Karar Bülteni
AİHM CANGI VE DİĞERLERİ BN. 65087/19
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Bölüm |
| Başvuru No | 65087/19 |
| Karar Tarihi | 08.07.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal (Kısmen Kabul Edilemezlik) |
| Karar Linki | HUDOC |
- Çevre davalarında mağdur statüsü doğrudan etkiye bağlıdır.
- Bilirkişi raporuna itirazlar gerekçeli kararla karşılanmalıdır.
- Teknik çevre uyuşmazlıklarında mahkeme gerekçesi hayati önemdedir.
- AYM adil yargılanma şikayetlerini bağımsız incelemekle yükümlüdür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararı ile çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçlerinden doğan uyuşmazlıklarda adil yargılanma hakkının sınırlarını ve idari yargının gerekçelendirme yükümlülüğünü netleştirmektedir. Özellikle teknik ve bilimsel uzmanlık gerektiren çevre davalarında, bilirkişi raporlarına yapılan esaslı itirazların mahkemelerce görmezden gelinemeyeceği, kararlarda mutlaka tatmin edici gerekçelerle karşılanması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurularda mağdur statüsünü salt özel hayata saygı hakkı üzerinden değerlendirip, adil yargılanma ve gerekçeli karar hakkı şikayetlerini bağımsız bir şekilde incelememesinin Sözleşme'ye aykırı olduğu tescillenmiştir.
Karar, Türkiye'deki idari yargı pratiğinde sıklıkla karşılaşılan, bilirkişi raporlarının doğrudan ve sorgulanmadan hükme esas alınması ile itirazların şablon gerekçelerle reddedilmesi alışkanlığına karşı güçlü bir emsal teşkil etmektedir. Bundan böyle, su kaynaklarının tükenmesi veya kimyasal kirlilik gibi hayati çevresel itirazların, ulusal mahkemelerce somut ve tatmin edici şekilde yanıtlanması zorunluluğu pekiştirilmiştir. Öte yandan karar, çevre davalarındaki genel menfaat iddiaları ("actio popularis") ile AİHM nezdindeki mağdur statüsü arasındaki ince çizgiyi belirginleştirerek, yalnızca söz konusu zararlı projeden doğrudan ve kişisel olarak etkilenecek mesafede yaşayanların ihlal iddiasında bulunabileceğini göstermesi açısından da kritik bir rehberdir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Manisa'nın Turgutlu ilçesinde yer alan Çaldağ nikel madeni projesi için Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararının iptali amacıyla, bölgeye yakın ve uzak mesafelerde ikamet eden bir grup vatandaş tarafından idari yargıda dava açılmıştır. Davacılar, maden faaliyetlerinin yeraltı su kaynaklarını tüketeceğini, ciddi bir orman katliamına yol açacağını ve maden ayrıştırmasında kullanılacak sülfürik asidin asit sisi yaratarak tarıma ve insan sağlığına zarar vereceğini iddia etmişlerdir. Manisa İdare Mahkemesi, atadığı bilirkişi heyetinin raporuna dayanarak davayı reddetmiştir. Vatandaşlar, bilirkişilerin uzmanlık alanları dışındaki konularda görüş bildirdiğini ve rapora yönelik teknik itirazlarının mahkemece dikkate alınmadığını belirterek kararı Danıştay'a ve sonrasında Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Anayasa Mahkemesi ise başvurucuların madenden doğrudan etkilendiklerini kanıtlayamadıkları gerekçesiyle başvuruyu reddetmiş, adil yargılanma şikayetlerini esastan incelememiştir. Bunun üzerine uyuşmazlık AİHM önüne taşınmıştır.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi uyarınca herkesin, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklarda adil yargılanma ve gerekçeli karar hakkı bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 125. maddesi idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğunu düzenlerken, AİHM içtihatları bu yargısal denetimin sadece şekli olmamasını, esasa etkili ve yeterli bir gerekçeye sahip olmasını zorunlu kılar.
