapsayan bu yargısal dava süreçleri, hem işçinin maruz kaldığı tüm ekonomik kayıpları ve fiziksel efor kaybını hakkaniyetle dengelemeyi hem de tarafların objektif kusur oranları ışığında toplumsal barışı ve sosyal adaleti kalıcı olarak tesis etmeyi gaye edinmektedir. Objektifleştirilmiş kusur prensibinin karmaşıklığı, Yargıtay denetiminden geçen aktüeryal hesaplamalardaki güncel TRH-2010 yaşam tablolarının katı kuralları ve müterafik kusur gibi spesifik kavramların varlığı, bu tarz ciddi davaların mutlak surette alanında uzmanlaşmış iş hukuku avukatları tarafından titizlikle yürütülmesini zaruri kılar. İşverenlerin sadece kanuni yükümlülüklerine değil, en üst düzey teknolojik tedbirlere harfiyen uyması, en temel anayasal hak olan yaşam hakkını mutlak manada güvence altına almaktır. Zamanında ve doğru atılacak hukuki adımlar hak kayıplarını kökünden engeller.