Karar Bülteni
AYM Ğanime Yayman ve Diğerleri BN. 2021/1039
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/1039 |
| Karar Tarihi | 18.09.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Aydınlatılmış onamın usulüne uygun alınması zorunludur.
- Tazminat miktarı uğranılan zararla orantılı olmalıdır.
- Hizmet kusurunda maddi tazminat gerekçesiz reddedilemez.
- Tıbbi müdahalelerde özenli inceleme yükümlülüğü esastır.
Bu karar, idarenin hizmet kusuru teşkil eden eylemlerinde, özellikle aydınlatılmış onam yükümlülüğünün ihlal edildiği durumlarda, yargı mercilerinin tazminat taleplerini nasıl değerlendirmesi gerektiği hususunda kritik bir hukuki anlam taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, hastanın rızasının usulüne uygun alınmamasının doğrudan hizmet kusuru oluşturduğunu teyit etmiş, ancak asıl önemli olanın bu kusurun tespitinden sonra mağdura sunulacak giderimin niteliği ve yeterliliği olduğuna dikkat çekmiştir. Bireyin bedensel bütünlüğünde ağır kalıcı hasarlar oluştuğu bir tabloda, salt hizmet kusurunun tespiti ve mağdura yalnızca sembolik sayılabilecek manevi tazminatlara hükmedilmesi, devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesi bakımından yeterli kabul edilmemiştir. Maddi tazminat taleplerinin de kusurla illiyet bağı bağlamında gerekçeli olarak tartışılması zorunluluğu vurgulanmıştır.
Benzer tıbbi ihmal ve idari hizmet kusuru davalarında bu karar, emsal teşkil edecek güçlü bir etkiye sahiptir. İdare mahkemeleri, idarenin aydınlatma yükümlülüğünü ihlal ettiğini tespit ettikleri olaylarda, artık yalnızca düşük bir manevi tazminat ile yetinip maddi tazminat taleplerini gerekçesiz şekilde reddedemeyecektir. Verilecek tazminat miktarlarının da kişinin yaşadığı acı, ıstırap ve kalıcı sakatlık durumuyla gerçekten orantılı, adil ve tatmin edici düzeyde belirlenmesi gerekecektir. Bu içtihat, hastaların tıbbi müdahaleler öncesinde doğru bilgilendirilme haklarını pekiştirirken, sağlık kuruluşlarının formel onam belgeleri yerine hastanın durumuna özgü, şeffaf ve usulüne uygun rıza süreçleri işletmelerini zorunlu kılan koruyucu bir işleve de sahip olacaktır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Sırt ve bel ağrısı şikayetiyle devlet hastanesine giden ve belindeki kist nedeniyle ameliyat edilen birinci başvurucu, bu operasyon sonrasında belden aşağısının felç olması ve tamamen yatağa bağımlı hale gelmesi üzerine, ailesiyle birlikte hastane idaresine karşı tam yargı davası açmıştır. Başvurucular, ameliyatı gerçekleştiren hekimlerin ve sağlık personelinin hatalı müdahalesi sonucunda dört çocuk annesi olan hastanın yüzde 92 oranında engelli kaldığını ve hayatını ancak bir bakıcının yardımıyla sürdürebildiğini belirtmiştir. Davacılar ayrıca, ameliyat öncesinde operasyonun muhtemel riskleri hakkında hastaya hiçbir açıklama yapılmadığını, aydınlatılmış onam formunun okuma yazma dahi bilmeyen eşine parmak bastırılarak alındığını ve belgenin hukuken geçersiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yaşanan bu ağır tıbbi ihmal ile bilgilendirme eksikliği nedeniyle ailece maruz kaldıkları derin psikolojik yıkımın ve maddi kayıpların giderilmesi amacıyla idareden maddi ve manevi tazminat ödenmesi talep edilmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı karara bağlarken öncelikle Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını temel hukuki dayanak olarak kabul etmiştir. Bu madde, Anayasa'nın 5. maddesi ile birlikte değerlendirildiğinde devlete, kişilerin yaşamlarının ve vücut bütünlüklerinin korunması için negatif yükümlülüklerin yanı sıra oldukça kapsamlı pozitif yükümlülükler de yüklemektedir. Aynı paralelde, Anayasa'nın 56. maddesi gereğince herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı bulunmakta olup, devletin sağlık kuruluşlarını planlayıp denetleyerek hizmet vermesini sağlama görevi ve anayasal sorumluluğu vardır.
