Anasayfa Karar Bülteni AYM | Ahmet Yapici ve Sinan Daniş | BN. 2020/38714

Karar Bülteni

AYM Ahmet Yapici ve Sinan Daniş BN. 2020/38714

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm
Başvuru No 2020/38714
Karar Tarihi 12.03.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Gözaltındaki yaralanmalar inandırıcı bir şekilde açıklanmalıdır.
  • Kötü muamele iddiaları ivedilikle ve etkili soruşturulmalıdır.
  • Delillendirilmeyen soyut şiddet iddiaları dayanaktan yoksundur.
  • Soruşturmada fail memurların ifadelerine başvurulması zorunludur.

Bu karar, devletin egemenliği ve fiilî kontrolü altında bulunan kişilerin maddi ve manevi vücut bütünlüklerinin korunması ile gözaltı sürecinde meydana gelen her türlü yaralanmanın hukuki olarak izah edilmesi yükümlülüğünü son derece net bir biçimde ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, kişinin hiçbir sağlık sorunu olmadan sağlıklı bir şekilde teslim alındığı gözaltı sürecinin sonunda vücudunda oluşan ekimoz ve benzeri travma bulgularının, devlet makamları tarafından tatmin edici, akla yatkın ve inandırıcı bir şekilde açıklanması gerektiğini güçlü bir dille vurgulamaktadır. İlgili kamu görevlilerinin ifadelerine başvurulmadan, yalnızca nezarethane güvenlik kamerası kayıtlarına veya eksik inceleme barındıran yetersiz adli tıp raporlarına dayanılarak verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların, devletin etkili soruşturma yapma şeklindeki pozitif yükümlülüğüne açıkça aykırılık teşkil edeceği bu hükümle güvence altına alınmıştır.

Uygulamadaki önemi ve emsal etkisi bakımından bu karar, emniyet ve jandarma gibi kolluk kuvvetlerinin gözaltı merkezlerindeki şüphelilere yönelik fiili eylemlerinin çok daha sıkı bir yargısal denetime tabi tutulacağını açıkça göstermektedir. Cumhuriyet savcılarının, kötü muamele ve işkence iddialarını araştırırken yalnızca evrak üzerinden yüzeysel bir inceleme yapamayacağı, şikâyet edilen şüpheli polis memurlarının kimliklerini ivedilikle tespit ederek bizzat savunmalarını almak ve olay yerindeki tüm delilleri eksiksiz bir şekilde toplamak zorunda olduğu belirtilmektedir. Aynı zamanda karar, soyut nitelikte olan, hiçbir tıbbi delille desteklenmeyen ve şüphelinin ilk resmi ifadelerinde hiç dile getirilmeyen kötü muamele iddialarının da açıkça dayanaktan yoksun sayılarak reddedileceğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle karar, ihlal iddialarının makul bir şüphe ve asgari düzeyde tıbbi veya fiziki delil temeline dayanması gerektiğine dair çift yönlü, adil ve dengeli bir emsal oluşturmaktadır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Bu hukuki uyuşmazlık, silahlı terör örgütüne üye olma suçlamasıyla yakalanarak gözaltına alınan iki vatandaşın, nezarethanede tutuldukları yaklaşık bir haftalık süre zarfında polis memurları tarafından fiziksel şiddete ve hakarete maruz kaldıkları iddiasıyla devlete karşı yaptıkları şikâyet başvurusundan kaynaklanmaktadır.

