Anasayfa Karar Bülteni AYM | Levent Kaya | BN. 2021/65726

Karar Bülteni

AYM Levent Kaya BN. 2021/65726

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm
Başvuru No 2021/65726
Karar Tarihi 22.01.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal Yok
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Mahkeme kararlarında her iddiaya ayrıntılı yanıt gerekmez.
  • Sonuca etkili esaslı iddiaların karşılanması zorunludur.
  • Etkin pişmanlık talepleri somut delillerle ispatlanmalıdır.
  • Başvurucunun eylemsizliği mahkemenin gerekçe yükümlülüğünü hafifletir.

Bu karar, adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan gerekçeli karar hakkının sınırlarını ve mahkemelerin iddiaları yanıtlama yükümlülüğünün kapsamını netleştirmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, mahkemelerin yargılama sırasında ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı bir şekilde yanıt vermek zorunda olmadığını, ancak uyuşmazlığın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların makul bir gerekçeyle karşılanması gerektiğini bir kez daha güçlü bir şekilde vurgulamıştır. Somut olayda, başvurucunun zararı tamamen giderdiğine ve bilirkişi raporunun hatalı olduğuna yönelik iddialarının, kendisi tarafından aksini ispatlayacak somut belgeler sunulmadığı için mahkemelerce ayrıca ve uzun uzun yanıtlanmasına gerek görülmemesi hukuka uygun bulunmuştur. Bu yönüyle karar, yargılamanın taraflarına yüklenen ispat ve delil sunma külfetinin önemini öne çıkarmaktadır.

Benzer davalardaki emsal etkisi açısından bu karar, sanıkların veya davanın diğer taraflarının salt soyut iddialar ileri sürerek mahkemelerden her detaya özel bir gerekçe ve yanıt beklemesinin önüne geçmektedir. Mahkemeler, yalnızca dosyaya usulüne uygun olarak sunulan deliller ve iddiaların maddi dayanakları çerçevesinde bir hukuki inceleme yapmakla yükümlüdür. Özellikle zararın giderilmesi ve etkin pişmanlık gibi sanık lehine ceza indirimine yol açacak kritik hususlarda, bu indirimi talep edenin iddialarını somutlaştırma ve belgelendirme yükümlülüğü olduğu Yüksek Mahkeme tarafından açıkça kabul edilmiştir. Uygulamada, tarafların kendi usuli eylemsizliklerinden veya yargılamaya eksik belge sunmalarından kaynaklanan belirsizlikleri mazeret göstererek mahkeme kararlarını gerekçesizlik yönünden sakatlayamayacakları prensibi bu içtihatla bir kez daha perçinlenmiş ve hukuki öngörülebilirlik güçlendirilmiştir.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Serbest muhasebeci mali müşavir olarak çalışan başvurucu, muhasebe işlemlerini ve mali kayıtlarını yürüttüğü bir anaokulu işletmecileri tarafından savcılığa şikayet edilmiştir. Anaokulu sahipleri, başvurucunun kendi yanında sigortalı olarak çalışan muhasebe personeli aracılığıyla vergi, SGK ve prim adı altında kendilerinden gereğinden çok daha fazla para tahsil edildiğini, ancak bu paraların ilgili kamu kurumlarına yatırılmayarak haksız kazanç elde edildiğini ve kendilerinin maddi zarara uğratıldıklarını iddia etmiştir. Başvurucu ise söz konusu tahsilatların tamamen kendi bilgisi dışında eski çalışanı tarafından yapıldığını, kendisinin sadece kurumlara doğrudan ödeme yaptığını ve yaşanan bu üzücü olay sonrasında mağdurların zararını kendi cebinden kısmen ödeyerek giderdiğini savunmuştur. Açılan ceza davasında yerel mahkeme, alınan bilirkişi raporuna dayanarak başvurucuyu hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan hapis cezasına mahkum etmiş, zararın tamamı giderilmediği için etkin pişmanlık indiriminden faydalandırmamıştır. Başvurucu, mağdurlara ödediği tutarın aslında tüm gerçek zararı fazlasıyla karşıladığını, bilirkişi raporunun hatalı hesaplamalar içerdiğini ve bu konudaki hayati itirazlarının mahkemece dikkate alınmayıp kararda hiç tartışılmadığını belirterek gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa Mahkemesi uyuşmazlığı değerlendirirken öncelikle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı ve Anayasa'nın 141. maddesinde yer alan gerekçeli karar hakkı ilkelerine sıkı bir şekilde dayanmıştır. İlgili anayasal düzenlemelere göre, bütün mahkemelerin her türlü kararları mutlaka gerekçeli olarak yazılmak zorundadır. Ancak yüksek mahkeme içtihatlarında sıkça vurgulandığı üzere bu yükümlülük, yargılamada ileri sürülen her bir iddia ve savunmaya mahkemelerce uzun uzadıya ve ayrıntılı yanıt verilmesi gerektiği şeklinde geniş yorumlanamaz.

Yargılama makamlarından asıl beklenen, davanın esasına doğrudan etki edecek, suçun vasıf ve mahiyetini ya da uyuşmazlığın kesin sonucunu değiştirebilecek nitelikteki açık ve somut iddialara makul, mantıklı ve doyurucu bir gerekçeyle yanıt vermeleridir. Tarafların davanın sonucuna temelden etki eden hususlardaki itirazlarının tamamen cevapsız bırakılması doğrudan hak ihlaline yol açabilmektedir.

Bununla birlikte, uyuşmazlık esas itibarıyla 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında düzenlenen güveni kötüye kullanma ve hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçu bağlamında ele alınmıştır. Bu tarz malvarlığına karşı işlenen suçlarda, sanığın yargılama aşamasında veya dava açılmadan öncesinde mağdurun uğradığı maddi zararını tamamen gidermesi halinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.168 kapsamında etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanması söz konusu olmaktadır. Derece mahkemeleri, etkin pişmanlık hükümlerinin somut olayda uygulanıp uygulanmayacağını hukuken değerlendirirken, sanığın oluşan zararı tamamen mi yoksa sadece kısmen mi karşıladığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmekle yükümlüdür.

Anayasa Mahkemesi yerleşik ve köklü içtihatlarında, delillerin takdir edilmesi, değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının somut olaya uygulanarak yorumlanmasının kural olarak derece mahkemelerinin asli takdir yetkisinde olduğunu açıkça belirtmektedir. Mahkemenin kendi takdir yetkisi çerçevesinde değerlendirdiği ve kararını dayandırdığı bir hususun, adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan bariz bir takdir hatası veya açık keyfilik barındırmadığı sürece Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru denetim alanına girmeyeceği ısrarla vurgulanmıştır. Somut olayda da gerekçeli karar hakkının usule uygun şekilde ihlal edilip edilmediği incelenirken, tarafların kendilerine düşen ispat ve delil sunma yükümlülüklerini ne ölçüde yerine getirdikleri de temel bir yargılama prensibi olarak dikkate alınmıştır.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun ceza yargılamasını yürüten derece mahkemesindeki iddia ve itirazlarının usule uygun olarak karşılanıp karşılanmadığını dosya kapsamındaki tüm belgeler ışığında detaylı bir biçimde incelemiştir. Başvurucu yargılama süreci boyunca, katılanların zarar miktarının hesaplandığı bilirkişi raporunun tamamen hatalı olduğunu, vergi ve SGK gibi kamu kurumlarına yapılan resmi ödemelerin bu hesaplamalardan düşülmediğini, mağdurlara yapmış olduğu iade ödemesinin aslında tüm gerçek zararı fazlasıyla karşıladığını istikrarlı bir şekilde ileri sürmüş ve bu nedenle hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin tam olarak uygulanmasını ısrarla talep etmiştir.

Yüksek Mahkeme, derece mahkemelerinin mahkumiyet kararı kurarken ve etkin pişmanlık hükümlerini uygulamazken başvuran aleyhine belirleyici temel delil olarak söz konusu bilirkişi raporunu kullandığını saptamıştır. Ancak bu noktada dikkat çekilen en kritik hukuki husus, bu bilirkişi raporuna dayanak oluşturan temel kayıt ve belgelerin bizzat başvurucu tarafından soruşturma makamlarına sunulmuş olması gerçeğidir. Başvurucu, rapordaki matematiksel hesaplamaların aksini kesin olarak ispata yarayacak nitelikte veya kendi sunduğu yazılı mütalaada iddia edilen ödemelerden daha fazlasını yaptığına dair somut, inandırıcı ve geçerli hiçbir yeni hukuki belge ibraz etmemiştir.

Mevcut zarara ilişkin yapılan hesaplamalardaki farklılıkların ve ortaya çıkan belirsizliklerin büyük ölçüde başvurucunun muhakeme sürecindeki bu eksik ve pasif tutumundan, yani soyut iddialarını somutlaştıracak kesin delilleri dosyaya kazandırmamasından kaynaklandığı Anayasa Mahkemesince tespit edilmiştir. Şikayetçilerin uğradıkları zararların tamamen giderilmediği yönündeki duruşmalardaki açık beyanları ile başvurucunun yalnızca soyut bir düzeyde kalan, yeni resmi belgelerle desteklenmeyen itirazları bir arada ele alınarak değerlendirilmiştir.

Tüm bu olgusal veriler bağlamında, yerel derece mahkemesi ile istinaf dairesinin başvurucunun söz konusu temelsiz itirazlarına ayrıca ve özel olarak uzun, müstakil bir yanıt vermesini gerektiren hukuki bir durumun bulunmadığı kabul edilmiştir. Zira mahkeme, dosyadaki mevcut ve geçerli delilleri serbestçe takdir edip değerlendirerek makul ve mantıklı bir kanaate ulaşmış, nihai kararını da bu olgusal temellere göre yeterince gerekçelendirmiştir. Yargılama süreci bir bütün olarak ele alınıp incelendiğinde, derece mahkemesi kararlarının herhangi bir keyfilik içermediği, sanığın savunma haklarının kısıtlanmadığı ve uyuşmazlığın esaslı çözümüne etki edecek mahiyetteki hiçbir iddianın cevapsız bırakılmadığı kanısına tereddütsüz bir biçimde varılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, başvurucunun Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: