Anasayfa/ Makale/ İş Sağlığı ve Güvenliği Yükümlülükleri...

Makale

İşverenin iş sağlığı ve güvenliği yükümlülükleri, çalışma hayatında iş kazalarını önlemeye yönelik en temel hukuki araçlardır. Bu makalede, işverenin her türlü tedbiri alma, bilgilendirme ve risk değerlendirmesi yapma borçları ile bireysel iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku bağlamında iş kazası kavramının temel unsurları incelenmektedir.

İş Sağlığı ve Güvenliği Yükümlülükleri Çerçevesinde İş Kazası

İş sağlığı ve güvenliği, modern iş hukukunun en temel ve vazgeçilmez prensiplerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan tanımlamalara göre, çalışma ortamındaki risk faktörlerinin kontrol altına alınarak çalışanların bedensel, zihinsel ve sosyal iyilik hallerinin korunması esastır. Türk hukuk sisteminde bu alan, özellikle 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile sistematik bir çerçeveye oturtulmuştur. Kanun koyucu, işverene salt bir tazmin yükümlülüğü getirmekten ziyade, iş kazalarının hiç yaşanmaması adına proaktif bir sistemin tesis edilmesini emretmektedir. Bu noktada iş sözleşmesinin doğasından ve kanuni düzenlemelerden doğan gözetme borcu, işverenin en önemli hukuki sorumluluklarından birini teşkil eder. İşverenin bu yükümlülüklere tam ve eksiksiz bir biçimde riayet etmesi, işyerindeki tehlikelerin minimize edilmesini ve potansiyel risklerin ortadan kaldırılmasını sağlar. Bu makale kapsamında, işverenin iş sağlığı ve güvenliği bağlamında uymakla mükellef olduğu temel yükümlülükler ele alınacak ve ardından, meydana gelebilecek muhtemel bir iş kazasının bireysel iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku standartları altındaki tanımı ile yapısal unsurları detaylı bir perspektifle analiz edilecektir.

İşverenin İş Sağlığı ve Güvenliği Kapsamındaki Temel Yükümlülükleri

İş sözleşmesi, işçinin iş görme ve işverenin ücret ödeme asli edimlerini içeren iki taraflı bir sözleşmedir. Ancak işverenin borçları yalnızca ücret ödemekle sınırlı kalmayıp, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında düzenlenen kişiliği koruma ve gözetme yükümlülüğü ile genişlemektedir. Bu borç çerçevesinde işveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğini sağlamak için bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ulaştığı son aşamayı dikkate alarak her türlü tedbiri almakla mükelleftir. Mevzuatta açıkça yazılı olmasa dahi, gelişen teknolojinin sunduğu en güncel koruyucu önlemlerin işyerine entegre edilmesi yasal bir zorunluluktur. Yargıtay uygulamalarında da sıklıkla vurgulandığı üzere, işveren ekonomik maliyetleri veya işletmenin ölçeğini bahane ederek bu asli yükümlülükten kaçınamaz. İnsan yaşamının üstün değeri karşısında, işverenin sadece hukuken belirlenmiş statik önlemleri değil, aynı zamanda mevcut teknolojik imkanları kullanarak önleyici tedbirler alması, iş hukuku pratiğinin tartışılmaz bir kuralıdır. İşçinin kendi tecrübesine dayanarak dikkatsiz davranması ihtimali bile işvereni bu önlemleri alma zorunluluğundan kurtarmaz.

İşverenin bir diğer hayati yükümlülüğü ise işçileri karşı karşıya kalabilecekleri tehlikeler hakkında aydınlatmasını gerektiren bilgilendirme borcudur. 6331 sayılı Kanun uyarınca işveren; çalışanları ve çalışan temsilcileri konumundaki kişileri işyerinde karşılaşılabilecek sağlık ve güvenlik riskleri, koruyucu ve önleyici tedbirler, kendileri ile ilgili yasal hak ve sorumluluklar ile ilk yardım ve acil durum planları hakkında bilgilendirmek zorundadır. Bu bilgilendirme yükümlülüğü yalnızca işverenin kendi bordrolu çalışanları ile sınırlı olmayıp, aynı işyerinde faaliyet gösteren alt işveren işçilerini veya ödünç işçileri de kapsayacak şekilde geniş yorumlanmalıdır. Yapılacak bilgilendirmenin açık, net ve anlaşılır olması şarttır. Çalışanların algı seviyeleri gözetilerek sözlü anlatımlar, görsel materyaller ve video sunumları ile desteklenen bu sürecin kayıt altına alınması, işverenin hukuki denetim mekanizmalarında yükümlülüğünü yerine getirdiğini ispatlayabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bilgilendirmenin eylemli olarak yapılması ve öneminin işçiye kavratılması esastır.

