Anasayfa Karar Bülteni AYM | 2021/4045 BN.

Karar Bülteni

AYM 2021/4045 BN.

Anayasa Mahkemesi | Çimen Gezginci | 2021/4045 BN.

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi 1. Bölüm
Başvuru No 2021/4045
Karar Tarihi 21.05.2024
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Terör olayları nedeniyle uğranılan zararlar tazmin edilmelidir.
  • Sokağa çıkma yasağı kaynaklı mağduriyetler olağan dışıdır.
  • Zararın özel olmadığı yorumu bariz takdir hatasıdır.
  • Sosyal risk ilkesi hakkaniyete uygun uygulanmalıdır.

Bu karar hukuken, terörle mücadele kapsamında ilan edilen sokağa çıkma yasakları ve güvenlik operasyonları nedeniyle bireylerin evlerini terk etmek zorunda kalmalarından doğan manevi zararların, devletin kusursuz sorumluluğu ilkesi ve özellikle idare hukukundaki sosyal risk ilkesi çerçevesinde tazmin edilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. İdare mahkemelerinin, yaşanan ağır travma ve mağduriyetleri sadece toplumun geneline şamil olduğu gerekçesiyle basit bir idari eylem sonucuymuş gibi değerlendirerek "özel ve olağan dışı" kabul etmemesi, Anayasa Mahkemesi tarafından bariz bir takdir hatası ve adaleti zedeleyen keyfîlik olarak nitelendirilmiştir. Bu durum, idarenin olayların meydana gelmesinde doğrudan kusuru bulunmasa dahi terör eylemleri yüzünden oluşan spesifik mağduriyetlerin Anayasa'nın güvencesi altında giderilmesinin bir hukuk devleti zorunluluğu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Benzer davalarda bu kararın emsal etkisi son derece büyüktür. Özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yoğun olarak yaşanan hendek olayları döneminde ilan edilen sokağa çıkma yasakları neticesinde evlerinden uzak kalan, aile düzeni bozulan ve derin psikolojik sarsıntı yaşayan on binlerce vatandaşın idari yargıda açacağı tam yargı davalarında, mahkemelerin ret gerekçesi olarak "zararın herkese yönelik olması" argümanını kolayca kullanamayacaklarını göstermektedir. Uygulamadaki önemi, idare mahkemelerinin manevi tazminat taleplerini değerlendirirken olayın vahametini, bireyler üzerindeki yoğun stres ve kaygıyı bizzat dikkate alarak hakkaniyete uygun yargılama yapma mecburiyetinde olmalarıdır. Devletin sosyal risk ilkesi uyarınca sorumluluğu, sadece fiziksel ve maddi zararları değil, aynı zamanda terör ikliminin yarattığı ağır manevi yıkımları da kapsayacak şekilde geniş yorumlanmak zorundadır. Aksi hâlde, adil yargılanma hakkının temel bir unsuru olan hakkaniyete uygun yargılanma hakkı zedelenmiş olacaktır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Diyarbakır'ın Sur ilçesinde ikamet eden başvurucu, 2015 yılında bölgede yaşanan terör olayları ve ilan edilen sokağa çıkma yasağı nedeniyle evini ve yaşadığı mahalleyi geçici bir süreliğine terk etmek zorunda kalmıştır. Bu süreçte güvenlik güçlerinin operasyonları sırasında evinin yıkılması ve eşyalarının kullanılamaz hâle gelmesi üzerine başvurucu, hem maddi hem de manevi zararlarının karşılanması için Diyarbakır Valiliğine başvurmuştur. İdare tarafından başvurucuya ev eşyası zararına karşılık belirli bir miktar ödeme yapılmış ancak manevi tazminat talebi reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, terör olayları ve sokağa çıkma yasağı nedeniyle yaşadığı ağır üzüntü, ev düzeninin bozulması ve psikolojik sarsıntı gerekçeleriyle manevi tazminat talebiyle tam yargı davası açmıştır. Ancak idare mahkemesi, uğranılan zararın herkese yönelik olduğu, özel ve olağan dışı bir nitelik taşımadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemesinde temel dayanak noktalarından biri, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkıdır. Uyuşmazlığın idari yargı boyutundaki temelini, devletin terör eylemleri neticesinde ortaya çıkan zararlardan doğan kusursuz sorumluluğu ve özellikle idare hukukunda yerleşik olan "sosyal risk ilkesi" oluşturmaktadır. Sosyal risk ilkesi; toplumun bütününü ilgilendiren, devletin önlemekle yükümlü olduğu hâlde engelleyemediği terör olayları gibi durumlarda, bireylerin uğradığı özel ve olağan dışı zararların idarenin kusuru aranmaksızın toplumun geneline paylaştırılması amacıyla tazmin edilmesini öngörür.

Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi içtihatlarına ve Danıştay kararlarına göre devletin sosyal risk ilkesi sorumluluğunun doğabilmesi için zararın terör eylemleri veya terörle mücadele amacıyla yürütülen faaliyetler kapsamında gerçekleşmesi, zarar görenin bu olayların ortaya çıkmasında şahsi bir katkısının veya kusurunun bulunmaması ve zararın özel ve olağan dışı olması şartlarının bir arada bulunması gerekmektedir. Derece mahkemelerinin bu ilkeleri uygularken zararın "özel ve olağan dışı" olup olmadığını değerlendirmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak mahkemelerin bu değerlendirmeyi yaparken adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan, bariz takdir hatası veya açık keyfîlik barındıran dar yorumlardan kaçınması şarttır. Devletin, anayasal ödevleri kapsamında vatandaşların can ve mal güvenliğini korumak adına aldığı güvenlik önlemleri ve ilan ettiği sokağa çıkma yasakları, bireylerin yaşadığı manevi zararı tamamen ortadan kaldıran unsurlar olarak değerlendirilemez. Toplumun belli bir kesiminin yaşadığı yoğun stres, evinden barkından ayrı kalma zorunluluğu ve ruhsal ıstırap, idare mahkemelerince sıradanlaştırılamaz.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, somut başvuruda derece mahkemelerinin karar gerekçelerini incelemiş ve başvurucunun iddialarını hakkaniyete uygun yargılanma hakkı bağlamında değerlendirmiştir. Öncelikle, Diyarbakır'ın Sur ilçesinde gerçekleşen ve kamuoyunda "hendek olayları" olarak bilinen yoğun terör sürecinde, başvurucunun evini terk etmek zorunda kaldığı, bu esnada eşyalarının zarar gördüğü ve bu durumun terör eylemleri ile terörle mücadele faaliyetleri kapsamında ortaya çıktığı dosya kapsamından sabittir. Zararı doğuran olayın gerçekleşmesinde başvurucunun hiçbir kusuru veya eyleme bir katkısı bulunmamaktadır.

İdare mahkemesinin başvurucunun manevi tazminat talebini reddederken dayandığı temel argüman, zararın "özel ve olağan dışı" olmadığı, uygulanan sokağa çıkma yasaklarının herkese şamil olduğu ve bunun toplumun geneli tarafından katlanılması gereken bir idari külfet olduğudur. Ancak Anayasa Mahkemesi, devletin can ve mal güvenliğini korumak için sokağa çıkma yasağı ilan etmesinin veya çeşitli güvenlik önlemleri almasının, başvurucunun yaşadığı ağır manevi sarsıntıyı ve mağduriyeti ortadan kaldırmadığını tespit etmiştir. Hendek olaylarından bölgedeki pek çok kişinin etkilenmiş olması, başvurucunun bizzat yaşadığı travmanın, kaygının ve evinden uzun süre uzakta kalmanın getirdiği yoğun stresin sıradan veya olağan bir durum olarak nitelendirilmesine gerekçe yapılamaz.

Aksine, idarenin böylesi dar bir yorum benimsemesi, evinden ayrılmak zorunda bırakılan, hayat düzeni altüst olan bir bireyin yaşadığı derin ıstırabı diğer insanlarla aynı kefeye koymak anlamına gelir ki, bu da adalete ve sağduyuya açıkça aykırıdır. Anayasa Mahkemesi, idare mahkemesinin başvurucunun uğradığı manevi zararın özel ve olağan dışı olmadığı yönündeki yaklaşımını makul ve kabul edilebilir bulmamış, bilakis bu değerlendirmenin bariz bir takdir hatasına dayandığına hükmetmiştir. Başvurucuyu manevi tazminat hakkından tümüyle mahrum bırakan bu keyfî yorumun, yargılamanın bir bütün olarak hakkaniyetini ciddi biçimde zedelediği kanaatine varılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: