Karar Bülteni
AYM Özdemir Altun BN. 2021/32234
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/32234 |
| Karar Tarihi | 04.11.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal Yok |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Terör saldırılarında devletin kusursuz sorumluluğu geniş yorumlanamaz.
- Öngörülemeyen saldırılarda yaşam hakkının maddi boyutu ihlal edilmez.
- Güvenlik önlemlerinin takdiri idari ve yargısal makamlara aittir.
- Sosyal risk ilkesi kapsamında tazminat ödenmesi yeterli giderimdir.
- Somut ve yakın tehlike yoksa koruma yükümlülüğü sınırlıdır.
Bu karar, terör eylemleri neticesinde meydana gelen can kayıpları ve yaralanmalarda devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün sınırlarını çizmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, kamu makamlarının somut, yakın ve öngörülebilir bir tehdit olmadığı sürece her türlü terör saldırısını önleme gibi mutlak bir yükümlülüğü bulunmadığını vurgulamaktadır. Karar, idarenin aldığı genel güvenlik önlemlerinin ve olay sonrası acil sağlık hizmeti müdahalesinin makul düzeyde olması hâlinde idari bir hizmet kusurundan söz edilemeyeceğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Benzer davalar açısından bu kararın en belirgin emsal etkisi, terör eylemleri sebebiyle açılan tam yargı davalarında sosyal risk ilkesinin uygulanma pratiğine getirdiği destektir. Yüksek Mahkeme, olayda idarenin doğrudan bir hizmet kusuru kanıtlanamasa dahi mağdurların sosyal risk ilkesi çerçevesinde tazminatla giderim sağlanmasının etkili bir başvuru yolu olduğunu teyit etmiştir. Uygulamada idare mahkemelerinin terör saldırıları sonrası güvenlik açığı iddialarını değerlendirirken, istihbaratın somut bir kişiye, yere veya zamana işaret edip etmediğini detaylıca irdelemesi gerektiği bir kez daha pekiştirilmiştir. Bu durum, idarenin kusur sorumluluğunun ancak çok net güvenlik zafiyetlerinde doğabileceğini göstermektedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Başvurucu, 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara Tren Garı önünde düzenlenen barış mitingine katılmak üzere alanda bulunduğu sırada meydana gelen canlı bomba saldırısında yaralanmıştır. Başvurucu, DEAŞ terör örgütünün saldırı yapabileceğine dair istihbarat bilgileri bulunmasına rağmen idarenin gerekli tedbirleri almakta ihmali olduğunu iddia etmiştir. Bu sebeple idarenin hizmet kusuru bulunduğunu öne sürerek İçişleri Bakanlığı ve Ankara Valiliğine karşı manevi tazminat talebiyle tam yargı davası açmıştır. İdare mahkemesi, idarenin doğrudan bir hizmet kusuru bulunmadığına ancak terör eylemi nedeniyle sosyal risk ilkesi gereği başvurucuya 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Başvurucu, hükmedilen tazminatın yaşadığı mağduriyet karşısında çok düşük olduğunu, güvenlik ve acil sağlık müdahalesi sırasındaki zafiyetlerin göz ardı edildiğini belirterek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı karara bağlarken öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.17 kapsamında güvence altına alınan yaşam hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülükleri temel almıştır. Devletin, yetki alanındaki bireylerin yaşamlarını kamu görevlileri, diğer bireyler veya üçüncü kişilerin eylemlerinden doğabilecek risklere karşı koruma ödevi bulunmaktadır. Bu yükümlülük, özellikle terör olayları gibi önceden tam olarak öngörülemeyen durumlarda idarenin alması gereken önlemlerin makullüğü çerçevesinde değerlendirilir.
Olayın çözümlenmesinde dayanılan bir diğer temel hukuki düzenleme ise idarenin tazminat sorumluluğunun sınırlarını çizen 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun'dur. Bu kanun ve yerleşik yargı içtihatları gereği, terör olayları sonucunda ortaya çıkan zararlarda idarenin açık bir hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluğu kanıtlanamasa dahi, devletin sosyal risk ilkesi uyarınca vatandaşların uğradığı zararları adil bir ölçüde tazmin etmesi esastır.
Yerleşik içtihat prensiplerine göre, yaşam hakkının maddi boyutu ihlal edilmiş sayılabilmesi için kamu makamlarının, kişilerin yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunu bilmesi veya bilmesi gerektiği hâlde makul önlemleri almamış olması şarttır. İnsan davranışlarının öngörülemezliği ve kamu kaynaklarının sınırları göz önüne alındığında, devletin her türlü saldırıyı önleme gibi mutlak ve aşırı bir yükümlülük altında olduğu kabul edilemez. Usul boyutu açısından ise olayın aydınlatılması ve sorumluların tespiti için idari ve adli yargıda makul bir özenle hukuki süreçlerin yürütülmesi, zararların giderilmesi için etkili başvuru yollarının açık tutulması gerekmektedir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayda kamu makamlarının mitinge katılanların yaşamlarına yönelik belirli, somut ve yakın bir terör saldırısı tehdidi bulunduğunu bildiklerine dair bir delil olmadığını tespit etmiştir. İdarenin olay günü iki binden fazla personel görevlendirdiği, alana bariyerler kurduğu, arama noktaları oluşturduğu ve patlayıcı madde araması yaptığı dikkate alındığında makul güvenlik önlemlerinin alındığı anlaşılmıştır. Patlamanın miting alanından ziyade toplanma bölgesinde ve etkinlik başlamadan önce gerçekleşmesi, saldırının önlenmesindeki doğasında var olan zorlukları ortaya koymaktadır.
Ayrıca, saldırı sonrasında acil sağlık ve kurtarma hizmetlerinin hızla olay yerine sevk edildiği, ilk 65 dakika içinde olay yerinde hiçbir yaralının kalmadığı ve sağlık hizmetlerinin sunumunda iletişim kopukluğu veya gecikme yaşanmadığı belirlenmiştir. Başvurucunun, güvenlik güçlerinin yaralılara gaz bombası sıkarak müdahaleyi geciktirdiği yönündeki iddiaları da somut bir bulguyla desteklenememiştir. Bu veriler ışığında, yaşam hakkının maddi boyutu kapsamında devletin koruma yükümlülüğünü ihlal ettiğinden söz edilemez.
Yaşam hakkının usul boyutu bağlamında yapılan değerlendirmede ise, idare mahkemelerinde yürütülen tam yargı davasında olayın tüm koşullarının incelendiği, idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı yönündeki tespitin nesnel verilere dayandığı görülmüştür. Yargı süreci neticesinde başvurucu lehine sosyal risk ilkesi uyarınca tazminata hükmedilmesi, devletin mağduriyeti giderme çabasının bir göstergesidir ve etkili başvuru yolunun uygun şekilde işletildiğini kanıtlamaktadır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, yaşam hakkının maddi ve usul boyutlarının ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.