Bilgilendirme yükümlülüğünü tamamlayıcı nitelikte olan eğitim yükümlülüğü, iş kazalarına yol açan risk faktörlerini tanımayı ve bunlara karşı hazırlıklı olmayı sağlayan en etkili araçtır. İşveren, çalışanlarına işe başlamadan önce, çalışma yeri veya iş değişikliğinde, iş ekipmanının veya kullanılan teknolojinin değişmesi hallerinde iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermek zorundadır. Eğitimlerin maliyeti hiçbir koşulda çalışanlara yansıtılamaz ve bu eğitimlerde geçen süreler çalışma süresinden sayılır. Çok tehlikeli iş sınıflarında yer alan işyerlerinde, yapılacak işle ilgili mesleki eğitim aldığını belgeleyemeyen kişilerin çalıştırılması kesinlikle yasaktır. Eğitim programlarının, çalışılan iş kolunun özelliklerine, yapılan işin niteliğine ve çalışanların vasıflarına uygun olarak özenle hazırlanması gerekmektedir. Verilen eğitimlerin sadece teorik boyutta kalmaması, işyerinde alınan güvenlik önlemlerinin ve sağlanan kişisel koruyucu donanımların işçiler tarafından fiilen kullanılıp kullanılmadığının işverence veya atanmış bir işveren vekili aracılığıyla sürekli olarak denetlenmesi yasal bir mecburiyettir.

Proaktif Yaklaşım: Risk Değerlendirmesi Yükümlülüğü

Modern iş sağlığı ve güvenliği hukukunun özünü, kazalar yaşandıktan sonra tepki vermekten ziyade, kazaların hiç yaşanmamasını sağlayan proaktif bir sistemin kurulması oluşturur. Bu sistemin temel taşı ise risk değerlendirmesi faaliyetidir. Risk değerlendirmesi; işyerinde var olan veya dışarıdan gelebilecek tehlikelerin belirlenmesi, bu tehlikelerin riske dönüşmesine yol açan faktörlerin analiz edilerek derecelendirilmesi ve gerekli kontrol tedbirlerinin kararlaştırılması sürecini ifade eder. İşveren, çalışma ortamını ve çalışanların sağlık ve güvenliğini korumak amacıyla bu değerlendirmeyi yapmak veya dışarıdan hizmet satın alarak yaptırmakla yükümlüdür. Değerlendirme süreci, işveren veya işveren vekili, iş güvenliği uzmanları, işyeri hekimleri, çalışan temsilcileri ve işyerindeki tehlike kaynakları hakkında bilgi sahibi olan çalışanlardan oluşan özel bir ekip tarafından titizlikle yürütülmelidir. Bu ekibin multidisipliner yapısı, tehlikelerin tüm boyutlarıyla tespit edilebilmesi için elzemdir.

Risk değerlendirmesi yapılmış olması, işverenin işyerinde güvenliği sağlama yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz; aksine, bu değerlendirme sonucunda ortaya çıkan koruyucu ve önleyici tedbirlerin derhal hayata geçirilmesini zorunlu kılar. Kanun koyucu, işverenin risk değerlendirmesi hizmetini işyeri dışındaki uzman kişi veya kuruluşlardan alması durumunda dahi sorumluluğunun devam edeceğini açıkça hüküm altına almıştır. Her işyerinin kendine özgü riskler barındırması sebebiyle, tehlike sınıfına ve üretim yöntemlerine uygun spesifik analiz metotları kullanılmalıdır. Ayrıca, işyerinde yeni bir makinenin devreye alınması, üretim yönteminde değişiklik yapılması veya bir iş kazasının meydana gelmesi gibi durumlarda risk değerlendirmesinin güncellenmesi ve yenilenmesi gerekmektedir. İşçilerin bu değerlendirme sürecine katılımları sağlanmalı ve harcadıkları mesai, çalışma süresinden sayılarak yasal hakları güvence altında tutulmalıdır.

Bireysel İş Hukuku Bağlamında İş Kazası Kavramı

Bir olayın iş kazası olarak nitelendirilebilmesi için ilgili mevzuatlarda belirlenen sınırların ve unsurların somut olayda gerçekleşmiş olması gerekmektedir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu çerçevesinde bireysel iş hukuku bağlamında iş kazası; işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren olay olarak tanımlanmıştır. Bu geniş tanım, işçinin işverenin otoritesi ve denetimi altında bulunduğu herhangi bir anı ve mekanı kapsama potansiyeline sahiptir. Bireysel iş hukuku normları, işçinin korunması ilkesi gereğince kaza kavramını geniş yorumlar. İş kazasının varlığından söz edebilmek için kazanın mutlaka işin fiilen yapıldığı sırada gerçekleşmesi şart değildir; işçinin işverenin emir ve talimatı altında bulunduğu bir dönemde, işin gereği sebebiyle ani ve dışarıdan veya içeriden kaynaklanan bir etkiyle zarar görmesi yeterli kabul edilmektedir.

İşyeri kavramı, mal veya hizmet üretmek amacıyla maddi olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birimi ifade etmekle birlikte, hukuken işyerine bağlı yerler de bu kapsama dahildir. Dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım alanları ile avlu ve araçlar işyerinden sayılır. Dolayısıyla, işçinin mola saatinde dinlenme tesisinde bulunduğu sırada, yemekhanede yemek yerken veya işyeri avlusunda dolaşırken maruz kaldığı zararlandırıcı olaylar da iş kazası şemsiyesi altında değerlendirilir. Olayın salt işyerinde gerçekleşmiş olması, işin yürütümüyle doğrudan bir illiyet bağı bulunmasa dahi, karine olarak iş kazası sayılması için yeterli bir zemin oluşturur. Nitekim Yargıtay uygulamalarında, işyerinde geçirilen kalp krizi veya işyerinde gerçekleşen intihar vakaları gibi dışsal bir fiziksel etkinin doğrudan bulunmadığı durumlar dahi, olayın meydana geldiği yerin işyeri olması hasebiyle iş kazası olarak tasnif edilebilmektedir.

Sosyal Güvenlik Hukuku Kapsamında İş Kazası Halleri

Sosyal güvenlik hukuku boyutuyla iş kazası, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13. maddesinde sınırları net bir şekilde çizilmiş spesifik durumların gerçekleşmesine bağlanmıştır. Bir kazanın sosyal güvenlik mevzuatı açısından iş kazası olarak tescil edilebilmesi için, öncelikle kazaya maruz kalan şahsın kanun anlamında "sigortalı" niteliği taşıması zorunludur. Burada kastedilen sigortalılık, sadece Sosyal Güvenlik Kurumuna resmi bildirimin yapılmış olmasını değil, fiili bir hizmet ilişkisinin varlığını da kapsar. İşveren kayıt yükümlülüğünü yerine getirmemiş olsa dahi, işçinin fiilen çalışıyor olması ona sigortalı vasfını kazandırır. Ancak, ortada gerçek bir hizmet akdi ve bağımlılık ilişkisi yokken yalnızca kayden sigortalı gösterilen kişilerin uğradığı kazalar iş kazası statüsünde değerlendirilmez. Meydana gelen olayın iş kazası sayılabilmesi için kanunda sayılan beş halden en az birinin gerçekleşmiş olması gereklidir.

5510 sayılı Kanun'da sayılan iş kazası halleri örnekleme yoluyla değil, sınırlı sayı ilkesine göre belirlenmiştir. Kanun koyucunun belirlediği bu haller şunlardır:

  • Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada meydana gelen kazalar
  • İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle oluşan kazalar
  • Sigortalının görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda yaşanan kazalar
  • Emziren kadın sigortalının çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda geçirdiği kazalar
  • Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında gerçekleşen kazalar

Bu maddede sayılan durumlar, işçinin işverene olan bağımlılık ilişkisinin zaman ve mekân boyutunda nasıl genişleyebileceğini ortaya koymaktadır.

İşyeri Dışı ve Özel Durumlarda Meydana Gelen Kazalar

İşverenin otoritesi, fiziki işyeri sınırlarının ötesine taşabilmektedir. İşveren tarafından yürütülmekte olan bir iş nedeniyle işyeri dışında görevlendirilen işçinin, asıl işini yapmaksızın geçirdiği zamanlarda maruz kaldığı kazalar iş kazasıdır. Örneğin, şehir dışına veya yurtdışına göreve gönderilen bir çalışanın seyahat esnasında veya görev yerinde dinlenirken uğradığı kazalar bu kapsama girer. Yargıtay bu durumu değerlendirirken "hayatın olağan akışı" kriterini devreye sokmakta; görevlendirilen yerde normal yaşantı çerçevesinde, hoşgörü sınırları içindeki eylemler sırasında gerçekleşen kazaları iş kazası saymaktadır. Ancak işçinin tamamen kendi özel zevkleri veya görevle ilgisi olmayan şahsi işleri için bulunduğu bir ortamda kendi kusuruyla risk yaratarak uğradığı kazalar bu kapsamın dışında tutulmaktadır.

