Makale
Çalışma hakkı ve hürriyeti, bireylerin maddi ve manevi gelişimlerini tamamlamaları, onurlu bir yaşam sürmeleri için vazgeçilmez temel hakların başında gelir. Bu makalede, söz konusu hak ve hürriyetin uluslararası sözleşmeler, ILO belgeleri ile Türk anayasa tarihindeki gelişimi uzman bir iş hukuku perspektifiyle incelenmektedir.
Uluslararası Normlar ve Anayasada Çalışma Hürriyeti
Çalışma; emekçinin düşünsel veya bedensel gücünü bir mal veya hizmet üretim sürecinde kullanması olarak tanımlanmakta olup, çoğu kişinin hayatının merkezinde yer alan ve bireyin varoluşunu şekillendiren temel bir faaliyettir. Çalışma hayatındaki bireyler, gelir elde etme amacı güderken aynı zamanda kendilerinin ve ailelerinin geçimini, güvenliğini ve geleceğini sağlarlar. Hukuk bir hak ve hürriyet bilimidir; bu bağlamda bir sosyal devlette bireylerin sahip olduğu en önemli haklardan biri çalışma hakkıdır ve diğer tüm hakların layıkıyla kullanılabilmesi için adeta bir hukuki ön koşul teşkil eder. Bireylerin maddi ve manevi gelişimini sağlayabilmesi, toplumsal yaşama aktif olarak katılabilmesi doğrudan çalışma hakkının tanınmasıyla mümkündür. Devletlerin bu alandaki yükümlülükleri, yalnızca soyut bir hukuki güvence sağlamaktan ibaret değildir; bilakis aktif bir şekilde çalışma olanakları yaratmak, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek ve çalışma barışını korumak zorundadırlar. Çalışma hürriyeti ise, devlete daha çok pasif bir davranış yükleyerek, kişilerin diledikleri alanda dış müdahalelerden azade biçimde serbestçe çalışmalarına olanak tanır. Dolayısıyla, çalışma hakkı ve hürriyeti birbirini tamamlayan, endüstriyel demokrasinin ve iş hukukunun temelini inşa eden en hayati kavramsal dayanaklardır.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Normları ve Temel İlkeler
Sanayi Devrimi'nin ardından ortaya çıkan ağır, güvencesiz ve insanlık dışı çalışma koşulları, çalışma ilişkilerinin yalnızca ulusal hukukun dar sınırları içerisinde çözülemeyecek kadar evrensel bir nitelik taşıdığını ortaya koymuştur. Bu tarihsel bağlamda, uluslararası alanda ortak hukuki standartların belirlenmesi ihtiyacı hasıl olmuştur. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 1919 tarihli Versay Barış Anlaşması ile kurularak, çalışma hak ve hürriyetinin evrensel düzeyde tahsis edilmesi misyonunu üstlenmiştir. ILO Anayasası'nın giriş metninde yer alan ve evrensel barışın ancak sosyal adaletin hayata geçirilmesine bağlı olduğunu vurgulayan ifade, iş hukukunun temel paradigmasını oluşturur. 1944 yılında kabul edilen Philadelphia Beyannamesi ile de emeğin bir ticari meta olmadığı ilkesi uluslararası hukukta kesin bir biçimde tescil edilmiştir. Bu bağlamda, tam istihdam, yaşam standartlarının iyileştirilmesi, çalışanların yaşam ve sağlıkları için yeterli asgari korumanın sağlanması gibi konularda üye devletlere düşen pozitif yükümlülükler açıkça çerçevelenmiştir.
ILO'nun normatif düzenlemeleri arasında, özellikle zorla çalıştırmanın yasaklanması ve örgütlenme hürriyetine ilişkin sözleşmeler büyük bir hukuki ağırlığa sahiptir. 1930 tarihli ve 29 sayılı Zorla Çalıştırmaya İlişkin Sözleşme, her türlü zorla veya zorunlu çalıştırmayı kesin bir dille yasaklarken, taraf devletlere bu ihlalleri ceza hukuku yaptırımlarıyla engelleme görevi yüklemiştir. Askeri hizmetler, acil durumlar ve yetkili mahkeme kararına dayalı olan olağan sivil çalışmalar bu kuralın istisnaları olarak sayılmıştır. Bu sözleşmeye 2014 yılında eklenen Protokol ile insan ticareti gibi modern kölelik biçimlerine karşı daha etkin, caydırıcı hukuki tedbirler alınması ve mağdurların korunması zorunlu kılınmıştır. Diğer taraftan 1948 tarihli 87 sayılı Örgütlenme Hürriyeti ve Örgütlenme Hakkının Korunması Sözleşmesi ile 1949 tarihli 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi, bireylerin serbestçe sendika kurma ve bu örgütlere üye olma haklarını güvence altına alarak, idari makamların ve işverenlerin sendika karşıtı müdahalelerine karşı güçlü bir koruma kalkanı oluşturmuştur.
Çalışma ortamında fırsat eşitliğinin sağlanması ve insan onurunun korunması hususu da ILO belgelerinde oldukça geniş bir biçimde yer bulmuştur. 1951 tarihli 100 sayılı Eşit Ücret Sözleşmesi, çalışma yaşamında cinsiyet eşitliğini gözeterek kadın ve erkek işçilere eşdeğerdeki iş için eşit ücret ödenmesi prensibini kurumsallaştırmıştır. Bu temel düzenlemeyi destekleyen ve tamamlayan 1958 tarihli 111 sayılı İstihdam ve Meslek Bakımından Ayrımcılığa İlişkin Sözleşme ise ırk, renk, cinsiyet, din veya siyasi görüş gibi sebeplere dayanan her türlü ayrımcı uygulamayı açıkça yasaklamıştır. Bunun ötesinde, dezavantajlı grupların korunması adına 1973 tarihli 138 sayılı İstihdama Kabulde Asgari Yaşa İlişkin Sözleşme ve 1999 tarihli 182 sayılı Çocuk İşçiliğin En Kötü Biçimlerinin Yasaklanmasına İlişkin Sözleşme ile çocuk işçiliğinin tamamen engellenmesi hedeflenmiştir. 1981 tarihli 155 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi de çalışanların fiziksel ve zihinsel sağlıklarını koruma altına almış ve çalışma ortamındaki risklerin minimize edilmesi için devletlere tutarlı bir ulusal politika üretme ödevi yüklemiştir.
Birleşmiş Milletler Belgelerinde Çalışma Hakkının Yeri
Birleşmiş Milletler (BM) düzeyinde kaleme alınan çok sayıda bağlayıcı uluslararası sözleşme ve beyanname niteliğindeki metin, çalışma hürriyetini devredilmez bir insan hakkı olarak merkeze almaktadır. Bu alandaki en temel dönüm noktası olan 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 4. maddesi her türlü kölelik ve kulluk statülerini mutlak surette reddederken, 23. maddesi herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adil ve elverişli koşullarda mesai yapma, işsizlikten korunma ve ayrımcılığa uğramaksızın adil ücret alma haklarını güvence altına almıştır. Bununla paralel ilerleyen süreçte, 1926 tarihli Köleliğe İlişkin Sözleşme ve bunu takip eden 1956 tarihli Ek Sözleşme, borç nedeniyle kölelik ve serflik gibi insan onuruna aykırı kurumların tamamen ortadan kaldırılması ile emek sömürüsünün önüne geçilmesini amaçlamıştır. Bu düzenlemeler, sömürüye ve zorbalığa dayalı istihdam biçimlerinin uluslararası birer suç olarak nitelendirilmesine güçlü bir felsefi ve hukuki zemin hazırlamıştır.
Birleşmiş Milletler sisteminde çalışma hakkının sınırlarını çizen ve devletlere pozitif edimler yükleyen en somut hukuki belgelerden biri 1966 tarihli Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'dir. Sözleşmenin 6. maddesi taraf devletlere, tam ve üretken istihdamı sağlama, bireylerin kendi iradeleriyle seçtikleri bir işte çalışarak hayatlarını idame ettirmelerine imkan tanıma zorunluluğu getirir. 7. ve 8. maddeler ise bu hakkın alt başlıklarını detaylandırarak; güvenli çalışma ortamı, dinlenme hakkı ve en önemlisi ekonomik çıkarların savunulması için grev hakkını teminat altına alır. Ayrıca, 1969 tarihli Toplumsal İlerleme ve Kalkınma Beyannamesi ile bu hakların sadece yasal birer metin olmaktan çıkıp, uygulamada da fırsat eşitliği yaratması gerektiği belirtilmiştir. Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına İlişkin Sözleşme ise, istihdam piyasasındaki en kırılgan kesimlerden olan göçmenlerin, yerel ülke vatandaşlarıyla eşit hukuki güvencelere sahip olduklarını açıkça teyit ederek çalışma barışının evrenselliğine vurgu yapmaktadır.
Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Normları
Bölgesel insan hakları koruma mekanizmalarının uluslararası arenadaki en güçlü örneği olan Avrupa Konseyi sistemi, çalışma ilişkilerini dolaylı ve doğrudan koruyan zengin bir içtihadi birikime ve normatif kaynağa sahiptir. 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 4. maddesi çerçevesinde kölelik, kulluk, zorla veya zorunlu çalıştırmayı mutlak şekilde yasaklamaktadır. Bu hüküm doğrultusunda taraf devletler, sadece kamu gücünü kullanan makamların değil, özel hukuk kişilerinin dahi emek sömürüsü teşkil eden eylemlerine karşı proaktif davranmak ve etkili cezai yaptırımlar getirmek yönünde pozitif yükümlülük altındadırlar. Diğer yandan, AİHS 11. maddesi işçilerin sosyoekonomik çıkarlarını korumak maksadıyla sendikalar kurma haklarını açık bir biçimde güvence altına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) dinamik ve ereksel yorumlayıcı içtihatları neticesinde, bireylerin mesleki faaliyetleri ile işyeri ortamındaki çok yönlü ilişkileri, 8. madde kapsamında korunan özel hayata saygı hakkının ayrılmaz bir uzantısı olarak değerlendirilir. Böylece çalışma hürriyeti salt ekonomik etkinlik olmaktan çıkıp kişiliğin varoluş alanına dönüşür.
AİHS ile tam bir uyum içinde, ekonomik ve sosyal hakların çağdaş standartlarını belirleyen Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, çalışma hakkının etkin bir şekilde kullanılabilmesi için devletlerin üstlenmesi gereken yapısal adımları somutlaştırır. Şart metninde; adil, güvenli, sağlıklı çalışma koşullarının temini ve hakkaniyetli bir ücret hakkının yanı sıra, işçi ve işverenlerin sendika kurma hürriyeti ile çalışma barışını tahkim eden toplu iş sözleşmesi yapma haklarına kesin bir hukuki güvence getirilir. Özellikle çocukların, gençlerin, göçmen işçilerin ve kadınların çalışma yaşamında özel olarak korunmasına yönelik spesifik idari tedbirler öngörülmüştür. Bunların yanı sıra, Şart'ın 26. maddesi aracılığıyla işyerinde onur kırıcı davranışlara ve psikolojik tacize karşı çalışan onurunun korunması, bölgesel metinlerde ilk kez bu denli net bir dayanak bulmuştur. Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı da haksız işten çıkarmalara karşı korunma ve makul çalışma süreleri gibi temel prensipleri doğrudan Birlik hukukunun asli unsurları olarak kabul ve ilan etmiştir.
Türk Anayasal Gelişiminde Çalışma Hürriyeti
Türk hukuk tarihinde, bireysel ve kolektif sosyal hakların, bilhassa da çalışma ilişkilerinin sağlam bir anayasal zemine oturması uzun ve aşamalı bir tekamül süreci izlemiştir. Toplumun ilk yazılı anayasası statüsündeki 1876 tarihli Kanun-ı Esasi, çalışma hürriyeti bağlamında son derece sınırlı ve dar kapsamlı düzenlemelere sahip olup, yalnızca angarya yasağı ve Türkçe bilen herkesin liyakat esasına göre devlet memuru olabileceği kuralı ile yetinmiştir. Dönemin olağanüstü koşullarında, kısa ve öz bir çerçeve metin olarak hazırlanan 1921 Anayasası'nda ise konuya ilişkin herhangi bir yeni hak kategorisine yer verilmemiş, çelişmeyen Kanun-ı Esasi hükümleri geçerliliğini sürdürmüştür. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte benimsenen 1924 Anayasası, liberal bir siyaset anlayışının ve doğal hukuk felsefesinin yansımaları neticesinde Türklere çalışma ve sözleşme hürriyeti gibi hakları açıkça anayasal düzlemde tanımıştır. Fakat bu erken dönemde grev hakkı, sendikalaşma gibi modern sosyal devlet enstrümanları henüz anayasal düzeyde yer bulamamış, bireysel serbest teşebbüs hürriyetine odaklanılmıştır.
Türk iş ve çalışma hukukunda gerçek anlamda bir milat teşkil eden belge, tartışmasız biçimde 1961 Anayasası olmuştur. Bu anayasa, insanı yüce bir değer olarak gören felsefesiyle sosyal devlet ilkesini içselleştirmiş; klasik sivil hakların yanı sıra sosyal ve ekonomik hakları da en üst düzey norm hiyerarşisiyle güvence altına almıştır. Devlete, çalışma hayatını istikrar içinde geliştirme, işsizliği önleme, adil bir gelir dağılımı yaratma ve çalışanların insanca yaşamasını sağlama noktasında çok somut, emredici aktif görevler yüklenmiştir. Çalışma, ilk kez herkese tanınan temel bir hak ve milli bir ödev olarak tanımlanırken, yaş, güç ve cinsiyet hususlarındaki uyumsuzluklara karşı çalışanlara özel koruma zırhı getirilmiştir. İşçi ve işverenlerin, idari mercilerden önceden herhangi bir izin almaksızın serbestçe sendika kurma hürriyeti anayasal bir statü kazanmış; ayrıca sosyal adaletin tesisi amacıyla toplu sözleşme ile grev hakları Türk anayasacılık tarihinde ilk kez tam anlamıyla tescil edilmiştir.
Günümüzde uygulanmakta olan 1982 Anayasası, kendisinden önceki dönemin sağlamış olduğu sosyal kazanımları şeklen büyük ölçüde korumakla birlikte, felsefi altyapısı itibarıyla devletin kamu düzenini, otoritesini ve güvenliğini koruma fonksiyonuna daha fazla öncelik veren bir mimari sergilemiştir. Anayasa'nın 18. maddesi ile zorla çalıştırma ve angarya yine mutlak olarak yasaklanmış; 48. maddesi marifetiyle herkesin dilediği alanda çalışma hürriyetine sahip olduğu teyit edilmiştir. Anayasa'nın 49. maddesi, çalışmayı herkes için bir hak ve ödev olarak yineleyerek, devlete istihdamı artırıcı ve işsizliği önleyici elverişli ekonomik iklimi oluşturma görevlerini tahsis etmiştir. Ayrıca ücretin salt emeğin karşılığı olduğu prensibi korunmuştur. Sendika kurma hürriyeti ile birlikte toplu sözleşme ve lokavt gibi haklar anayasal düzenlemeler içerisinde yerini muhafaza etse de; bu hakların pratiğe yansıması ve kullanımı 1961 Anayasası'nın getirdiği geniş özgürlük ortamına kıyasla, milli güvenlik, genel ahlak veya kamu düzeninin korunması gibi daha sıkı yasal kısıtlamalara ve erteleme mekanizmalarına tabi tutulmuştur.
Sonuç itibarıyla, çalışma hürriyeti ve bunun ayrılmaz bir parçası olan temel sosyal haklar, insanlık tarihinin uzun mücadeleleri sonucunda uluslararası normlarda ve anayasal metinlerde sarsılmaz bir koruma alanı bulmuştur. Hukuki sistemin tabiatı gereği daha zayıf konumda olan çalışanı, sermaye ve güç karşısında koruma refleksi, modern devletlerin anayasal düzenlerinde şu temel prensipleri adeta tartışılmaz kılmıştır:
- Zorla çalıştırma, kölelik ve angaryanın her biçiminin mutlak surette yasaklanması.
- Çalışma yaşamında cinsiyet ve ırk gibi nedenlerle ayrımcılığın önlenip fırsat eşitliğinin sağlanması.
- İşçilerin sosyoekonomik menfaatlerini savunabilmeleri için sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev haklarının tanınması.
- Herkes için adil ücretin, insan onuruna yaraşır iş sağlığı ve güvenliği standartlarının temin edilmesi.
Uluslararası saygın kurumların (ILO, BM, Avrupa Konseyi) belirlediği bu evrensel çerçeve ve Türk Anayasa geleneğindeki ilerleme, günümüzde yalnızca özel hukuk uyuşmazlıklarını şekillendirmekle kalmamıştır. İhlallerin toplumun temellerini ve sosyal kamu düzeni algısını tahrip etmesini engellemek gayesiyle, bu evrensel ilkeler modern çalışma ceza hukukunun ruhunu ve meşruiyet zeminini inşa etmiştir.