AİHM'in yerleşik içtihatlarına göre, çevre davalarında medeni hakların ihlal edildiği iddiasıyla mahkemeye başvurulabilmesi için başvurucuların zararlı faaliyetten doğrudan ve kişisel olarak etkilenme riski altında olması gerekir. Çok uzak mesafede yaşayanların genel bir kamu yararı ("actio popularis") veya kamu denetçiliği amacıyla açtıkları davalar doğrudan Sözleşme'nin koruma kapsamına girmez.
Yargılamalarda mahkemelerin teknik konuları aydınlatmak için bilirkişi raporlarına dayanması hukuka uygundur. Ancak mahkemeler, davanın sonucunu doğrudan etkileyecek nitelikteki teknik itirazları yanıtsız bırakamaz. Çevre davalarında, özellikle yeraltı su kaynaklarının kullanımı ve kimyasal atık riskleri gibi hayati konularda bilirkişilerin eksik değerlendirmelerine yapılan somut itirazların, idare mahkemeleri tarafından gerekçeli olarak karşılanması adil yargılanma hakkının bir gereğidir.
Ayrıca, bireysel başvuru mekanizmasında Anayasa Mahkemesi, idari yargılamadaki gerekçe eksikliğine dayanan adil yargılanma hakkı şikayetlerini, salt özel hayata saygı hakkı üzerinden uyguladığı katı mağdur statüsü testine tabi tutmamalıdır. Mahkemelerin gerekçe sunma yükümlülüğüne ilişkin usuli güvenceler, Anayasa Mahkemesi tarafından da bağımsız olarak incelenip karara bağlanmalıdır. İkincillik ilkesi, ulusal mahkemelere Sözleşme haklarını koruma konusunda birincil sorumluluk yüklemektedir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
AİHM, öncelikle başvurucuların mağdur statüsünü ("ratione materiae") incelemiştir. Madene yaklaşık 80 km uzaklıktaki İzmir'de yaşayan dört başvurucunun, maden faaliyetlerinden doğrudan ve kişisel olarak etkileneceklerini kanıtlayamadıkları gerekçesiyle şikayetleri konu bakımından bağdaşmaz bulunarak reddedilmiştir. Ancak, madene 10-14 km gibi yakın bir mesafede yaşayan diğer üç başvurucunun, su kaynaklarının kirlenmesi ve hava kirliliği riskleri bakımından potansiyel mağdur statüsüne sahip oldukları ve uyuşmazlığın onların sağlıklı çevrede yaşama medeni hakkını doğrudan ilgilendirdiği kabul edilmiştir.
Esasa ilişkin incelemede, Manisa İdare Mahkemesinin, ÇED raporunun hukuka uygunluğunu denetlerken atadığı bilirkişi heyetinin raporunu doğrudan hükme esas aldığı görülmüştür. Başvurucular yargılama aşamasında, sülfürik asit kullanımı sonucu oluşacak asit sisi riski ve kurak mevsimlerde yeraltı su kaynaklarının tükenme tehlikesi hakkında bilirkişi raporunun son derece yetersiz olduğunu, ÇED raporunu kopyalamaktan öteye gitmediğini ve bu konuların heyetteki uzmanların yetkinlik alanını aştığını somut bir biçimde ileri sürmüşlerdir. AİHM, idare mahkemesinin davanın sonucunu etkileyecek olan bu kritik itirazları eleştirel bir biçimde değerlendirmeden ve tatmin edici bir gerekçe sunmadan reddettiğini tespit etmiştir. Danıştay incelemesi de bu usuli eksikliği gidermemiştir.
Anayasa Mahkemesi aşamasında ise, AYM başvurucuların şikayetlerini sadece özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı üzerinden değerlendirmiş, projeden doğrudan etkilendiklerini ispatlayamadıkları gerekçesiyle başvuruyu esasa girmeden kabul edilemez bulmuştur. AİHM, AYM'nin "jura novit curia" (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) prensibini uygularken, başvurucuların idare mahkemelerindeki "gerekçeli karar hakkı" şikayetlerinin tamamen incelenmesiz kalmasına yol açtığını belirlemiştir. AYM, adil yargılanma hakkı kapsamındaki usuli şikayetleri bağımsız olarak incelemekle yükümlü olmasına rağmen bu görevini yerine getirmemiştir.
Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Bölümü, yerel mahkemelerin ve Anayasa Mahkemesinin yeterli gerekçe sunmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.