Karar Bülteni
AYM Arife Selin Karaarslan vd. BN. 2021/60306
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/60306 |
| Karar Tarihi | 19.11.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal Yok |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Tıbbi malpraktis davalarında illiyet bağı zorunludur.
- Aydınlatma yükümlülüğünün ihlali doğrudan maddi zarar doğurmaz.
- Mahkemelerin delil takdirinde bariz hata aranmalıdır.
- Bilirkişi raporlarının tıbbi gerçekliğe ve gerekçeye dayanması şarttır.
Bu karar, tıbbi malpraktis (hekim hatası) davalarında hekimin aydınlatma yükümlülüğünün ihlali ile meydana gelen maddi zarar arasındaki illiyet bağının yargı mercilerince nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususunda hukuken büyük bir önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, hekimin hastayı yeterince aydınlatmamış olmasının, örneğin bebekteki bir anomalinin anne karnında iken tespit edilememesi veya tespit edilip ebeveyne bildirilmemesinin, tek başına maddi tazminat sorumluluğu doğurmayacağını somut bir şekilde ortaya koymuştur. Zararın doğrudan bu bilgisizlikten veya hekimin hatalı müdahalesinden kaynaklandığının uzman tıp raporlarıyla kanıtlanması aranmıştır. Somut olayda, tespit edilemeyen söz konusu anomalinin anne karnında tedavisinin veya yasal tahliye imkânının bulunmadığı bilimsel raporlarla sabit olduğundan, sırf eksik aydınlatma gerekçesiyle maddi tazminata hükmedilemeyeceği anayasal ölçekte onanmıştır.
Benzer davalardaki emsal etkisi değerlendirildiğinde, bu karar malpraktis iddialarında derece mahkemelerinin detaylı ve uzman bilirkişi heyeti raporlarına dayanarak verdiği kararların, açık bir keyfîlik veya bariz bir takdir hatası barındırmadıkça Anayasa Mahkemesince esastan bozulmayacağını göstermektedir. Özellikle riskli gebelik takiplerinde yaşanan tanı eksikliklerinin, şayet doğrudan bir uzuv eksikliğine sebebiyet vermediği veya tedavi imkânını ortadan kaldırmadığı saptanırsa maddi tazminata yol açmayacağı prensibi, uygulamadaki tıp hukuku davalarına ve malpraktis uyuşmazlıklarına net bir yön verecektir. İdarenin ve özel sağlık kuruluşlarının pozitif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği denetlenirken, yargılamanın usuli güvenceler çerçevesinde titizlikle yürütülmüş olması yeterli bir anayasal koruma kabul edilmektedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Bu uyuşmazlık, anne ve baba olan başvurucuların, gebelik takibini yapan özel bir hastane ve ilgili kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hekime karşı açtığı tıbbi ihmal ve tazminat davasından kaynaklanmaktadır. Başvurucular, hekimin gebelik sürecinde bebekte var olan ve sağ kolun dirsek altından itibaren eksik gelişmesine yol açan anomalinin tespit edilemediğini, bu nedenle kendilerini eksik bilgilendirdiğini ileri sürmüştür. Söz konusu eksiklik nedeniyle anne karnında erken müdahale imkânından mahrum bırakıldıklarını iddia eden aile, hem hekime hem de hastaneye karşı maddi ve manevi tazminat talebiyle dava açmıştır. Derece mahkemeleri, hekimin aydınlatma yükümlülüğünü ihlal ettiğine kanaat getirerek başvurucular lehine manevi tazminata hükmetmiş, ancak doğan engellilik durumu (anomali) ile hekimin eylemi arasında bilimsel bir nedensellik bağı kurulamadığı gerekçesiyle maddi tazminat talebini reddetmiştir. Başvurucular da bu maddi tazminat ret kararı ile yargılamanın uzun sürmesi hususları üzerinden Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, bireylerin bedensel ve ruhsal bütünlüklerinin korunmasına yönelik iddiaları Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.17 kapsamında güvence altına alınan "maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı" çerçevesinde ele almaktadır. Anayasa'nın bu maddesi uyarınca devletin, kamu veya özel sağlık kuruluşları tarafından sunulan sağlık hizmetlerinde hastaların yaşamları ile maddi ve manevi varlıklarının korunmasına yönelik gerekli tüm idari ve hukuki tedbirleri alma yönünde anayasal bir pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülük, tıbbi müdahaleler veya ihmaller nedeniyle kişilerin zarara uğradığı iddialarının, adli ve idari yargı mercilerince makul derecede dikkatli, derinlemesine ve özenli bir şekilde incelenmesini zorunlu kılar.
Yerleşik tıp hukuku içtihatlarına ve doktrin kurallarına göre, tıbbi malpraktis davalarında hekimin maddi tazminatla sorumlu tutulabilmesi için kusurlu bir eyleminin ya da ihmalinin bulunması, hastada bir zararın meydana gelmesi ve en önemlisi bu zarar ile hekimin eylemi arasında hukuken geçerli kesin bir illiyet (nedensellik) bağının var olması şarttır. Hekimin hastayı tıbbi durumu ve gelişen riskler hakkında tam olarak aydınlatma yükümlülüğü bulunmakla birlikte, aydınlatma eksikliğinin doğrudan bir maddi tazminat gerektirebilmesi için, salt bu eksikliğin o maddi zararın (örneğin anomalinin) doğmasına veya tedavisinin yapılamamasına somut bir şekilde sebebiyet vermesi aranır.
Mahkemelerin bu tür nitelikli özel uzmanlık gerektiren uyuşmazlıklarda, olayların oluşumuna ve tıbbi süreçlerin tıp bilimi kurallarına uygunluğuna dair, Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas daireleri veya üniversitelerin ilgili anabilim dallarından oluşan uzman bilirkişi heyetlerinden bilimsel denetime açık rapor alması elzemdir. Anayasa Mahkemesinin görevi, tıbbi bilirkişilerin vardığı tıp bilimine dayalı sonuçların doğruluğunu yerine geçerek denetlemek değil; derece mahkemelerinin bu bilimsel delilleri karar yerinde değerlendirirken bariz bir takdir hatası veya açık bir keyfîlik yapıp yapmadığını saptamaktır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, tıbbi ihmal sonucu zarara uğranıldığı iddiasıyla açılan tazminat davasının maddi zarar yönünden reddedilmesine ilişkin süreçte, derece mahkemelerinin ve yargı mercilerinin üzerlerine düşen anayasal pozitif yükümlülükleri ne ölçüde yerine getirdiğini incelemiştir. Somut olayda, başvurucuların müşterek çocuğunun bir uzvu eksik şekilde doğması sürecinde hekimin aydınlatma yükümlülüğünü ihlal ettiği ve bu durumun maddi zarara yol açtığı yönündeki iddiaları yargılama sürecinde tüm boyutlarıyla ele alınmıştır.
Yargılama safahatında mahkeme tarafından maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairesi, üniversitelerin ilgili bölümlerinden seçilmiş öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyeti ve son olarak Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan peş peşe ve itirazları karşılayacak nitelikte detaylı raporlar alınmıştır. Düzenlenen bu bilimsel raporlarda, doğum sürecinde görev alan hekimin ve sağlık kuruluşunun söz konusu doğumsal anomalinin (fokomeli) meydana gelmesinde herhangi bir tıbbi hatasının veya kusurunun bulunmadığı saptanmıştır. Ayrıca raporlarda, gebelik döneminde bahse konu anomalinin teşhis edilmesi hâlinde dahi anne karnında tedavi edilemeyeceği ve yasal tahliye endikasyonunun (gebeliği sonlandırma zorunluluğunun) bulunmadığı bilimsel verilerle ortaya konulmuştur.
Derece mahkemesi, tespit edilemeyen bu durum sebebiyle ebeveynlerin bilgilendirilmesine yönelik yükümlülüğün hekim tarafından yerine getirilmediği gerekçesiyle başvurucular lehine tatmin edici düzeyde manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Buna karşın, talep edilen maddi tazminatın reddedilmesi, hekimin salt aydınlatma yükümlülüğünü ihlal etmesi ile doğan anomali neticesi arasında bir illiyet bağının bulunmadığı tespitine dayandırılmıştır. Başvurucular her ne kadar yargılama aşamasında ve Anayasa Mahkemesine sundukları dilekçede, farklı bir tarihte gazetede yer alan "17 haftalık bebeğe anne karnında ameliyat" başlıklı haberi emsal göstererek tıbbi müdahale ihtimalinin varlığını ileri sürmüşseler de, yargı mercileri bu konuyu atlamamış ve alınan birden çok uzman raporunda bu tedavinin somut olaydaki sendrom (fokomeli) açısından geçerli olmadığını saptamıştır.
Anayasa Mahkemesi, yargısal makamların başvurucuların iddialarını titizlikle araştırdığını, maddi vakayı aydınlatma yükümlülüğünü eksiksiz yerine getirdiğini ve delillerin hukuki takdirinde açık bir keyfîlik veya bariz bir takdir hatası bulunmadığını gözlemlemiştir. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.