Anasayfa Karar Bülteni YARGITAY | 4. HD | 2016/5182 E. | 2016/7395 K.

Karar Bülteni

YARGITAY 4. HD 2016/5182 E. 2016/7395 K.

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Daire Yargıtay 4. Hukuk Dairesi
Esas No 2016/5182
Karar No 2016/7395
Karar Tarihi 02.06.2016
Dava Türü Manevi Tazminat
Karar Sonucu Bozma
Karar Linki Yargıtay Karar Arama
  • Mobbing iddiaları memurun kişisel kusuru sayılır.
  • Kişisel kusurlarda idareye değil şahsa dava açılır.
  • Haksız eylemlerde anayasal güvenceden yararlanılamaz.

Bu karar, kamu kurumlarında çalışan memurların birbirlerine karşı gerçekleştirdikleri psikolojik taciz (mobbing) eylemlerinin hukuki niteliğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Karara göre, bir kamu görevlisinin diğerine yönelik istifaya zorlama, dedikodu çıkarma, bağırıp çağırma ve onur kırıcı davranışlar sergilemesi, idari bir işlem kapsamında değerlendirilemez. Bu tür eylemler, kamu görevlisinin anayasal zırhın arkasına saklanamayacağı, tamamen kişisel kusur teşkil eden haksız fiillerdir. Dolayısıyla, mağdurun idareye başvurmak yerine doğrudan zarara sebebiyet veren şahıslar aleyhine adli yargıda tazminat davası açabileceği hukuken tescillenmiştir.

Yargıtay'ın bu yaklaşımı, benzer davalardaki emsal etkisi ve uygulamadaki önemi bakımından son derece kritiktir. Uygulamada genellikle memurların görevleri sırasındaki her türlü eylemi Anayasa'nın 129. maddesi gereğince "hizmet kusuru" sayılarak davalar husumet yokluğundan reddedilmekte ve mağdurlar uzun süren idari yargı yollarına yönlendirilmektedir. Ancak bu içtihat, idari eylem niteliğini yitirmiş, salt kişisel kin ve garezle veya haksız fiil boyutuyla gerçekleştirilen mobbing vakalarında husumetin doğrudan tacizci kamu görevlisine yöneltilebileceğini açıkça göstermektedir. Bu durum, kamu kurumlarındaki psikolojik taciz mağdurlarının hak arama özgürlüklerini hukuken genişletmekte ve faillerin doğrudan şahsi malvarlıklarıyla sorumlu tutulabilmelerinin önünü açarak uygulamada ciddi bir caydırıcılık sağlamaktadır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Uyuşmazlık, bir devlet okulunda görev yapan öğretmen ile aynı okulda idareci ve öğretmen olarak çalışan diğer meslektaşları arasında yaşanmaktadır. Davacı öğretmen, okulda bölüm şefi olarak görev yaparken, diğer davalı öğretmenler ve okul idarecileri tarafından sistematik bir şekilde hedeflenerek istifaya zorlandığını iddia etmiştir. Davacının anlattığına göre; davalılar sürekli olarak ortak hareket etmiş, kendisinin mesleki yetersizliğine dair asılsız dedikodular yaymış, okul içerisindeki iş yükünü kasten artırmış, kendisini sık sık odalarına çağırarak yüksek sesle bağırmış ve onur kırıcı bir üslup kullanmışlardır. Yaşadığı bu ağır psikolojik baskı ve yıldırma (mobbing) politikaları nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini ve ruhsal bütünlüğünün derinden zedelendiğini belirten öğretmen, haksız eylemleri bizzat gerçekleştiren meslektaşları ve idarecilere karşı adli yargıda manevi tazminat davası açarak uğradığı manevi zararın kendi ceplerinden ödenmesini talep etmiştir.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Mahkemenin ve Yargıtay'ın uyuşmazlığı çözerken ele aldığı temel hukuki dayanakların başında, kamu görevlilerinin sorumluluğunu düzenleyen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 129/5 hükmü gelmektedir. İlgili maddeye göre; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, rücu hakkı saklı kalmak kaydıyla, ancak idare aleyhine açılabileceği kuralı benimsenmiştir. Bu kural, kamu hizmetinin kesintisiz ve cesaretle yürütülebilmesi adına memurlara tanınmış bir anayasal güvencedir. Benzer şekilde bu güvence, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu m. 13 hükmünde de yasal bir çerçeveye oturtulmuştur.

Ancak Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre bu anayasal kural mutlak ve sınırsız değildir. İdare aleyhine dava açılabilmesi için, zarara yol açan eylemin idari yetkilerin kullanılma alanı içinde kalması, diğer bir deyişle "idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş" olması şarttır. Bir kamu görevlisinin görevini yaparken dahi olsa, kin, garez, düşmanlık gibi tamamen şahsi saiklerle hareket ederek bir başka çalışana yönelik psikolojik taciz (mobbing) uygulaması, hakaret etmesi veya onu istifaya zorlaması hizmet kusuru olarak kabul edilemez. Bu tür eylemler doktrinde ve yargı kararlarında "kişisel kusur" ya da "haksız eylem (fiili yol)" olarak adlandırılır. Haksız eylem boyutuna ulaşan fiillerde kamu görevlisinin anayasal koruma kalkanından yararlanması hukuken mümkün değildir. Bu bağlamda, haksız fiil sorumluluğunu düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 49 ve devamı ile kişilik haklarının korunmasını esas alan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 24 hükümleri devreye girmekte ve zarara sebebiyet veren failin şahsen sorumlu tutulması gerekmektedir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, dosya kapsamındaki iddiaları ve yerel mahkemenin kararını detaylıca incelediğinde, uyuşmazlığın hukuki nitelendirmesinde oldukça önemli tespitlerde bulunmuştur. İlk derece mahkemesi, davalıların devlet memuru sıfatı taşıması sebebiyle davacı öğretmenin doğrudan şahıslara değil, ilgili kamu kurumuna yani idareye karşı idari yargıda dava açması gerektiği fikrinden yola çıkmış ve neticede pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine hükmetmiştir.

Ancak Yüksek Mahkeme somut olayda davacı tarafın, davalı idarecilerin ve öğretmenlerin yasal yetki sınırları içindeki bir idari işleminden değil; doğrudan doğruya şahsına yöneltilen, kendisini psikolojik olarak yıpratma, görevden uzaklaştırma ve bölüm şefliğinden istifa ettirme amacı taşıyan kasıtlı ve organize eylemlerden şikayetçi olduğunu vurgulamıştır. Bir memurun mesleki itibarının zedelenmesi amacıyla hakkında asılsız dedikodu yapılması, iş yükünün haksız ve keyfi yere artırılması, makam odasında bağırıp çağırma ve onur kırıcı hitaplarda bulunulması gibi davranışlar, hiçbir surette bir kamu hizmetinin yürütülmesiyle ilgili olağan idari tasarruflar veya yetki kullanımı kapsamında değerlendirilemez. Yargıtay'ın tespitlerine göre, davalıların iddia edilen bu kasıtlı fiilleri doğrudan doğruya kişisel kusur teşkil eden ve hukuka aykırı haksız eylem (fiili yol) niteliğindeki tutumlardır.

Dolayısıyla, davalıların gerçekleştirdiği ileri sürülen bu eylemlerin idari eylem vasfını tamamen yitirdiği ve salt şahsi bir haksız fiile dönüştüğü ortadadır. Bu husus gözetildiğinde, kamu görevlilerinin söz konusu anayasal koruma teminatından faydalanarak şahsi sorumluluktan ve tazminat yükünden kurtulmaları hukuken mümkün değildir. Yargıtay, yerel mahkemenin husumet yönünden davanın reddine ilişkin kararını son derece hatalı bulmuş ve davalı şahıslara doğrudan husumet yöneltilebileceğini tereddütsüz kabul etmiştir. Mahkemenin asıl yapması gerekenin, davacının ileri sürdüğü psikolojik taciz (mobbing) iddialarının esasına girmek, tarafların tanıklarını ve delillerini eksiksiz şekilde toplamak, olayın gerçekliğini her yönüyle araştırmak ve ortaya çıkacak sonuca göre işin esası hakkında adil bir hüküm kurmak olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Sonuç olarak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, iddia edilen mobbing eylemlerinin kişisel kusur teşkil ettiğini ve doğrudan faillere dava açılabileceğini belirterek, davanın husumet yokluğundan reddedilmesi yönündeki yerel mahkeme kararını bozmuştur.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: