Karar Bülteni
AYM G.T. ve Diğerleri BN. 2021/53214
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/53214 |
| Karar Tarihi | 27.05.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Tıbbi ihmal davaları makul sürede sonuçlandırılmalıdır.
- Bilirkişi süreçleri davanın uzamasına mazeret olamaz.
- Devlet maddi ve manevi varlığı özenle korumalıdır.
- Sağlık uyuşmazlıklarında yargılamalar süratle karara bağlanmalıdır.
Bu karar, tıbbi ihmal iddialarına dayanan tazminat davalarında devletin pozitif yükümlülüklerinin sadece esasa ilişkin derinlikli bir yargılama yapmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda bu sürecin makul bir hızda ve azami özenle tamamlanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, on altı yılı aşan bir yargılama süresinin, adil yargılanma prensiplerinin ötesinde doğrudan bireylerin maddi ve manevi varlıklarının korunması hakkını usul yönünden zedelediğine hükmetmiştir. Karar, sağlık hizmetlerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda yargısal sistemin etkinliğini kaybetmesinin ve makul sürenin aşılmasının tek başına ağır bir hak ihlali sebebi sayılacağını göstermesi bakımından hukuken büyük ve yol gösterici bir anlam taşımaktadır.
Benzer tıbbi malpraktis davalarında bu karar, yargılamanın uzamasının doğrudan anayasal bir hakkın ihlali olarak değerlendirilebileceğine yönelik çok güçlü bir emsal oluşturmaktadır. Özellikle kadın doğum ve yenidoğan komplikasyonları gibi yüksek uzmanlık gerektiren teknik konularda, ardı ardına alınan çelişkili bilirkişi raporlarının yargılamayı makul olmayan sürelerde uzatmasının önüne geçilmesi gerektiği mesajını güçlü bir şekilde vermektedir. Uygulamadaki temel önemi, derece mahkemelerini bilirkişi süreçlerini daha etkin yönetmeye ve tarafların adalet arayışındaki mağduriyetini ivedilikle gidermeye mecbur kılmasıdır. Bu durum, sağlık hukuku alanındaki karmaşık uyuşmazlıkların çözümünde adli makamların daha hızlı refleks göstermesi gerektiğini kesin olarak tescillemektedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Birinci başvurucu olan anne, 2000 yılında özel bir hastanede doğum yapmıştır. Anne karnındaki bebeğin kilosunun fazla olmasına rağmen doktor tarafından sezaryen yerine normal doğum süreci tercih edilmiştir. Bu zorlu doğum sırasında bebeğin doğum kanalında fazla kalmasına bağlı olarak boyun sinirleri ezilmiş ve sağ kolu tamamen işlevsiz kalarak kalıcı engelli hâle gelmiştir. Başvurucu aile, doğumu gerçekleştiren doktorun ve hastanenin kusurlu olduğunu belirterek 2004 yılında maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.
Dava sürecinde Adli Tıp Kurumundan ve üniversite hastanelerinden çok sayıda bilirkişi heyeti raporu alınmıştır. Raporların çoğunluğunda komplikasyon geliştiği ve doktora kusur atfedilemeyeceği belirtilmiş, bazı üyeler ise doktorun yüksek riski öngörmesi gerektiğini savunarak kararlara muhalif kalmıştır. Derece mahkemesi, uzun yıllar süren yargılama sonucunda doktor ve hastanenin tıbbi hatası bulunmadığı gerekçesiyle tazminat davasını kesin olarak reddetmiştir. Başvurucular, hem haksız yere tazminat taleplerinin reddedildiğini hem de yargılamanın çok uzun sürdüğünü ileri sürerek Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, somut uyuşmazlığı değerlendirirken temel olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 17 hükmüne dayanmıştır. Anılan anayasa maddesi, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu düzenlemektedir. Bu kapsamda, bireylerin maddi ve manevi varlığına karşı devlet tarafından yapılabilecek keyfî müdahalelerin önlenmesinin yanı sıra, devletin bu hakları korumaya yönelik pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Özellikle tıbbi müdahaleler nedeniyle kişilerin maddi ve manevi varlığının etkili olarak korunması, sağlık hizmetlerinin hastaların güvenliğini tam anlamıyla sağlayacak şekilde düzenlenmesini zorunlu kılar.