Ulaşım ve emzirme izinleri de sosyal güvenlik hukuku bağlamında özel bir koruma altındadır. Kadın işçilere yasal olarak tanınan süt izni süresi içerisinde, işçinin çocuğunu emzirmek maksadıyla işyerinden ayrılıp evine veya kreşe giderken ya da bu süre zarfında geçirdiği kaza iş kazasıdır. Benzer şekilde, işverence sağlanan bir taşıtla işe gidiş ve dönüş esnasında yaşanan kazalar da yasal olarak iş kazası statüsündedir. Yargıtay, bu güvencenin sadece araç içinde geçen süreyi değil, işçinin işveren tarafından belirlenen noktada servis aracını beklediği hazırlık aşamasını da kapsadığını kabul ederek, çalışan lehine genişletici bir yorum benimsemiştir. Hususi olarak tahsis edilen araçlarda meydana gelen kazalar da aynı güvence kapsamındadır.

İş Kazasının Unsurları: Gerçekleşme ve Zarar

İş kazası kavramının hukuki zeminde vücut bulabilmesi için, bahsi geçen durumların bir kaza olgusuyla birleşmesi şarttır. Hukuki bakımdan kaza, ani ve istenmeden meydana gelen, bir zararın vücut bulmasına vesile olan olaylar silsilesidir. Dar anlamda bu kavram, ufak tefek sıyrıklar veya günlük hayatta sıkça karşılaşılan önemsiz rahatsızlıklardan ziyade, bedensel bütünlüğün ciddi ihlalini gerektirir. Ancak yargı uygulamalarında, dışarıdan fiziksel bir çarpma veya düşme olmasa dahi, işyeri ortamının yarattığı stres veya çalışma koşullarının tetiklediği ani rahatsızlıklar da geniş anlamda kaza tanımı içerisinde değerlendirilebilmektedir. Önemli olan, işçinin uğradığı olay ile gördüğü iş veya bulunduğu işyeri arasında illiyet bağı kavramının, en azından zaman ve mekân unsurları bakımından kurulabilmesidir.

Son olarak, kaza neticesinde işçinin cismani zarar olarak da adlandırılan bedensel veya ruhsal bir kayba uğraması gerekmektedir. Kanun metnindeki "hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getiren olay" ibaresi, zararın kaza anında aniden ortaya çıkma zorunluluğunu ortadan kaldırır. Zamanla gelişen komplikasyonlar veya travma sonrası ortaya çıkan ruhsal çöküntüler, akıl zayıflıkları ve sinir bozuklukları da bu kapsamdadır. Ayrıca, dış görünüşün estetik açıdan zarar görmesi veya işçiye organ işlevi görmesi için takılmış olan protez ve cihazların kırılması gibi durumlar da modern iş hukuku doktrini ve yargı içtihatları ışığında vücut bütünlüğünün ihlali sayılarak iş kazasının zarar unsurunu tamamlamaktadır.

Sonuç itibarıyla, iş sağlığı ve güvenliği hukukunun temel gayesi, çalışanların yaşam ve vücut bütünlüklerini her türlü tehlikeden uzak tutmaktır. İşverenin mevzuattan ve sözleşmeden doğan gözetme, bilgilendirme, eğitim verme ve risk değerlendirmesi yapma gibi yükümlülükleri, işyerlerinde güvenli bir çalışma kültürünün inşa edilmesini sağlar. Bireysel iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku bağlamında iş kazası tanımının geniş bir yelpazede ele alınması, işçiyi çalışma hayatının getirdiği muhtelif tehlikelere karşı koruma altına alan sosyal devlet ilkesi yapısının bir yansımasıdır. Çalışma hayatının karmaşıklaşan doğası karşısında, işverenlerin şekli uyumdan ziyade, insan hayatını merkeze alan proaktif ve dinamik güvenlik sistemleri kurgulamaları, sadece hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda toplumsal bir görevdir. Bu kurallara titizlikle uyulması, iş kazası vakalarının asgari seviyeye indirilmesinin yegane teminatıdır.

10 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: