Karar Bülteni
YARGITAY 4. HD 2018/1875 E. 2019/2294 K.
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Daire | Yargıtay 4. Hukuk Dairesi |
| Esas No | 2018/1875 |
| Karar No | 2019/2294 |
| Karar Tarihi | 15.04.2019 |
| Dava Türü | Manevi Tazminat |
| Karar Sonucu | Bozma |
| Karar Linki | Yargıtay Karar Arama |
- Mobbing iddiaları hakkında açıkça hüküm kurulmalıdır.
- Taleplerin her biri ayrı ayrı karara bağlanmalıdır.
- Hüküm kısmı şüphe ve tereddüt uyandırmamalıdır.
- Taleplerin cevapsız bırakılması kamu düzenine aykırıdır.
Bu karar, dava dilekçesinde ileri sürülen birden fazla hukuki talebin mahkemelerce nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair oldukça önemli bir usul kuralını hatırlatmaktadır. Davacının hem haksız şikayet hem de mobbing (psikolojik taciz) iddialarına dayanarak manevi tazminat talep ettiği bir uyuşmazlıkta, mahkemenin yalnızca bir eylem üzerinden değerlendirme yapıp diğer iddiaları cevapsız bırakması hukuka aykırı bulunmuştur. Karar, usul hukuku uyarınca hakimin tarafların tüm talepleri hakkında olumlu veya olumsuz, açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde hüküm kurma zorunluluğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Uygulamada sıklıkla karşılaşılan ve birden fazla haksız eyleme (örneğin hem hakaret hem mobbing) dayandırılan tazminat davaları açısından bu Yargıtay kararı ciddi bir emsal teşkil etmektedir. Özellikle iş veya akademi dünyasında yaşanan mobbing iddialarının, mahkemelerce diğer iddiaların (haksız şikayet vb.) gölgesinde bırakılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Karar, yerel mahkemelerin hüküm fıkralarını oluştururken taleplerin her birini tek tek ele alarak şeffaf bir yargılama süreci yürütmelerinin kamu düzeninin bir gereği olduğunu göstermesi bakımından büyük bir öneme sahiptir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, bir üniversitede uzman doktor olarak görev yapan davacının, aynı fakültede anabilim dalı başkanı olan profesöre karşı açtığı manevi tazminat davasından kaynaklanmaktadır. Olayın temelinde, tarafların geçmişte birlikte yer aldıkları bir akademik proje ve sonrasında yayımlanan bir makale yatmaktadır. Davalı profesör, davacının makalede kendisine ait fotoğrafları izinsiz kullandığını iddia ederek savcılığa şikayette bulunmuş, ancak savcılık takipsizlik kararı vermiştir.
Bununla da yetinmeyen davalı, iddialarını basına yansıtarak davacıyı intihal yapmakla suçlamış, anabilim dalı başkanı sıfatını kullanarak davacının klinik çalışmalarını durdurmuş ve doçentlik jürisini etkileyerek başvurusunun ertelenmesine yol açmıştır. Davacı, yaşadığı bu sistematik psikolojik baskı (mobbing) ve haksız savcılık şikayeti nedeniyle mesleki onurunun kırıldığını ve iş hayatının çekilmez hale geldiğini belirterek davalıdan manevi tazminat talep etmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Mahkemenin ve Yargıtay'ın uyuşmazlığı incelerken dayandığı temel kuralların başında, usul hukukumuzun en önemli ilkelerinden biri olan taleplerin tek tek karara bağlanması zorunluluğu gelmektedir. Bu kapsamda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.297/2 hükmü kritik bir öneme sahiptir. İlgili kanun maddesi, mahkeme hükmünün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, davacının taleplerinden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerektiğini emretmektedir. Bu kural, adil yargılanma hakkının ve hukuki belirlilik ilkesinin doğal bir sonucudur ve doğrudan kamu düzenine ilişkindir.
Bunun yanı sıra, uyuşmazlığın temelinde yatan mobbing kavramı da hukuki değerlendirmenin merkezinde yer almaktadır. Yargıtay içtihatlarına ve modern hukuka göre mobbing; bir kişiyi hedef alarak uzun bir süre ve belli aralıklarla sistematik biçimde tekrarlanan, kişinin şerefine, mesleki itibarina ve onuruna yönelik psikolojik saldırıları ifade etmektedir. Mobbing eylemleri, mağdurun çalışma hayatını zorlaştıran ayrımcılık, ağır eleştiri, iftira atma, yetkileri kötüye kullanma ve yalnızlaştırma gibi sürekli davranışlar bütünüdür.
Öte yandan, kişinin haksız yere adli makamlara şikayet edilmesi eylemi de anayasal şikayet hakkı ile kişilik haklarının çatıştığı bir alandır. Anayasal şikayet hakkının kullanımı, ancak yasal sınırlar içinde kalması şartıyla hukuka uygun kabul edilir. Bu nedenle yerel mahkemeler, hem haksız şikayet iddiasını anayasal sınırlar içinde incelemeli hem de mobbing gibi sistematik psikolojik taciz iddialarını 6100 sayılı Kanun m.297/2 çerçevesinde bağımsız bir talep olarak değerlendirerek açık bir hükme bağlamakla yükümlüdür.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Somut olay incelendiğinde, davacı doktorun dava dilekçesinde açıkça iki farklı hukuki sebebe dayandığı görülmektedir: Bunlardan ilki davalının yaptığı haksız savcılık şikayeti, ikincisi ise davalının anabilim dalı başkanı yetkilerini kullanarak gerçekleştirdiği mobbing eylemleridir. Yerel mahkeme yargılama aşamasında yalnızca haksız şikayet iddiası üzerinde durmuş, davalının savcılığa yaptığı başvurunun anayasal şikayet hakkı sınırları içerisinde kaldığına kanaat getirerek manevi tazminat davasının reddine karar vermiştir. Ancak davacının basında hedef gösterilmesi, klinik çalışmalarının durdurulması ve doçentlik sürecinin haksız yere engellenmesi şeklindeki iddiaları hakkında herhangi bir değerlendirme yapmamış ve mobbing yönünden olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurmamıştır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, ilk aşamada yerel mahkeme kararını onamış olsa da, davacının süresi içinde karar düzeltme talebinde bulunması üzerine dosyayı yeniden incelemiştir. Yapılan detaylı incelemede, dava dilekçesindeki taleplerin tam anlamıyla karşılanmadığı tespit edilmiştir. Yargıtay, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.297/2 hükmünün emredici niteliğini hatırlatarak, her bir talebin mahkemece ayrı ayrı değerlendirilmesi ve hükme bağlanması gerektiğinin altını çizmiştir. Somut olayda yerel mahkemenin haksız şikayet ile birlikte yöneltilen mobbing iddialarını tamamen cevapsız bırakması, usul kurallarına ve kamu düzenine açık bir aykırılık olarak nitelendirilmiştir.
Davalı eylemlerinin anayasal şikayet hakkı boyutunu aşarak sistematik bir psikolojik taciz boyutuna ulaşıp ulaşmadığı hususunun, mahkemece toplanan deliller ışığında ayrı bir başlık altında tartışılması yasal bir zorunluluktur. Bu usuli eksiklik giderilmeden davanın tümden reddedilmesi adil yargılanma hakkına zarar vereceğinden, yargılamanın baştan ele alınması kanaatine varılmıştır.
Sonuç olarak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, eksik inceleme ve taleplerin tamamı hakkında hüküm kurulmaması nedenleriyle daha önce verilen onama kararını kaldırarak kararı davacı yararına bozmuştur.