Karar Bülteni
AİHM 43651/22 BN.
AİHM | KOVAČEVIĆ - BOSNA HERSEK | 43651/22 BN.
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Büyük Daire |
| Başvuru No | 43651/22 |
| Karar Tarihi | 25.06.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | Kabul Edilemez |
| Karar Linki | HUDOC |
- Başvuru hakkının kötüye kullanılması başvurunun reddini gerektirir.
- Mahkemeyi kasten yanıltmaya çalışmak hakkın açık bir istismarıdır.
- Soyut anayasa ve sistem eleştirisi kişiye mağdur statüsü sağlamaz.
- Seçme hakkı ihlali iddialarında doğrudan ve kişisel etki ispatlanmalıdır.
Bu karar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin başvuru hakkının kötüye kullanılması ve mağdur statüsü kavramlarına ilişkin son derece katı ve net bir tutum sergilediği önemli bir içtihattır. Mahkeme, başvuru sahibinin Mahkeme Başkanı'na yönelik asılsız ithamları, hükümet temsilcilerini hapis ve davalarla tehdit etmesi ve etnik kökenine dair bilgileri resmi sitelerden sildirerek Mahkeme'yi yanıltmaya çalışmasını başvuru hakkının açık bir istismarı olarak değerlendirmiştir. Ayrıca karar, seçme hakkı (aktif oy kullanma hakkı) ile seçilme hakkı (pasif oy hakkı) arasında net bir ayrım yaparak, anayasal sistemin soyut bir şekilde eleştirilmesinin bireye doğrudan mağdur statüsü kazandırmayacağını ortaya koymuştur.
Benzer davalardaki emsal etkisi bakımından bu karar, özellikle politik ve anayasal sistemleri hedef alan, "actio popularis" yani halk davası niteliğindeki başvuruların AİHM tarafından esastan incelenmeyeceğini kesin bir dille teyit etmektedir. Seçim sistemlerine yönelik şikayetlerde, başvurucunun sadece yasanın varlığından dolayı değil, söz konusu yasa veya uygulamanın bizzat kendi üzerinde yarattığı doğrudan ve kişisel ayrımcı etkiyi ispatlaması gerektiği kurala bağlanmıştır. Bu durum, uygulamada avukatların ve başvurucuların AİHM'e giderken iddialarını soyut sistem eleştirilerinden ziyade somut ve kişisel hak ihlalleri üzerine kurgulamaları gerektiğini göstermektedir. Aynı zamanda, adaletin düzgün işleyişi için mahkemeye sunulan bilgi ve belgelerde dürüstlük kuralına harfiyen uyulmasının zorunlu olduğu bir kez daha vurgulanmıştır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, Bosna Hersek vatandaşı olan başvurucu Slaven Kovačević'in, ülkenin karmaşık seçim sistemindeki etnik ve bölgesel kotalar nedeniyle kendi seçtiği adaylara oy veremediği iddiasıyla Bosna Hersek devletine karşı açtığı davadan kaynaklanmaktadır. Başvurucu, Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi ve Halklar Meclisi seçimlerinde, yalnızca yaşadığı bölgeye (Bosna Hersek Federasyonu) ve anayasal olarak tanınan belirli etnik gruplara (Boşnak, Hırvat veya Sırp) özgü adaylara oy verebildiğini, bu durumun ayrımcılık yasağını ve serbest seçim hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun temel talebi, etnik ve bölgesel kısıtlamalar olmaksızın ülkenin her yerindeki tüm adaylara serbestçe oy verebilmesinin sağlanmasıdır. Ancak hükümet, başvurucunun Mahkeme'yi yanılttığını, yargıçlara ve yetkililere yönelik asılsız ithamlarda bulunduğunu ve doğrudan bir mağduriyetinin olmadığını savunarak davanın reddedilmesini talep etmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Mahkeme, uyuşmazlığı incelerken temel olarak AİHS m. 34 (bireysel başvuru hakkı), AİHS m. 35 (kabul edilebilirlik kriterleri), AİHS m. 14 (ayrımcılık yasağı) ve 12 No.lu Protokol m. 1 hükümlerini temel almıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik içtihat prensiplerine göre, AİHS m. 34 uyarınca bir kişinin "mağdur" sıfatını taşıyabilmesi için, ihlal edildiği iddia edilen işlem veya eylemden doğrudan ve kişisel olarak etkilenmiş olması şarttır. Mahkeme, soyut yasa iptali davalarına veya genel halk menfaatini savunan halk davalarına (actio popularis) bakmakla görevli değildir. Seçme hakkı bağlamında, bireyin salt seçim yasalarının varlığından şikayet etmesi yeterli görülmez; kendi üzerindeki doğrudan ayrımcı etkiyi somutlaştırması beklenir. Sadece anayasal veya yasal çerçevenin varlığı, kişiye otomatik olarak mağdur statüsü sağlamaz.
Bunun yanı sıra, AİHS m. 35/3-a maddesi uyarınca, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması durumunda başvurular esasa girilmeden kabul edilemez bulunmaktadır. İçtihat prensipleri gereğince; Mahkeme'nin işleyişini kasıtlı olarak engellemek, Mahkeme üyelerine veya karşı tarafın temsilcilerine yönelik asılsız, hakaretamiz ve tehditkâr ifadeler kullanmak ya da davanın esasına etki edebilecek kritik bilgileri gizleyerek veya tahrif ederek Mahkeme'yi kasten yanıltmak, başvuru hakkının açık bir istismarı olarak değerlendirilir. Mahkeme, başvuru sürecinde dürüstlük kuralına katı bir şekilde uyulmasını ve AİHM koruma mekanizmasının siyasi veya şahsi husumetler için bir araç olarak kullanılmamasını kesin bir usul kuralı olarak benimsemektedir. Sözleşme sistemi, ancak başvuru sahiplerinin adil ve dürüst bir temelde hak aramasıyla etkili şekilde işleyebilir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Büyük Daire, somut olayı incelerken ilk olarak başvurucunun tutum ve davranışlarını değerlendirmiştir. Başvurucunun, Mahkeme Başkanı'na karşı rüşvet ve siyasi çıkar sağlama gibi tamamen temelsiz ve ağır suçlamalarda bulunması, hükümet temsilcilerini hapis ve ceza davaları açmakla tehdit etmesi, ifade özgürlüğü ve meşru eleştiri sınırlarını açıkça aşan saldırgan bir tutum olarak nitelendirilmiştir. Ayrıca, başvurucunun geçmişte bir belediye meclisi üyeliği sırasında resmi kayıtlarda etnik kökenini "Hırvat" olarak beyan ettiği, ancak AİHM sürecinde davanın esasına etki edebilecek bu bilginin yer aldığı web sitesinden söz konusu ibareyi bizzat sildirerek Mahkeme'den gizlemeye ve kurumu yanıltmaya çalıştığı tespit edilmiştir. Mahkeme, bu kasıtlı ve yanıltıcı eylemler ile asılsız saldırıları başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak kabul etmiştir.
Esasa ve mağdur statüsüne yönelik değerlendirmede ise Mahkeme, başvurucunun şikayetlerinin bireysel bir hak ihlalinden ziyade, Bosna Hersek'in karmaşık anayasal ve seçim sisteminin tümden değiştirilmesini hedefleyen soyut bir sistem eleştirisi niteliğinde olduğunu saptamıştır. Başvurucunun, Sırp Cumhuriyeti bölgesindeki seçmenlerle kıyaslandığında, Federasyon bölgesinde yaşamasından dolayı aktif oy kullanma hakkı bakımından doğrudan ve kişisel olarak nasıl bir ayrımcılığa uğradığını somutlaştıramadığı görülmüştür. Seçimlerde aday olma ile oy verme arasındaki niteliksel farka dikkat çekilmiş; adayın seçilme hakkının değil, seçmenin tercih hakkının dava edildiği mevcut olayda anayasal düzenin başvurucu üzerinde yarattığı kişisel mağduriyetin ispatlanamadığı belirtilmiştir.
Sonuç olarak Büyük Daire, başvurucunun Mahkeme'yi yanıltıcı eylemleri ve temelsiz saldırıları nedeniyle başvuru hakkını kötüye kullandığı ve soyut sistem eleştirisi niteliğindeki iddialarında doğrudan mağdur statüsü bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğu yönünde karar vermiştir.