Karar Bülteni
AYM Yılmaz Biçer BN. 2022/73899
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2022/73899 |
| Karar Tarihi | 17.09.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Haksız tutuklama tazminatı makul düzeyde olmalıdır.
- Tazminat miktarı hakkın özünü zedelemeyecek tutarda belirlenmelidir.
- Mahkûmiyeti aşan tutukluluk süresi için tazminat ödenmelidir.
- Sembolik tazminat tutarları kişi hürriyeti hakkını ihlal eder.
Bu karar, haksız tutuklama veya mahkûmiyet süresini aşan tutukluluk hâllerinde kişilere ödenecek tazminat miktarının sembolik olamayacağını ve bireyin uğradığı zararı gerçek anlamda telafi etmesi gerektiğini hukuken tescillemektedir. Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali durumunda derece mahkemelerince takdir edilecek manevi tazminatın, hakkın özünü zayıflatacak kadar düşük bir miktarda belirlenmesinin Anayasa'ya aykırı olduğunu açıkça vurgulamaktadır. Mahkemenin takdir yetkisi bulunmakla birlikte, bu yetkinin ölçüsüz ve orantısız şekilde kullanılarak mağduriyeti gidermekten uzak rakamlara hükmedilmesi açık bir hukuka aykırılık teşkil etmektedir.
Benzer davalardaki emsal etkisi oldukça güçlüdür. Zira derece mahkemeleri, beraat eden veya tutuklu kaldığı süre aldığı cezadan fazla olan sanıkların açtığı tazminat davalarında genellikle gün hesabı yaparak asgari düzeyde bedellere hükmetme eğilimindedir. Bu karar, mahkemelerin tazminat hesaplaması yaparken sadece mekanik bir gün hesabı yapmalarının ötesine geçerek, Anayasa Mahkemesinin benzer ihlaller için belirlediği tazminat standartlarını ve kişinin hürriyetinden yoksun kaldığı süreçte yaşadığı manevi yıpranmayı da dikkate almalarını zorunlu kılmaktadır. Uygulamada, haksız tutuklama tazminatlarının artırılmasına ve hak arama yollarının daha etkin bir telafi mekanizmasına dönüşmesine büyük bir öncülük edecektir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Başvurucu Yılmaz Biçer, bir cinayet soruşturması kapsamında otuz Ocak iki bin on sekiz tarihinde gözaltına alınmış ve kasten öldürme suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir. Yaklaşık bir yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen başvurucu, yargılama sonucunda kasten yaralama suçundan sadece on bir ay yedi gün hapis cezası almıştır. Aldığı bu kesinleşmiş hapis cezası, cezaevinde tutuklu olarak geçirdiği süreden daha kısa bir döneme denk gelmektedir.
Başvurucu, aldığı hapis cezasından daha fazla süre, yani fazladan yedi gün haksız yere tutuklu kaldığı gerekçesiyle devlet aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Ancak davanın görüldüğü ağır ceza mahkemesi, fazladan cezaevinde kalınan bu yedi günlük süre için başvurucuya sadece bin Türk lirası manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Başvurucu, haksız yere hürriyetinden mahrum kaldığı süre göz önüne alındığında kendisine ödenmesine karar verilen bu miktarın son derece düşük ve yetersiz olduğunu belirterek, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı karara bağlarken öncelikle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını düzenleyen Anayasa'nın 19. maddesini temel almıştır. Bu madde, bireylerin keyfî olarak hürriyetlerinden yoksun bırakılmasını yasaklayan ve yargılamaların makul sürede bitirilmesini güvence altına alan çok önemli bir kuraldır. Uyuşmazlığın çözümünde dayanılan bir diğer temel norm ise 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.141 hükmüdür. Bu madde uyarınca, kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen yahut mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarının tazminini devletten talep edebilirler.
Yerleşik içtihat prensiplerine göre, tutukluluk süresinin mahkûmiyet süresini aşması doğrudan bir tazminat nedenidir. Derece mahkemelerinin bu tazminat miktarını belirlerken belli bir takdir hakkı bulunsa da, hükmedilen bedel meydana gelen ihlalle mutlaka orantılı olmalıdır. Anayasa Mahkemesi içtihatları açıkça göstermektedir ki, belirlenen manevi tazminat miktarı, kişinin sosyal ve ekonomik durumu, üzerine atılı suçun niteliği, cezaevinde kalınan süre ve bu sürecin kişide bıraktığı olumsuz etkilerle uyumlu bir biçimde tayin edilmelidir. Eğer derece mahkemelerince takdir edilen miktar, kişinin uğradığı manevi zararı gidermekten bütünüyle uzak, önemsiz ve sembolik bir düzeyde kalıyorsa, tazminat hakkının özü zedelenmiş sayılır. Bu durum, Anayasa'nın 19. maddesinin dokuzuncu fıkrasında belirtilen, haksız işleme tabi tutulan kişilerin uğradığı zararların devlet tarafından tazminat hukuku prensiplerine göre ödeneceği kuralının doğrudan ihlali anlamına gelmektedir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucunun durumunu incelerken öncelikle tutukluluk ve mahkûmiyet süreleri arasındaki dengesizliğe dikkat çekmiştir. Başvurucunun otuz Ocak iki bin on sekiz tarihinde gözaltına alınarak sonrasında tutuklandığı, on dört Ocak iki bin on dokuz tarihinde ise tahliye edildiği tespit edilmiştir. Ancak yargılama neticesinde kesinleşen hapis cezası on bir ay yedi gün olarak belirlenmiştir. Bu durumda başvurucu, kesinleşen mahkûmiyet cezasından yedi gün daha fazla süre boyunca cezaevinde haksız yere tutuklu kalmıştır. Derece mahkemesi bu durumu tespit etmiş ve başvurucu lehine bin Türk lirası manevi tazminata hükmetmiştir.
Anayasa Mahkemesinin yaptığı değerlendirmeye göre, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali tespit edildikten sonra ödenecek tazminatın miktarı, benzer ihlallerde Anayasa Mahkemesinin veya diğer derece mahkemelerinin hükmettiği tutarlara göre kayda değer ölçüde düşük olmamalıdır. Başvurucunun hayatından haksız şekilde çalınan özgürlük günlerinin telafisi için ağır ceza mahkemesi tarafından uygun görülen bin Türk lirası tutarındaki manevi tazminat, hürriyetten yoksun kalmanın birey üzerinde yarattığı ağır psikolojik çöküntü ve elem ile kesinlikle orantılı değildir. Bu kadar düşük bir tutarın, devletin haksız bir işlemden doğan zararı telafi etme yükümlülüğünü yerine getirdiğinden söz edilemez; aksine bu durum tazminat hakkını adeta anlamsız ve işlevsiz bir hâle getirmektedir.
Somut olaydaki gibi sembolik düzeydeki ödemeler, temel hak ve özgürlüklerin korunması adına caydırıcı bir etki yaratmadığı gibi, ihlale uğrayan bireyin adalet duygusunu da tatmin etmemektedir. Anayasa Mahkemesi, bu kadar yetersiz bir tazminatın Anayasa'da güvence altına alınan hakların özünü zedelediğine kanaat getirmiştir. İhlalin sonuçlarının tam olarak giderilmesi amacıyla başvurucuya çok daha adil ve tatminkâr bir manevi tazminat ödemesi yapılması zorunludur.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, başvurucuya ödenen manevi tazminat miktarının hakkın özünü zayıflatacak kadar düşük olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği yönünde karar vererek başvuruyu kabul etmiştir.