Başvurucular, emniyetteki gözaltı sürecinde kolluk görevlileri tarafından ellerine sopayla vurulduğunu, karın ve böbrek bölgelerine yumruk atıldığını, ayrıca hakaret ve tehdit edildiklerini belirterek serbest kaldıktan kısa bir süre sonra savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardır. Savcılık makamı, şiddet uyguladığı iddia edilen polis memurlarının kimliklerini tespit edip ifadelerini dahi almadan ve sadece olay anını tam yansıtmayan nezarethane kameralarını inceleyerek şikâyet hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Başvurucular, savcılığın olay hakkında yeterli bir araştırma yapmadığını, şüpheli memurların dinlenmediğini ve adli muayene raporlarında yer alan bariz darp izlerinin bütünüyle görmezden gelindiğini belirterek bu karara itiraz etmişlerdir. İtiraz mercilerinin de taleplerini reddetmesi üzerine, devletin kendilerini korumadığı ve kolluk kuvvetlerinin eylemlerinin üstünü örttüğü gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunarak hak ihlali tespiti, olayın yeniden soruşturulması ve uğradıkları derin mağduriyet karşılığında manevi tazminat ödenmesini talep etmişlerdir.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa Mahkemesi, somut uyuşmazlığı karara bağlarken temel olarak Anayasa'nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında kesin bir dille güvence altına alınan kötü muamele yasağını ve devletin bu tür iddialar karşısında derhâl işletmesi gereken etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünü esas almıştır. İnsan onurunun ve dokunulmazlığının korunmasını temel alan bu anayasal kurala göre, kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya insanlık dışı muameleye tabi tutulamaz.

Yüksek Mahkemenin ceza ve insan hakları yargılamasına yön veren yerleşik içtihat prensiplerine göre, meşru olarak güç kullanmaya yetkili kılınan kamu görevlilerinin, kendi haksız ve saldırgan tutumu nedeniyle fiziksel güç kullanılması kesin olarak gerekli olmayan bir kişiye karşı zor kullanmaları kural olarak anılan anayasal maddeyi doğrudan ihlal eder. Şayet görev sırasında güç kullanımı yasal olarak zorunlu hâle gelmişse bile, kullanılan gücün kesinlikle aşırıya kaçmaması ve müdahale edilen kişinin tutumuyla tam olarak orantılı olması gerekmektedir. Gözaltı veya tutukluluk gibi, bireyin hürriyetinden yoksun bırakılarak tamamen devletin fiziki kontrolü ve gözetimi altında bulunduğu bir zaman diliminde herhangi bir yaralanma olayı meydana gelmişse, bu olaya ilişkin makul, tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirme hukuki yükümlülüğü tamamen yetkili devlet makamlarına aittir. Zira bu tür dışa kapalı mekanlarda gerçekleşen olaylara ilişkin bilgi, belge ve deliller çoğunlukla sadece devletin erişimi ve koruması altındadır.

Bununla birlikte, bir kimsenin devlet görevlilerinin hukuka aykırı ve şiddet içeren muamelesine maruz kaldığına dair makul bir delille desteklenen savunulabilir bir iddiada bulunması hâlinde, devletin ilgili kurumlarının derhâl, ivedilikle ve re'sen etkili bir ceza soruşturması başlatması zorunludur. Soruşturmayı yürüten savcılık makamlarının, olaya karıştığı iddia edilen kolluk görevlilerinden tamamen bağımsız bir konumda olması, olayı aydınlatacak tıbbi raporlar, kamera kayıtları ve tanık beyanları dâhil tüm delilleri süratle toplaması ve sürecin bizzat mağdurun aktif katılımına açık şekilde yürütülmesi yasal bir şarttır. Soruşturma makamları, dosyayı hızla kapatmak amacıyla aceleci davranmamalı, ulaştıkları hukuki sonuçlar temelden yoksun olmamalı ve kamu görevlilerince gerçekleştirilen zor kullanmanın hukuki gerekliliği ile orantılılığını açıkça tartışarak değerlendirmelidir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, ceza infaz sistemi ve gözaltı uygulamaları bakımından büyük önem taşıyan bu başvuruda, iki ayrı şikâyetçinin iddialarını dosyadaki maddi kanıt durumuna ve somut olayların kendine özgü koşullarına göre birbirinden bağımsız olarak iki ayrı başlık altında titizlikle değerlendirmiştir.