Sağlık personeli, mesleğini icra ederken hastanın yaşamını ve vücut bütünlüğünü korumaya yönelik son derece yüksek bir özen yükümlülüğü altındadır. Tıp kuralları çerçevesinde riskleri önleyici tedbirler alınması, bu mümkün değilse asgariye indirilmesi temel prensiptir. Devletin yargısal makamları ise, bu tür tıbbi ihmal iddialarının incelendiği idari veya adli tazminat davalarında makul derecede dikkatli ve özenli bir araştırma yapmakla görevlidir. Derece mahkemelerinin, uyuşmazlığı aydınlatırken ulaştıkları sonuçları yeterli açıklıktaki bilimsel görüş ve raporlara, nesnel verilere dayandırması gerekmektedir.
Ayrıca, temel hak ihlallerinin iddia edildiği yargılamaların süratle sonuçlandırılması ilkesi bu tür davalarda büyük önem taşır. Tıbbi ihmal davalarının hızlı bir şekilde incelenmesi, sağlık sistemindeki potansiyel kusurların zamanında giderilmesi ve benzer hataların önlenmesi açısından hayati derecede elzemdir. Yargı makamlarının ivedi davranması, halkın adalet sistemine ve hukuk devletine olan inancının sürdürülmesi için zorunlu bir anayasal kuraldır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucuların tıbbi ihmal iddialarına yönelik derece mahkemelerinin yürüttüğü incelemeyi usul ve esas yönünden detaylı bir şekilde değerlendirmiştir. Öncelikle, derece mahkemesince kusur tespitine yönelik olarak Adli Tıp Kurumunun ilgili ihtisas dairelerinden, Adli Tıp Genel Kurulundan ve son aşamada üniversite öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyetlerinden birden fazla rapor alındığı görülmüştür. Bilirkişi heyetleri, bebeğin ağırlığının ultrasonografi incelemesi ile mutlak olarak kesin tahmin edilemeyeceğini, normal doğuma yönlendirmenin tıbbi bir hata olarak değerlendirilemeyeceğini ve hekimin omuz takılması komplikasyonuna müdahalesinin tıp kurallarına uygun olduğunu raporlamıştır. Derece mahkemesinin bu uzman bilimsel raporları esas alarak uyuşmazlığı çözüme kavuşturması, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 17 kapsamında gerektirdiği özen ve derinlikte bir esasa ilişkin inceleme yapıldığını göstermiştir.
Ancak, davanın süresi yönünden yapılan incelemede farklı bir hukuki tablo ortaya çıkmıştır. Başvurucuların açtığı maddi ve manevi tazminat davasının ilk derece, Yargıtay ve karar düzeltme aşamalarıyla birlikte toplam 16 yıl 4 ay 29 gün sürdüğü belirlenmiştir. Davanın taraflarının çok fazla kişiden oluşmaması, hukuki sorunun aşırı karmaşık bir nitelik taşımaması ve yargılamanın bu denli gecikmesinde başvuruculara atfedilebilecek esaslı bir kusurun bulunmaması hususları dikkate alındığında, bu yargılama süresi makul bulunmamıştır. Tıbbi ihmal iddialarının yer aldığı uyuşmazlıklarda, hem bireylerin mağduriyetlerinin hızlıca giderilmesi hem de sağlık sistemindeki olası hataların engellenmesi adına ivedilikle karar verilmesi devletin koruma yükümlülüğünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu bağlamda, yargılama makamlarının özenli bir bilimsel inceleme yapmış olmalarına rağmen hukuki süreci makul bir hızda ilerletemedikleri ve uyuşmazlığı süratle sonuçlandıramadıkları tespit edilmiştir. Bu gecikme, devletin zararı giderme yükümlülüğü çerçevesindeki ivedi davranma sorumluluğunu zedelemiştir. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, ivedi bir yargılama yapılmadığından maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının usul yönünden ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.