Karar Bülteni
AİHM B.T. VE B.K.CS. BN. 4581/16
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Bölüm |
| Başvuru No | 4581/16 |
| Karar Tarihi | 10.06.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | HUDOC |
- Yeni doğan bebeğin alınması aşırı ağır tedbirdir.
- Müdahale için olağanüstü zorlayıcı sebeplerin varlığı aranır.
- Yoksulluk tek başına aileden ayırma gerekçesi olamaz.
- Çocuğun üstün yararı her zaman temel önceliktir.
- Ebeveyn ve çocuk menfaatleri adilce dengelenmek zorundadır.
Karar, devletin çocuk koruma tedbirlerini uygularken ebeveynlerin haklarını orantısız şekilde ihlal edemeyeceğini ve özellikle yeni doğan bir bebeğin annesinden ayrılmasının ancak çok istisnai durumlarda hukuka uygun bulunabileceğini çarpıcı bir dille vurgulamaktadır. Devlet makamlarının ailenin güncel durumunu objektif bir şekilde değerlendirmeden, sadece geçmişte yaşanmış olan bazı olaylara ve sağlık görevlilerinin sübjektif kanaatlerine dayanarak aile bağlarını geri dönülmez şekilde koparması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan özel ve aile hayatına saygı hakkının son derece ağır bir ihlali olarak kabul edilmiştir. Mahkemenin bu yaklaşımı, devletin müdahale yetkisinin sınırlarını belirleme noktasında oldukça kritik bir eşiği temsil etmektedir.
Benzer davalarda bu karar, sosyal hizmet uzmanları ve idari mahkemelerin çocukları devlet korumasına alırken son derece titiz ve derinlemesine bir denge testi yapmaları gerektiğine yönelik oldukça güçlü ve bağlayıcı bir emsal oluşturmaktadır. Özellikle Romanlar gibi çeşitli dezavantajlı gruplara yönelik idari işlemlerin ve yoksulluk ya da ekonomik zorluklar gibi salt sosyo-ekonomik gerekçelerin aile bütünlüğünü parçalamak amacıyla kolayca kullanılamayacağı ilkesi uluslararası alanda pekiştirilmiştir. Uygulamada, koruyucu aile ve devlet bakımı kararlarının düzenli aralıklarla ve mutlaka ailenin sahip olduğu güncel koşullar ışığında, somut delillere dayalı olarak gözden geçirilmesi zorunluluğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde teyit edilmiş ve ebeveynlerin de süreçte adil bir söz hakkı olması gerektiği netleştirilmiştir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Roman kökenli bir anne olan birinci başvurucu B.T., altıncı çocuğuna hamile olduğu süreçte yerel sağlık ve çocuk koruma görevlilerinin takibi altında bulunmaktaydı. Görevlilerin hazırladığı raporlar ve verdikleri tavsiyeler üzerine, doğan bebek olan ikinci başvurucu B.K.Cs., annesi ile birlikte hastaneden taburcu edilirken annesinin elinden alınarak doğrudan geçici devlet korumasına ve ardından bir koruyucu aile yanına verilmiştir. Başvurucu anne, diğer beş çocuğunun geçmişte okula devamsızlık yapmaları ve yetersiz tıbbi bakım gibi çeşitli gerekçelerle koruyucu aile yanına alınmış olması sebebiyle yetkililerin bu yeni doğan bebeği de doğar doğmaz kendisinden ayırdığını belirtmiştir.
Ancak anne, hamilelik sürecinde ailenin yaşam koşullarının ciddi anlamda iyileştiğini, mevcut partnerinin düzenli bir işe sahip olduğunu ve çocuklar için oldukça uygun, güvenli bir barınma ortamı sağladıklarını savunarak karara itiraz etmiştir. Annenin ve bebeğin Macaristan devletine karşı açtığı davada, bebeğin doğumun hemen ardından önceden hiçbir hukuki tebligat yapılmaksızın ve anneye kendini savunma hakkı tanınmaksızın koparılmasının ve çok uzun bir süre annesinden ayrı bırakılmasının, aile hayatına saygı hakkını ile Roman olmaları sebebiyle ayrımcılık yasağını ihlal ettiği iddia edilmiş, devletten maddi ve manevi tazminat talep edilmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, önüne gelen uyuşmazlığı incelerken temel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.8 (Özel ve aile hayatına saygı hakkı) ve m.14 (Ayrımcılık yasağı) hükümlerini temel almıştır. Mahkemenin konuyla ilgili yerleşik ve istikrarlı içtihatlarına göre, çocukların ebeveynlerinden zorla ayrılması ve devlet korumasına alınması, ebeveyn ve çocuk arasındaki doğal aile bağlarını koparan son derece ağır ve sarsıcı bir müdahaledir. Bir çocuğun doğduğu anda, ebeveynlerinin hiçbir iradesi olmadan, süreç hakkında önceden bilgilendirilmeden ve adil bir idari sürece dâhil edilmeden annesinden fiziksel olarak ayrılması, ancak ve ancak çocuğun hayatını veya sağlığını doğrudan tehdit eden "olağanüstü derecede zorlayıcı nedenlerin" varlığı halinde hukuken haklı görülebilir.
Mahkeme, çocukların durumuyla ilgili verilecek tüm idari ve hukuki kararlarda, tıpkı evrensel bir ilke olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme m.3 hükmünde de açıkça belirtildiği gibi, "çocuğun üstün yararının" her şeyden önce geldiğini önemle vurgulamıştır. Ancak bu yarar değerlendirilirken biyolojik ailenin menfaatleri de mutlak surette dikkate alınmalı ve idari makamlar tarafından aileyi bir arada tutmaya yönelik tüm alternatif destek mekanizmaları öncelikle tüketilmiş olmalıdır.
Bununla birlikte Mahkeme, azınlıkların, dezavantajlı grupların ve özellikle geçmişten bu yana kırılgan bir konumda bulunan Roman azınlığın durumuna ayrıca dikkat çekmektedir. Farklı yaşam tarzlarına sahip bu tür kırılgan grupların özel ihtiyaçları idari kararlarda özenle gözetilmeli ve sosyo-ekonomik yetersizlikler, yoksulluk, maddi zorluklar veya sadece uygun barınma olanaklarının eksikliği tek başına bir çocuğun ailesinden koparılmasına asla ana gerekçe yapılmamalıdır. Ebeveynlerin çocuklarını yetiştirme kapasiteleri değerlendirilirken, geçmişte yaptıkları hatalar veya önceki çocuklarına yönelik olumsuz tutumları elbette göz önünde bulundurulmalıdır; ancak mahkemeler ve çocuk koruma makamları, ailenin güncel durumunu, yaşanan olumlu yöndeki değişimleri, ebeveynlerin gösterdiği çabaları ve mevcut iyileşmeleri derinlemesine, tarafsız ve titizlikle incelemekle yasal olarak yükümlüdür.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, somut olayın gerçeklerini incelerken Macaristan ulusal makamlarının karar alma sürecindeki çok ciddi usul eksikliklerine ve uygulanan ölçüsüzlüğe dikkat çekmiştir. Yeni doğan bebeğin devlet korumasına alınması kararının büyük ölçüde, annenin diğer beş çocuğunun 2011 yılında koruyucu aileye verilmesine yol açan geçmişteki yaşam tarzına ve hatalarına dayandırıldığı tespit edilmiştir. Ancak, idari çocuk koruma makamları ve bu kararları denetleyen yerel mahkemeler, ailenin güncel durumunda meydana gelen olumlu gelişmeleri yeterince dikkate almamıştır. Özellikle babanın düzenli bir gelire sahip olması, ailenin barınma koşullarının belirgin şekilde iyileşmesi ve annenin koruyucu ailedeki diğer çocuklarıyla düzenli olarak görüşerek onlarla bağını koparmamış olması gibi ailenin lehine olan gerçekler göz ardı edilmiştir.
Mahkeme, başvurucu annenin hamileliği sırasında sigara içmeye devam etmesinin veya yerel sağlık görevlisinin tavsiye ettiği bazı tıbbi kontrollere gitmemesinin eleştirilebilir olduğunu kabul etmekle birlikte, bu durumun bebeğin doğumdan sadece birkaç gün sonra annesinden tamamen koparılmasını haklı kılacak seviyede "olağanüstü zorlayıcı bir neden" veya telafisi imkansız bir tehlike oluşturmadığını kesin bir dille vurgulamıştır. Üstelik makamların anneyi ve babayı bu süreç hakkında önceden hiçbir şekilde bilgilendirmeksizin ve onları karar sürecine etkili bir biçimde dâhil etmeksizin bu derece ağır bir tedbiri hızla uygulamaya koyması, ebeveynin haklarının çok açık ve ağır bir ihlali olarak görülmüştür. Yerel mahkemelerin, uyuşmazlığı incelerken çocuğun üstün yararı ile biyolojik ailenin bir arada kalma menfaatleri arasında adil bir denge kurmak yerine, yüzeysel değerlendirmelerle idari makamların orantısız işlemlerini basitçe onaması Avrupa standartlarına aykırı bulunmuştur.
Ayrımcılık yasağının ihlali iddiası bakımından ise Mahkeme, Roman çocukların Macaristan'daki devlet koruması ve bakım sisteminde nüfuslarına oranla çok yüksek ve orantısız şekilde temsil edildiğine dair sunulan istatistiksel raporları not etmiştir. Ancak mahkeme, bu genel istatistiklerin varlığına rağmen, somut olayda başvurucu bebeğin ailesinden alınmasının doğrudan ve kasıtlı olarak ırksal bir motivasyona dayandığını veya yetkililerin ayrımcı bir devlet politikasının sonucu olarak hareket ettiklerini kanıtlayan yeterli, şüpheden uzak bir delil bulunmadığına karar vermiştir. Sosyal hizmet görevlilerinin doğrudan etnik kimliğe yönelik düşmanca bir tavır sergilemediği dikkate alınarak, başvurucuların ayrımcılık şikâyeti dayanaktan yoksun bulunmuş ve bu yönden bir ihlal kararı verilmemiştir.
Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Bölümü, idari karar alma sürecindeki çok ciddi usul eksiklikleri, ailenin güncel durumunun bütünüyle göz ardı edilmesi ve uygulanan tedbirin orantısızlığı nedeniyle başvurucuların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.8 kapsamında korunan özel ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiş ve başvurucuların manevi tazminat talebini kabul etmiştir.