İlk olarak başvurucu Ahmet Yapici yönünden yapılan hukuki incelemede, şahsın gözaltındayken ağır kötü muameleye ve fiziksel şiddete maruz kaldığını ileri sürmesine karşın, soruşturma evresinde serbest kalmadan önce bizzat kendi avukatı eşliğinde Cumhuriyet savcısına verdiği resmi ifadelerde bu yönde hiçbir şikâyette bulunmadığı açıkça tespit edilmiştir. Bununla birlikte, şikâyetçinin serbest kaldıktan sonra herhangi bir sağlık kuruluşuna başvurarak yaşadığını iddia ettiği şiddeti belgeleyen bir adli tıp veya doktor muayene raporu almak için de hiçbir çaba göstermediği ve savcılık dosyası kapsamında soyut iddialarını destekleyecek hiçbir somut, tıbbi veya fiziki kanıtın bulunmadığı kesin olarak anlaşılmıştır. Bu nedenle Yüksek Mahkeme, bahsi geçen başvurucu yönünden işkence veya kötü muamele iddialarının savunulabilir asgari bir delil temeli olmadığına hükmetmiş ve bu yöndeki şikâyeti usulden açıkça dayanaktan yoksun bularak reddetmiştir.

İkinci olarak diğer başvurucu Sinan Daniş yönünden yapılan kapsamlı incelemede ise devletin sorumluluğunu doğuran tamamen farklı bir hukuki tablo ortaya çıkmıştır. Başvurucunun emniyet birimlerine gözaltı girişinde sağlam olarak teslim alındığı, ancak gözaltı çıkışında hastaneden alınan resmi adli muayene raporlarında her iki elinin avuç içlerinde beş-altı günlük geçmişe sahip ekimoz ve ödem bulgularının hekimlerce açıkça tespit edildiği vurgulanmıştır. Nitekim dosyaya kazandırılan Adli Tıp Kurumu uzman raporunda da bu tür yaralanmaların, doğrudan başvurucunun ellerine sert bir cisimle veya sopayla vurulduğu yönündeki anlatımlarıyla tıbben birebir uyumlu olduğu teyit edilmiştir. Tüm bu tıbbi kanıtlara rağmen, gözaltı süresince kolluk kuvvetleri tarafından başvurucuya karşı zor veya şiddet kullanmayı gerektirecek herhangi bir saldırgan tutum sergilendiğine dair idarece hiçbir resmi tutanak tutulmamış ve olayın izahı yapılmamıştır.

Buna karşılık, iddiaları aydınlatmakla görevli olan soruşturma savcılığının, başvurucunun şikâyet dilekçesinde ısrarla verdiği eşkâl bilgilerini araştırmaması, haklarında suç duyurusunda bulunulan şüpheli polis memurlarının kimliklerini tespit etmek için hiçbir gayret göstermemesi ve bu memurların ifadelerine dahi başvurmaması, anayasal standartların çok gerisinde, son derece eksik ve özensiz bir soruşturma yürütüldüğünü şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlamıştır. Savcılığın, dosyadaki mevcut ve uyumlu adli tıp raporlarını tamamen göz ardı ederek ve gerekli asgari delilleri toplamayarak aceleci ve şekli bir yaklaşımla kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermesi, devletin sorumluları tespit etme ve caydırıcı şekilde cezalandırma yönündeki anayasal usul yükümlülüğünü ağır bir biçimde ihlal etmiştir. Somut olayda devletin kolluk güçleri tarafından kullanılan fiziksel gücün kanuni gerekliliği ve ölçülülüğü idari ve yargısal merciler tarafından hiçbir şekilde ortaya konulamadığından, nezarethane ortamında meydana gelen bu nitelikteki yaralanmalardan doğrudan doğruya devletin sorumlu tutulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, başvurucu Ahmet Yapici'nin başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olduğuna, başvurucu Sinan Daniş yönünden ise insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: