Karar Bülteni
AİHM BÜLENT BEKDEMİR BN. 42881/18
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi / İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 42881/18 |
| Karar Tarihi | 17.06.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | HUDOC |
- Avukatsız alınan ifade mahkûmiyete esas alınamaz.
- Zorlayıcı neden olmaksızın avukata erişim kısıtlanamaz.
- Savunma hakkının kısıtlanması adil yargılanmayı zedeler.
- İhlalin en uygun telafisi yargılamanın yenilenmesidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen bu karar, kolluk gözetimi altında avukat olmaksızın alınan ifadenin, sanığın mahkûmiyetinde önemli bir ispat aracı olarak kullanılmasının adil yargılanma hakkını doğrudan ihlal ettiğini ortaya koymaktadır. Karar, yasal kısıtlamalar bahane edilerek şüphelilerin avukata erişim hakkından mahrum bırakılamayacağını ve şüphelinin sonradan reddettiği polis ifadelerinin dışlama kuralı işletilmeksizin dosyada delil olarak tutulmasının hukuka aykırı olduğunu net bir şekilde vurgulamaktadır.
Hukuken bu yaklaşım, iç hukuk sistemindeki mahkemelerin, özellikle de Anayasa Mahkemesi'nin, adil yargılanma ilkelerine uygun hareket edip etmediğinin sıkı bir Avrupa denetimine tabi olduğunu göstermektedir. AİHM, yalnızca şekli bir yargılamanın ötesine geçerek, avukat yokluğunda verilen bir ifadenin davanın genel seyrine ve ispat faaliyetine verdiği telafisi imkânsız zararı tespit etmiş, Anayasa Mahkemesi'nin önceki içtihatları göz ardı eden yaklaşımını da eleştirmiştir.
Benzer davalar açısından bu kararın emsal etkisi, özellikle geçmiş yıllarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) döneminde uygulanan yasal yasaklar nedeniyle avukatsız ifade veren ve bu ifadeler üzerinden ağır cezalara çarptırılan mahkûmlar için yargılamanın yenilenmesi (iade-i muhakeme) yolunu güçlü bir şekilde desteklemesidir. AİHM, ihlalin tespitinin tek başına yeterli olmadığını, bu tür durumlarda en uygun telafi yönteminin davanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarına uygun olarak yeniden görülmesi olduğunu açıkça belirtmiştir.
Uygulamadaki önemi ise, ceza yargılamalarında "delillerin bütünü" testinin, hukuka aykırı elde edilmiş ve sonradan geri çekilmiş bir kolluk ifadesini aklamak için kullanılamayacağı yönündeki katı duruştur. Yerel mahkemelerin, salt başka delillerin de bulunduğu gerekçesiyle avukatsız alınan bir ifadenin savunma hakkına verdiği zararı meşrulaştıramayacağı, aksine bu tür ifadelerin hükme esas alınmasının önüne geçilmesi gerektiği ilkesi bu kararla bir kez daha pekiştirilmiştir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Bülent Bekdemir, kolluk gözetimi altında avukata erişim hakkının engellenmesi ve bu süreçte alınan ifadelerinin anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs suçlamasıyla verilen müebbet hapis cezasına dayanak yapılması üzerine Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı başvuruda bulunmuştur.
Olayların yaşandığı 1998 yılında şüpheli görülerek durdurulan başvuran, TKP-ML/TIKKO örgütü üyesi olduğu şüphesiyle gözaltına alınmıştır. Gözaltı süresince, o dönem yürürlükte olan DGM kapsamındaki suçlar için uygulanan yasal yasak nedeniyle avukata erişimi engellenmiş ve polis sorgusunda bazı örgüt eylemlerini kabul ettiğine dair bir ifade imzalatılmıştır. Başvuran, daha sonra savcılıkta, sorgu hâkimliğinde ve yargılama aşamasında bu ifadeyi işkence altında verdiğini belirterek reddetmiştir. Ancak, hem yerel mahkeme hem de Yargıtay bu ret beyanlarını dikkate almayarak mahkûmiyet hükmü kurmuştur. Başvuran, anılan uygulamanın adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini belirterek ihlal tespiti, yeniden yargılama ve tazminat talebinde bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken temel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin adil yargılanma hakkını güvence altına alan Sözleşme m.6/1 ve sanık haklarını düzenleyen Sözleşme m.6/3-c hükümlerine dayanmıştır. Mahkeme, şüphelilerin kolluk gözetimine alındıkları andan itibaren avukat yardımından faydalanma hakkına sahip olduklarını hatırlatmıştır.
Yerleşik içtihat prensipleri olan Salduz v. Türkiye, Ibrahim ve Diğerleri v. Birleşik Krallık ile Beuze v. Belçika kararları ışığında, avukata erişim hakkının kısıtlanabilmesi için haklı ve "zorlayıcı nedenlerin" (compelling reasons) bulunması gerekmektedir. Eğer böylesi zorlayıcı bir neden olmaksızın, yasal bir engelleme neticesinde avukat hakkı kısıtlanmışsa, Mahkeme yargılamanın bütünü üzerindeki adillik testini çok daha sıkı bir incelemeye tabi tutmaktadır. Bu gibi durumlarda, savunma hakkının telafisi imkânsız şekilde zedelenmediğini inandırıcı bir biçimde kanıtlama yükümlülüğü Hükümet'e aittir.
İç hukuk düzenlemeleri bağlamında ise, yürürlükteki 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.148/4 (mülga 1412 sayılı CMUK m.247) dikkate alınmıştır. Söz konusu kanun maddesine göre, müdafi hazır bulunmaksızın kolluk tarafından alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz (dışlama kuralı). Mahkemenin dayandığı bir diğer hukuki kural ise, usule ilişkin bir eksikliğin tespit edilmesi halinde, bu eksikliğin yargılamanın sonraki aşamalarında giderilip giderilmediğini değerlendirme yükümlülüğünün öncelikle yerel mahkemelere, özelde de Anayasa Mahkemesi'ne ait olduğu prensibidir. AİHM, iç hukukta bu dışlama kuralı bulunmasına rağmen yerel mahkemelerin bu kuralı işletmemesini hukuka aykırılık olarak ele almıştır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Somut olayda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvuranın 13 Mart - 20 Mart 1998 tarihleri arasında polis ve savcılık sorguları sırasında avukata erişiminden mahrum bırakıldığını tespit etmiştir. Bu kısıtlama, mülga 3842 sayılı Kanun'un 31. maddesinde yer alan yasal yasaktan kaynaklanmıştır. Hükümet, bu kısıtlamayı haklı gösterecek herhangi bir zorlayıcı neden sunamamıştır.
Zorlayıcı nedenin bulunmaması karşısında Mahkeme, yargılamanın bütününün adil olup olmadığını sıkı bir denetime tabi tutmuştur. Başvuranın polis yokluğunda verdiği ifade, aleyhindeki anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs suçlamasında en kritik delillerden biri olarak kabul edilmiş ve soruşturmanın yönünü belirlemiştir. Başvuran, sonraki aşamalarda defalarca polis ifadesini işkence gördüğünü söyleyerek reddetmesine ve CMK'daki dışlama kuralına (müdafisz ifadenin mahkeme önünde doğrulanmadıkça kullanılamayacağı) rağmen, ne ilk derece mahkemesi ne de Yargıtay bu usuli eksikliğin savunma haklarına verdiği zararı değerlendirmiştir.
Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuruyu incelerken AİHM'nin Salduz ve Beuze içtihatlarındaki katı testleri uygulamamış, polis ifadesinin mahkûmiyete giden yolda tek veya belirleyici delil olmadığını, başkaca teşhislerin ve delillerin de bulunduğunu belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğine kanaat getirmiştir. Ancak AİHM, başvuranın suçlandığı en ağır eylemlerin (örgüt adına para sızdırma gibi) doğrudan avukatsız verdiği ifadeye dayandığını, ifadenin olay örgüsünü kurmada ciddi bir "ispat değeri" taşıdığını ve bu durumun yargılamanın bütününe telafisi imkânsız bir zarar verdiğini belirtmiştir. Sonradan yargılamaya avukatın katılmış olması veya başkaca delillerin varlığı, başlangıçtaki bu ağır hukuka aykırılığı iyileştirmeye yetmemiştir.
Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvuranın avukata erişim hakkının yasal bir kısıtlama nedeniyle engellenmesi ve bu yoklukta alınan ifadelerin mahkûmiyete esas alınması sebebiyle Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. ve 3. fıkralarının (c) bendinin ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.