Karar Bülteni
AYM Ali Şimşek ve Diğ. BN. 2021/9020
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/9020 |
| Karar Tarihi | 12.03.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Mahpusların cenaze izni talepleri özenle değerlendirilmelidir.
- Salgın hastalık riski genel geçer ret gerekçesi olamaz.
- Cenazeye katılım sağlanamıyorsa taziye ziyareti alternatifi değerlendirilmelidir.
- Mahpusların aile bağlarının sürdürülmesi pozitif bir yükümlülüktür.
Bu karar, ceza infaz kurumlarında tutulan mahpusların en temel insani haklarından biri olan cenaze ve taziye izinlerine ilişkin idari takdir yetkisinin sınırlarını çizmesi bakımından hukuken büyük bir önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, pandemi gibi olağanüstü halk sağlığı tehditlerinin yaşandığı dönemlerde dahi temel hak ve özgürlüklere yönelik kısıtlamaların somut olay temelinde ve alternatif yöntemler gözetilerek değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Mahpusların yakınlarının vefatı üzerine bir araya gelme, acıyı paylaşma ve aile bağlarını koruma ihtiyaçlarının idare tarafından matbu ve soyut gerekçelerle reddedilemeyeceği açıkça ortaya konulmuştur.
Benzer davalarda emsal teşkil edecek bu yaklaşım, ceza infaz kurumu idarelerinin salt bulaş riski veya güvenlik gibi genel geçer ifadelerle mazeret izni taleplerini geri çevirmesinin önüne geçecektir. Karar, idarenin maske ve sosyal mesafe gibi önlemlerle cenaze katılımını sağlama, bu mümkün değilse taziye ziyaretine imkân tanıma gibi esnek ve alternatif çözümler üretme yükümlülüğünü doğurmaktadır. Uygulamadaki önemi ise infaz sürecindeki izin taleplerinin daha şeffaf, denetlenebilir ve orantılılık ilkesine uygun bir biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılmasıdır. Aile hayatına saygı hakkının cezaevi koşullarında dahi gözetilmesi gerektiği yönündeki bu içtihat, infaz hukukunda insan hakları odaklı yaklaşımın güçlenmesine önemli bir katkı sunmaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Ceza infaz kurumunda mahpus olarak bulunan başvuruculardan birinin dedesi, diğerinin ise abisi vefat etmiştir. Başvurucular, bu acı kayıpları üzerine yakınlarının cenaze törenine katılmak amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığına mazeret izni başvurusunda bulunmuştur. Ancak Başsavcılık, tüm dünyayı ve ülkemizi etkileyen COVID-19 salgın hastalığını ve bu kapsamda alınan tedbirlerden doğan bulaş riskini gerekçe göstererek başvurucuların cenaze izni taleplerini reddetmiştir. Başvurucular bu ret kararına karşı infaz hâkimliğine ve ardından ağır ceza mahkemesine itirazda bulunmuş, ancak yargı mercileri idarenin kararını usul ve yasaya uygun bularak itirazları kesin olarak reddetmiştir. Bunun üzerine başvurucular, en yakınlarının cenazesine katılamamaları nedeniyle yaşadıkları derin üzüntüyü dile getirerek, özel hayata ve aile hayatına saygı haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Ceza infaz hukuku bağlamında, kamu düzeninin tesisi ve suçun önlenmesi amacıyla mahpusların bazı temel haklarına sınırlama getirilmesi hukuka uygun bir durumdur. Ancak bu sınırlamalar uygulanırken orantılılık ve gereklilik ilkeleri hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığın çözümünde temel dayanarak olarak Anayasa'nın 20. maddesinde düzenlenen özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkını ele almıştır. Hükümlü ve tutukluların özel ve aile hayatına yönelik kısıtlamalar, ceza infaz kurumunda bulunmanın doğal bir sonucu olmakla birlikte, idarenin bu konudaki takdir yetkisi sınırsız ve keyfi değildir. İdarenin, infaz kurumunun güvenliğini sağlama amacı ile mahpusun aile hayatına saygı hakkı arasında her zaman adil bir denge kurması gerekmektedir.
Bu dengenin sağlanmasında başrol oynayan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun m.94 hükümleri, hükümlüye yakınlarının ölümü hâlinde mazeret izni verilmesini düzenlemektedir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarına göre, kanun koyucu bu iznin kapsamını sadece defin işlemiyle sınırlı tutmamıştır. Kültürel ve insani değerler göz önüne alındığında, definden sonra yapılan taziye ziyaretleri de bu kapsamda değerlendirilmek zorundadır.
Yerleşik içtihat prensipleri gereğince, cenazeye veya taziyeye katılımın sağlanması idare tarafından imkân dâhilinde görülmezse, bu durumun zorunluluk hâllerinin ve risklerinin somut olgu ve olaylara dayalı olarak açıklanması zorunludur. Soyut, genel geçer ve şablon gerekçelerle mahpusların aileleriyle bir araya gelme ve acılarını paylaşma haklarının engellenmesi, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile bağdaşmaz. İdarenin, tutuklu veya hükümlüyü cenazeye götürmenin yaratacağı riskleri minimize edecek alternatif yöntemleri titizlikle araştırması, orantılılık ilkesinin en temel gereğidir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucuların mazeret izni taleplerinin reddedilme sürecini incelerken, idarenin ve derece mahkemelerinin kararlarındaki gerekçelendirme biçimine dikkat çekmiştir. Başsavcılığın ret kararlarında yalnızca COVID-19 salgınının neden olduğu bulaş riskine genel bir atıf yapılmış, ancak somut olayın özelliklerine ve bireysel durumlara inilmemiştir. İdarenin, sosyal mesafe ve maske kullanımı gibi dönemin salgın tedbirleri çerçevesinde başvurucuların cenazeye katılımının güvenli bir şekilde sağlanıp sağlanamayacağı yönünde hiçbir somut değerlendirme yapmadığı tespit edilmiştir.
Kararda vurgulanan bir diğer kritik husus, cenazeye katılımın fiilen ya da tıbben gerçekten imkânsız olduğu senaryolarda dahi, alternatif yolların hiçbir şekilde tartışılmamış olmasıdır. Anayasa Mahkemesi, cenaze törenine katılım mümkün olmasa bile, idarenin başvurucuların taziyeye katılımının sağlanması hususunu alternatif bir çözüm olarak ele alması gerektiğini açıkça belirtmiştir. İdare, somut olayın gerektirdiği özeni gösterdiğini, yeterli personeli görevlendirmek için alternatif çözümler denediğini hukuken geçerli bir şekilde ortaya koyamamıştır.
Uzun süredir görmedikleri abisinin ve dedesinin vefatı üzerine cenazeye veya taziye çadırına katılamamanın başvurucularda yarattığı derin üzüntü ile manevi ızdırap göz önünde bulundurulmuştur. Başsavcılık kararlarında gösterilen genel gerekçelerin, başvurucuların insani menfaatleri ile toplumun sağlığını koruma menfaati arasında adil bir denge kurmaya yetecek kadar ikna edici ve ilgili unsurlara sahip olmadığı açıkça görülmüştür. Bu durum, idari ve yargısal makamların aile hayatına saygı hakkının gerektirdiği pozitif yükümlülükleri yerine getirmediğini ve orantısız bir müdahalede bulunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiş ve başvuruyu kabul etmiştir.