Devlet, sağlık hizmetlerini ister kamu ister özel kuruluşlar aracılığıyla yerine getirsin, hastaların yaşamlarının ile maddi ve manevi varlıklarının korunmasına yönelik gerekli tüm yasal ve idari tedbirleri almak zorundadır. Tıbbi müdahaleler bağlamında sağlık personelinin sahip olması gereken yüksek mesleki standartlara uyması ve özellikle hastanın aydınlatılmış onamının usulüne tam uygun şekilde alınması, bu pozitif yükümlülüğün ayrılmaz bir parçasıdır.
Yerleşik anayasal içtihat prensipleri gereğince, maddi ve manevi varlığın korunması hakkı kapsamında idari yargıda açılacak tam yargı davalarında yargı mercilerinin makul derecede dikkatli ve özenli bir inceleme yapması temel bir hukuki şarttır. Derece mahkemelerinin bu tür uyuşmazlıklara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda iddiaları gereken derinlik ve özenle incelemesi, varılan sonuçların ilgili ve yeterli hukuki gerekçelerle desteklenmesi gerekmektedir. Özellikle aydınlatma yükümlülüğünün ihlali gibi idarenin açık hizmet kusurunun tespit edildiği durumlarda, meydana gelen ihlalin sonuçlarının giderimi için hükmedilecek manevi tazminatın, mağdurun çektiği ıstırabı gerçekten hafifletecek orantılılıkta olması ve maddi tazminat taleplerinin de gerekçesiz olarak reddedilmemesi, Anayasal güvencelerin korunması açısından kesin bir hukuki zorunluluktur.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olaya ilişkin yaptığı incelemede, derece mahkemesi tarafından aldırılan Adli Tıp Kurumu raporunda tıbbi personelin doğrudan kusurunun bulunmadığının ve felç durumunun bir komplikasyon olarak değerlendirildiğinin belirtildiğini gözlemlemiştir. Bununla birlikte, yargı mercileri tarafından hastanın aydınlatılmış onamının usulüne uygun alınmadığı, hastanın şuuru açık olmasına rağmen operasyon bilgilendirmesinin eşine yapıldığı ve onam belgesinde hekim imzasının dahi bulunmadığı açıkça tespit edilmiştir. Bu usulü eksiklikler nedeniyle idarenin aydınlatma yükümlülüğünü ihlal ettiği ve olayda hizmet kusurunun bulunduğu mahkeme kararlarıyla da şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya konulmuştur.
Anayasa Mahkemesi, hizmet kusurunun varlığının derece mahkemesince de kabul edilmesinin ardından, anayasal incelemesini başvuruculara sağlanan giderimin hakkaniyete uygun olup olmadığı ve yeterliliği ile sınırlı tutmuştur. Yapılan değerlendirmede, birinci başvurucunun geçirdiği ameliyat sonrasında belden aşağısının felç olduğu, çeşitli hastanelerde uzun süreli yatarak tedavilere rağmen iyileşemediği ve en nihayetinde yüzde 92 oranında engelli kalarak yatağa bağımlı bir yaşam sürmek zorunda kaldığı dikkate alınmıştır. Bu ağır ve geri döndürülemez tablo karşısında derece mahkemesince takdir edilen toplam 55.000 TL manevi tazminatın, başvurucuların fiilen yaşadığı derin acı ve ıstırabı hafifletmekten tamamen uzak, davanın vahim koşullarıyla açıkça orantısız ve Anayasa Mahkemesinin benzer ihlal davalarında belirlediği standartların çok altında olduğu tespit edilmiştir.
Ayrıca, idarenin aydınlatma yükümlülüğünü ağır şekilde ihlal ederek açık bir hizmet kusuru işlemesine rağmen, ilk derece mahkemesi ve istinaf dairesi tarafından başvurucuların ileri sürdüğü maddi tazminat talebinin hiçbir mantıksal tartışma yürütülmeden ve nedensellik bağı incelenmeden gerekçesiz olarak reddedilmesi büyük bir yargısal eksiklik olarak nitelendirilmiştir. Gerek hükmedilen manevi tazminat miktarının sembolik düzeyde kalarak son derece düşük belirlenmesi gerekse de maddi tazminatın gerekçesiz biçimde reddedilmesi, başvurucuların mağduriyetinin yeterli ve adil bir düzeyde giderilmesini bütünüyle engellemiştir. Tüm bu bulgular, devletin kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerini somut olayda layıkıyla yerine getirmediğini açıkça göstermektedir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği ve yeniden yargılama yapılması gerektiği yönünde karar vererek başvuruyu kabul etmiştir.