Anasayfa Makale İş Hukukunda İrade Sakatlıkları, Muvazaa ve...

Makale

İş sözleşmelerinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi için tarafların iradelerinin gerçeğe uygun ve her türlü baskıdan uzak olması gerekir. İrade sakatlıkları, muvazaa ve aşırı yararlanma (gabin) durumları, işçi ile işveren arasındaki güven ilişkisini derinden zedeleyerek hukuki ihtilafların temelini oluşturur.

İş Hukukunda İrade Sakatlıkları, Muvazaa ve Gabin Halleri

İş hukuku, işçi ve işveren arasındaki ilişkileri düzenlerken tarafların iradelerinin sağlıklı bir biçimde uyuşmasını temel bir zorunluluk olarak kabul eder. Bir iş sözleşmesinin hukuken himaye görebilmesi, tarafların gerçek niyetlerini yansıtan, serbestçe oluşmuş irade beyanlarına dayanmasına bağlıdır. Ancak uygulamada, taraflardan birinin iradesinin çeşitli dış veya iç etkenlerle saptırıldığı, gizlendiği veya sömürüldüğü durumlara sıklıkla rastlanmaktadır. İşçi ve işveren arasındaki sosyo-ekonomik güç eşitsizliği, bu tür sorunların iş hukuku bağlamında daha hassas bir yaklaşımla ele alınmasını zorunlu kılar. Sözleşmenin kurulması aşamasında ortaya çıkan irade sakatlığı hâlleri, tarafların gerçekte istemedikleri bir hukuki ilişkiyle bağlanmalarına yol açarken, danışıklı işlemler olarak bilinen muvazaa eylemleri, üçüncü kişileri veya kamu kurumlarını aldatma amacı taşır. Diğer yandan, ekonomik veya psikolojik zayıflıkların fahiş biçimde sömürülmesiyle ortaya çıkan gabin, iş ilişkisinin temelindeki hakkaniyet ve adalet duygusunu sarsar. İş hukukunun emredici ve koruyucu işlevi, bu tür hukuka aykırı durumların titizlikle tespit edilerek tarafların menfaatlerinin, bilhassa da zayıf konumdaki çalışanın haklarının, yasal güvence altına alınmasını emreder.

İş Sözleşmelerinde Yanılma ve Aldatma Etkisi

İş sözleşmesinin kurulması sırasında taraflardan birinin, sözleşmenin esaslı unsurlarında, karşı tarafın kimliğinde veya ifa edilecek işin niteliklerinde gerçek dışı bir tasavvura sahip olması durumu hukuken yanılma olarak adlandırılır. İş hukukunda yanılmanın hukuki bir netice doğurabilmesi için esaslı yanılma seviyesine ulaşması kati bir şarttır. Esaslı yanılma, hataya düşen tarafın gerçek durumu bilseydi dürüstlük kuralı çerçevesinde bu sözleşmeyi asla imzalamayacak olduğu, işin ifası bakımından hayati önem taşıyan durumlarda söz konusu olur. Örneğin, gece bekçisi olarak işe alınan kişinin fiilen görme yetisinin bulunmaması veya banka veznedarı olarak istihdam edilen bir adayın zimmet suçundan kesinleşmiş sabıkası olması işverenin şahsında esaslı bir yanılma yaratır. Buna karşılık, işin niteliğiyle doğrudan bağlantısı olmayan ve ifayı fiilen engellemeyen geçici hastalıklar veya mesleki olmayan sıradan özellikler esaslı yanılma kapsamında değerlendirilemez. İş hukuku doktrininde irade sakatlıkları başlıca şu şekilde sınıflandırılmaktadır:

  • Sözleşmenin kurucu unsurlarında yanılma (Hata)
  • Karşı tarafı kasten yanıltma veya aldatma (Hile)
  • İradeyi ağır bir tehdit ile felce uğratan korkutma (İkrah)

Sözleşme görüşmeleri esnasında taraflardan birinin, diğerini kasten yanıltarak veya yasal olarak gizlenmemesi gereken bir bilgiyi kasten saklayarak sözleşme yapmaya yöneltmesi aldatma eylemini oluşturur. İş ilişkilerinde aldatma genellikle işçinin iş başvurusu aşamasında işverene sunduğu bilgilerin veya belgelerin gerçeği yansıtmaması şeklinde ortaya çıkar. İşverenin adayın mesleki tecrübesi, eğitimi veya doğrudan işin ifası için zorunlu olan sağlık durumu hakkında sorduğu haklı ve meşru sorulara adayın bilerek yanlış cevap vermesi aktif aldatma sayılır. Aynı şekilde, adayın başkalarına bulaştırma riski taşıdığı bir hastalığı veya ağır fiziksel güç gerektiren bir işi yapmasına kesin bir engel teşkil eden kalıcı bir rahatsızlığı işverene bildirmemesi de pasif aldatma, yani susma yoluyla hile olarak nitelendirilir. Sözleşme adaletinin sağlanması ve işyerindeki karşılıklı güven ilişkisinin korunması adına, işin ifasını doğrudan etkileyecek hayati hususlarda adayların dürüst bir aydınlatma yükümlülüğü mevcuttur.

İşçinin Yalan Söyleme Hakkı ve Sınırları

İşverenin personel seçimi sırasındaki bilgi alma hakkı mutlak ve sınırsız değildir; aksine, işçinin anayasal kişilik haklarıyla doğrudan çatışan noktalarda bu hak oldukça daraltılmıştır. İşverenin, ifa edilecek işin niteliğiyle hiçbir illiyet bağı bulunmayan, adayın özel hayatının gizliliğini ihlal eden veya açıkça ayrımcılığa yol açabilecek nitelikte sorular sorması hukuka aykırıdır. Dini inanç, siyasi parti eğilimi, sendika üyeliği, medeni durum veya özel cinsel yönelimler gibi konularda yöneltilen sorular kabul edilebilir nitelikte değildir. İş hukukunda ve karşılaştırmalı hukukta genel kabul gördüğü üzere, adayın bu tür hukuka aykırı ve meşru temeli olmayan sorulara karşı yalan söyleme hakkı bulunmaktadır. Örneğin, bir kadın adaya hamile olup olmadığı sorulduğunda, yapılacak işin doğası hamileliği kesin ve mutlak surette engellemiyorsa, adayın bu soruya gerçeğe aykırı cevap vermesi aldatma olarak değerlendirilemez. Bu hassas sınır, işçinin özel yaşamı ile işverenin yönetim hakkı arasındaki dengeyi korur.

İş Sözleşmelerinde Korkutma (İkrah) Unsuru

Taraflardan birinin, bizzat şahsına, yakınlarına, onuruna veya malvarlığına yönelik ağır ve derhal gerçekleşecek bir tehlike tehdidi altında iradesi sakatlanarak sözleşme imzalamaya zorlanması korkutma olarak tanımlanır. Korkutma eylemi, işçinin veya işverenin serbestçe ve bağımsız bir biçimde karar verme yetisini tamamen ortadan kaldırır ve onu hiçbir surette istemediği bir hukuki sözleşmeye mecbur bırakır. Örneğin, bir işverenin çalışana fiziki şiddet uygulayacağı veya hürriyetinden yoksun kılacağı tehdidiyle bir iş sözleşmesini veya çalışma koşullarını ağırlaştıran ek bir belgeyi imzalattırması durumunda çalışanın iradesi tamamen felce uğramıştır. Burada korkutmanın hukuki bir sonuç doğurabilmesi için tehdidin objektif olarak esaslı olması ve sözleşmenin bizzat bu tehdidin yarattığı ağır korku iklimi altında yapılmış olması illiyet bağı açısından mutlak bir şarttır. Sözleşmenin imzalanmasına yönelik gerçekleştirilen bu hukuka aykırı fiziki veya manevi baskı, sadakat esasına dayalı iş ilişkisinin temel dinamiklerini tahrip eder.

Korkutma eylemi yalnızca fiziksel veya cana yönelik ağır tehditlerle sınırlı değildir; bazen hukuki bir hakkın veya kanuni bir yetkinin kullanılacağı tehdidi de, eğer karşı tarafın mevcut zor durumundan aşırı bir menfaat elde ediliyorsa, korkutma müessesesi kapsamında değerlendirilir. Bir işverenin, işçinin daha önce işlediği bir kusuru veya suçu adli makamlara ihbar edeceği şantajıyla işçiyi son derece elverişsiz şartlarda ve asgari ücretin çok altında çalışmaya zorlaması bu duruma tipik bir emsal teşkil eder. Burada ihbar yetkisinin tek başına hukuka uygun yasal bir hak gibi görünmesi, bu hakkın ahlaka aykırı bir şantaj unsuru olarak kullanılarak aşırı ve haksız menfaat temin edilmesini hukuka uygun hâle getirmez. İş hukuku, ekonomik ve hiyerarşik olarak zayıf durumdaki işçinin bu tür manevi baskı, şantaj ve tehdit yöntemleriyle sömürülmesini engellemek için irade sakatlığı ilkelerini çok katı bir biçimde uygulamaktadır.

İş Hukukunda Muvazaa ve Görünüm Biçimleri

Tarafların, üçüncü kişileri, alacaklıları veya devletin kamu kurumlarını aldatmak maksadıyla, gerçekte hiçbir şekilde istemedikleri bir sözleşmeyi aralarında yapılmış gibi göstermeleri veya gerçekte yaptıkları asli sözleşmeyi görünüşteki sahte bir sözleşmenin arkasına gizlemeleri durumu muvazaa olarak adlandırılır. İş ilişkilerinde muvazaa, genellikle vergi ve sosyal güvenlik yükümlülüklerinden haksız yere kaçınmak veya iş hukukunun emredici ve koruyucu hükümlerini dolanmak maksadıyla kasten gerçekleştirilir. Tarafların aralarında hiçbir işçi-işveren ilişkisi kurma iradesi bulunmamasına rağmen, sırf bir kişinin sosyal güvenlik sisteminin sunduğu sağlık, emeklilik veya işsizlik gibi imkânlardan yararlanması için kâğıt üzerinde kurdukları sahte iş sözleşmeleri basit muvazaa eyleminin en net örneğidir. "Sahte sigortalılık" olarak da bilinen bu senaryoda, kayıtlı kişi fiilen herhangi bir iş görme edimi sunmamakta, işveren unvanını taşıyan kişi de gerçek bir ücret ödememekte, dolayısıyla ortada hukuken korunmaya değer gerçek bir iş ilişkisi bulunmamaktadır.

Görünüşteki sahte bir sözleşmenin ardına tarafların asıl amaçladıkları gerçek ve gizli sözleşmeyi yerleştirdikleri durumlar ise nitelikli muvazaa kavramıyla ifade edilir. Nitelikli muvazaa, iş hukuku pratiğinde özellikle işçinin gerçek ücretinin veya asıl işverenin kimliğinin gizlenmesi şeklinde çok yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçinin SGK primlerinin ve gelir vergisi kesintilerinin daha düşük ödenmesi amacıyla, tarafların fiilen anlaştıkları yüksek ücret yerine resmi iş sözleşmesinde ve bordrolarda sadece asgari ücretin gösterilmesi tipik bir bedelde muvazaa eylemidir. Bu hukuki senaryoda görünüşteki asgari ücretli sözleşme muvazaa nedeniyle yok hükmünde iken, elden ödemelerle kayıt dışı olarak tamamlanan ve tarafların gerçek iradesini yansıtan yüksek ücretli gizli anlaşma hukuken geçerliliğini sürdürür. Yargılamalarda böyle bir tespit yapıldığında, işçilik alacakları görünüşteki bu düşük ve sahte bedel üzerinden değil, işçinin kıdemi, mesleki yetkinliği ve emsal araştırmaları neticesinde belirlenen gerçek ücreti üzerinden hesaplanır.

Bordro İşverenliği ve Tarafta Muvazaa

Nitelikli muvazaanın iş hukuku ve sosyal güvenlik uygulamalarındaki en tehlikeli ve karmaşık görünümlerinden biri de tarafta muvazaa, yani kamuoyunda bilinen adıyla bordro işverenliği uygulamalarıdır. Bir işverenin, sırf katı iş güvencesi hükümlerinden kaçınmak, sendikal örgütlenmeyi yasa dışı yollarla engellemek veya işçilik maliyetlerini haksız yere düşürmek amacıyla kendi gerçek işçilerini kâğıt üzerinde alt işverenin personeli gibi göstermesi durumunda fiili bir tarafta muvazaa oluşur. İşçiler gerçekte asıl işverenin emir ve talimatları doğrultusunda, bizzat asıl işverenin işyerinde çalışmasına rağmen, sırf yasal yükümlülükleri dolanmak için şekli ve içi boş bir alt işverenlik sözleşmesi kurgulanır. "Paravan alt işverenlik" olarak da adlandırılan bu kötü niyetli muvazaalı yapıda, hukuk düzeni sadece şekli belgelere değil, ilişkinin maddi gerçekliğine itibar eder. Alt işverenlik ilişkisinin muvazaalı olduğunun tespiti hâlinde, işçiler en başından itibaren asıl işverenin işçisi sayılır ve asıl işveren, tüm hukuki ve mali işçilik alacaklarından tek başına sorumludur.

İrade Sakatlıkları ve Muvazaada Nedensellik Bağı

İş sözleşmelerinde meydana gelen irade sakatlıklarının veya sömürüye dayalı gabin hallerinin hukuki bir sonuç doğurabilmesi için illiyet (nedensellik) bağının somut ve şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde ispatlanması zorunludur. Yanılma, aldatma veya korkutma gibi iradeyi felce uğratan dış etkenlerin, tarafların sözleşmeyi yapma kararında doğrudan belirleyici, yönlendirici ve kurucu bir rol oynaması hukuken şarttır. Başka bir deyişle, söz konusu hileli yönlendirme, esaslı hata veya ağır şantaj olmasaydı, mağdur tarafın bu iş sözleşmesini mevcut dezavantajlı şartlarla veya hiçbir şekilde imzalamayacak olduğunun net olarak ortaya konulması gerekir. Örneğin, işverenin adaya yönelttiği sorunun işin esasıyla hiçbir mantıksal ilgisi yoksa ve adayın verdiği yalan cevap işveren açısından sözleşmenin kurulmasında belirleyici bir saik oluşturmuyorsa, burada illiyet bağının koptuğu kabul edilir. Benzer şekilde, muvazaalı işlemlerde de tarafların gerçek niyetleri ile dış dünyaya yansıttıkları sahte işlemler arasındaki illiyet titizlikle değerlendirilir.

İş Sözleşmelerinde Aşırı Yararlanma (Gabin)

Sözleşme özgürlüğünün en önemli ve emredici sınırlarından biri olan aşırı yararlanma müessesesi, bir sözleşmede tarafların karşılıklı edimleri arasında açık ve ölçüsüz bir oransızlık bulunması ile bu oransızlığın, sömürülen tarafın zayıf durumundan faydalanılarak yaratılması hâlidir. İş hukukunda gabin müessesesinin kusursuz bir biçimde işleyebilmesi için öncelikle işçinin ifa ettiği hizmet ile işverenin ödediği ücret arasında objektif olarak herkesçe göze çarpan, fahiş bir dengesizlik bulunmalıdır. İkinci olarak, işçinin ağır bir müzayaka (zor durum), tecrübesizlik veya düşüncesizlik hâli içinde bulunması ve işverenin de bu çaresiz durumu bilerek sömürme kastıyla hareket etmesi yasal bir şarttır. Ülkesini terk etmiş çaresiz bir yabancı göçmenin, hayatta kalabilmek için piyasa koşullarının son derece altındaki cüzi ücretlerle ve insanlık dışı ağır koşullarda çalışmaya mecbur bırakılması, iş ilişkilerinde aşırı yararlanmanın doktrindeki en somut ve çarpıcı örneklerinden biridir.

Karşılaştırmalı iş hukukunda "ücret tefeciliği" (Lohnwucher) olarak da bilinen bu durum, işçinin kutsal emeğinin sistematik ve ahlaka aykırı bir biçimde değersizleştirilmesini ifade eder. İş hukukunda ekonomik sömürünün tespiti, sadece tarafların imzaladığı kâğıt üzerindeki metne bakılarak yapılmaz; aynı zamanda ilgili sektördeki emsal ücretler, asgari geçim standartları ve o spesifik işin nesnel piyasa değeri de dikkate alınarak kapsamlı bir adalet değerlendirmesi yapılır. Nitelikli bir uzmanlık gerektiren veya ağır bedensel yıpranmaya yol açan riskli bir iş için, piyasa ortalamasının çok altında, asgari sınırları dahi zorlayan bir ücretin dayatılması, işçinin pazarlık gücünün yokluğundan faydalanıldığının en açık karinesidir. İş sözleşmesi kurulurken gerçekleşen bu tür ağır bir sömürü eylemi, modern hukuk düzeni tarafından hiçbir surette himaye edilmez. Zayıf tarafı koruma ilkesi gereğince, gabine maruz kalan işçi, edimler arasındaki bu fahiş oransızlığın hakkaniyete uygun olarak derhal giderilmesini talep etme hakkına sahiptir.

Sonuç olarak, iş sözleşmelerinin sağlıklı ve hukuka uygun bir düzlemde kurulması, tarafların irade özgürlüğünün dışarıdan gelen her türlü müdahaleden uzak kalmasına ve sözleşme adaletinin titizlikle korunmasına doğrudan bağlıdır. Yanılma, aldatma veya korkutma gibi irade sakatlığı hâlleri, sözleşmenin temelindeki gerçek niyetleri zehirleyerek iş ilişkisinin varlık sebebi olan karşılıklı sadakat ve güveni geri dönülemez biçimde sarsar. Benzer şekilde, dürüstlük kuralını ve ticari şeffaflığı hiçe sayan muvazaalı sahte işlemler, hukuku ve kamuyu dolanma amacı taşıdıklarından yasa koyucu tarafından kesin çizgilerle engellenmiştir. İşçinin çaresizliğinden, tecrübesizliğinden veya derin ekonomik darboğazından yararlanılarak emeğinin fahiş oranlarda sömürüldüğü gabin hâlleri ise, sosyal hukuk devleti ilkesi ve işçiyi koruma prensibiyle ontolojik olarak çatışır. Tüm bu hukuka aykırı istisnai durumlar karşısında modern iş hukuku pratiği, sözleşme özgürlüğünü mutlak bir dokunulmazlık zırhı olarak görmez; zayıf tarafı sömürüden kurtaracak denge mekanizmalarını kararlılıkla devreye sokar.

10 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: