Karar Bülteni
AYM Adem Peçekli ve Diğerleri BN. 2023/66395
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2023/66395 |
| Karar Tarihi | 18.11.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Mülkiyet hakkını sınırlayan tedbirler ölçülü olmalıdır.
- İhtiyati tedbirin makul süreyi aşması ihlaldir.
- Uzun süren tedbirler mülk sahibine külfet yükler.
- Ölen başvurucu yönünden bireysel başvuru işlemden kaldırılır.
Bu karar, yargılama süreçlerinde uygulanan ihtiyati tedbir gibi geçici hukuki koruma önlemlerinin mülkiyet hakkı üzerindeki etkilerini hukuken net bir çerçeveye oturtmaktadır. Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin yalnızca kanunla öngörülmesini yeterli bulmamakta, aynı zamanda uygulanan kısıtlayıcı tedbirin makul bir süreyi aşmaması gerektiğini vurgulamaktadır. On dokuz yılı aşkın süre devam eden bir ihtiyati tedbirin, mülk sahibinin tasarruf yetkisini belirsiz ve ölçüsüz bir şekilde kısıtladığı tespit edilerek, idare ve yargı makamlarının tedbir süreçlerindeki ivedilik ve özen yükümlülüğüne dikkat çekilmiştir.
Emsal etkisi bakımından bu karar, uzun süren davalarda uygulanan geçici hukuki koruma tedbirlerinin otomatik olarak uzatılması veya mülklerin yıllarca sürüncemede bırakılması uygulamalarına karşı güçlü bir yargısal fren niteliğindedir. Mahkemelerin tedbir kararlarını periyodik olarak gözden geçirmeleri ve mülkiyet hakkını ölçüsüzce sınırlandıran uzun süreli kısıtlamalardan kaçınmaları gerektiği içtihat hâline getirilmiştir. Ayrıca, bireysel başvuru sürecinde vefat eden kişilerin başvurularının mirasçılar tarafından takip edilme şartları ve işlemden kaldırılma usulü yönünden de uygulamadaki usul kurallarını pekiştiren yön gösterici bir etkiye sahiptir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Başvurucular, taraf oldukları bir yargılama sürecinde taşınmazları veya mal varlıkları üzerine konulan ihtiyati tedbir kararının on dokuz yılı aşkın bir süredir devam etmesi nedeniyle mağdur olduklarını belirterek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Olayın temelinde, 8 Şubat 2006 tarihinde mahkeme tarafından tesis edilen ihtiyati tedbir kararının aradan geçen onca yıla rağmen kaldırılmamış ve hukuki durumun sürüncemede bırakılmış olması yatmaktadır. Başvurucular, bu geçici hukuki koruma önleminin artık geçici olmaktan çıkıp kalıcı bir cezalandırmaya dönüştüğünü, mülklerini kullanma, satma veya devretme haklarının ellerinden alındığını ifade etmiştir. Bu doğrultuda, yıllarca süren ve bir türlü sonuçlanmayan tedbir kararı yüzünden mülkiyet haklarının ihlal edildiğinin tespit edilmesini, uğradıkları haksızlığın giderilmesi amacıyla taraflarına maddi ve manevi tazminat ödenmesini talep etmişlerdir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 35 ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının kapsamını ve sınırlama ölçütlerini temel almıştır. Mülkiyet hakkı, kişiye sahibi olduğu şey üzerinde kanunlar çerçevesinde dilediği gibi tasarrufta bulunma, kullanma ve ondan yararlanma yetkisi veren en temel anayasal haklardan biridir. Ancak bu hak mutlak olmayıp, yalnızca kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabilir.
Bununla birlikte, mülkiyet hakkına yapılan her türlü müdahalenin veya sınırlamanın Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 13 uyarınca demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması zorunludur. Ölçülülük ilkesi; uygulanan tedbirin ulaşılmak istenen amaç bakımından elverişli, gerekli ve orantılı olmasını emreder. İhtiyati tedbir gibi geçici hukuki koruma önlemlerinin mülkiyet hakkını sınırlandıran etkisinin hukuka uygun kabul edilebilmesi için, tedbirin makul olmayan bir süre boyunca devam etmemesi gerekir. Yerleşik içtihat prensipleri doğrultusunda, tedbirin aşırı uzaması, mülk sahibinin mal varlığı üzerindeki yetkilerini belirsiz bir tarihe kadar ötelemesi suretiyle kişiye şahsi ve orantısız bir külfet yüklemektedir.
Ayrıca usul kuralları bağlamında 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun m. 49 ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri dikkate alınmıştır. Söz konusu düzenlemeler çerçevesinde ve yerleşik içtihatlara göre, bireysel başvuru yapıldıktan sonra başvurucunun ölmesi hâlinde, mirasçıların makul sürede başvuruyu takip etme iradelerini bildirmemesi veya Anayasa'nın uygulanması açısından incelemeye devam edilmesini gerektiren özel bir anayasal mesele bulunmaması durumunda başvurunun işlemden kaldırılması esastır. Bu temel kurallar, ihtiyati tedbirin mülkiyet hakkı üzerindeki ihlal boyutunu ve başvuru ehliyetine dair usul süreçlerini şekillendiren temel hukuki zemin olarak kullanılmıştır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut başvuruyu incelerken öncelikle usul yönünden bir değerlendirme yapmıştır. Başvuru süreci devam ederken başvuruculardan Aydın Peçekli'nin 15 Eylül 2023 tarihinde, Adem Peçekli'nin ise 15 Eylül 2025 tarihinde vefat ettikleri tespit edilmiştir. İlgili mevzuat ve yerleşik içtihatlar doğrultusunda, vefat eden başvurucuların mirasçıları tarafından davayı takip etme iradesi gösterilmediğinden ve dosyanın incelenmesine devam edilmesini gerektiren insan haklarına saygı boyutunda özel bir durum saptanmadığından, bu iki başvurucu yönünden başvurunun esasına girilmemiş ve dosyanın ölüm nedeniyle işlemden kaldırılması gerektiğine kanaat getirilmiştir.
Diğer başvurucular yönünden yapılan esas incelemesinde ise, temel tartışma konusu olan ihtiyati tedbirin süresi ve mülkiyet hakkına olan sarsıcı etkisi tüm yönleriyle mercek altına alınmıştır. Dosya kapsamındaki belgelere ve adli kayıtlara göre, başvuruya konu taşınmazlar üzerine 8 Şubat 2006 tarihinde tesis edilen ihtiyati tedbir kararının, uyuşmazlığın çözüme kavuşturulamaması sebebiyle on dokuz yılı aşkın bir süredir kesintisiz olarak devam ettiği saptanmıştır. Mahkeme, doğası gereği geçici bir hukuki koruma aracı olan ihtiyati tedbirin bu derece uzun sürmesinin, mülkiyet hakkının sağladığı kullanım, yararlanma ve tasarruf yetkilerini belirsiz bir şekilde ortadan kaldırdığını açıkça belirtmiştir. Tedbir sürecinde mülkiyet hakkının gerektirdiği ivediliğin ve özenin yargısal makamlarca gösterilmediği, bu muazzam gecikmenin mülk sahipleri üzerinde şahsi ve orantısız bir külfet oluşturduğu, dolayısıyla müdahalenin Anayasa ile korunan ölçülülük ilkesini onarılamaz biçimde zedelediği tespit edilmiştir.
Uğranılan zararın giderimi noktasında, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki bir yarar bulunmadığına hükmedilmiştir. Eski hâle getirme ilkesi çerçevesinde ihlalin manevi sonuçlarının giderilebilmesi amacıyla, başvuruyu sürdüren kişilere yaşadıkları belirsizlik ve sıkıntılar karşılığında net 120.000 TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Maddi zarar iddiaları ise zararın ispatı için yeterli bilgi ve belge sunulmadığı gerekçesiyle yerinde görülmemiş ve reddedilmiştir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.