Anasayfa Makale Mal Rejimi Tasfiyesi ve Alacak Hesaplama...

Makale

Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi süreci; malların iadesi, mal gruplarının ayrılması, değerlerin belirlenmesi, eklenecek değerlerin tespiti, denkleştirme işlemlerinin yapılması ve borçların çıkarılması adımlarından oluşur. Bu hassas aşamalar neticesinde ulaşılan artık değer üzerinden eşlerin yasal katılma alacakları hesaplanır.

Mal Rejimi Tasfiyesi ve Alacak Hesaplama Yöntemleri

Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesiyle birlikte gündeme gelen tasfiye süreci, eşler arasındaki karmaşık mali ilişkilerin hukuki bir zeminde ve son derece adilane bir biçimde çözümlenmesini sağlayan en temel usuldür. Tasfiye süreci, basit bir matematiksel hesaplama işlemi olmayıp, evlilik birliği süresince iç içe geçmiş olan malvarlığı değerlerinin yasanın öngördüğü emredici prensipler çerçevesinde ayrıştırılmasını, hukuki açıdan değerlendirilmesini ve nihayetinde hakkaniyetle paylaştırılmasını ifade eden çok katmanlı bir hukuki prosedürdür. Uygulamacı bir mal rejimi avukatı perspektifiyle yaklaşıldığında, tasfiye aşamalarının her birinin kendi içerisinde barındırdığı yasal karineler, sıkı ispat kuralları ve spesifik değerleme ölçütleri, yürütülecek davanın seyrini ve nihai olarak ortaya çıkacak alacak miktarını doğrudan ve derinden etkilemektedir. Kanun koyucu, tasfiye sürecinin sağlıklı ve denetlenebilir şekilde yürütülmesi amacıyla bu süreci katı bir sıraya bağlamış olup, hesaplamanın hatasız yapılabilmesi için yargılama makamlarının ve tarafların bu yasal sıraya mutlak surette riayet etmesi zorunludur. Tüm bu katı kuralların eksiksiz ve yasal mevzuatın ruhuna uygun bir şekilde uygulanarak tamamlanması, eşlerin yasal haklarına eksiksiz bir biçimde kavuşması bakımından adeta hayati bir önem taşımaktadır.

Tasfiye Sürecinin İlk Aşamaları: Malların İadesi ve Ayrılması

Tasfiye sürecinin hukuki olarak usulüne uygun şekilde başlatılabilmesi ve detaylı hesaplamalara fiilen geçilebilmesi için atılması gereken ilk yasal adım, her bir eşin bizzat kendisine ait olup da mülkiyet dışı nedenlerle fiilen diğer eşin kullanımında veya zilyetliğinde kalan malları resmi olarak geri almasıdır. Bu zorunlu iade aşamasında, söz konusu malvarlığı değerinin edinilmiş mal statüsünde veya kişisel mal grubuna dahil olup olmadığının mevcut adımda herhangi bir hukuki önemi kesinlikle bulunmamaktadır. İlgili yasa hükmünün başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için aranan yegane temel şart, geri alınması açıkça talep edilen malın hukuken eşlerden sadece birinin şahsi mülkiyetinde bulunması hususudur. Taşınmazlar veya tescile tabi motorlu araçlar gibi mülkiyeti resmi sicillerle tereddütsüz sabit olan mallarda mülkiyet tespiti oldukça kolaylıkla yapılabilirken; ev eşyası veya ziynet gibi taşınır malların aidiyetinin ispatı bağlamında zorluklar yaşanmaktadır. Bu tür durumlarda malın kimin fiili kullanımına, ihtiyacına veya mesleğine özgülendiği hususu, mülkiyetin kime ait olduğunun tespiti açısından yargılama makamlarınca güçlü bir hukuki karine olarak değerlendirilerek iade işlemi gerçekleştirilir.

Malların iadesi işlemi tam anlamıyla tamamlandıktan sonra ise, her iki eşin mülkiyetinde kalan ve evlilik süresince edinilen malvarlığı miktarının netleştirilmesi ile bu malların kanunun belirlediği mal gruplarına göre kesin hatlarla ayrılması aşamasına geçilmektedir. Tasfiyeye esas alınacak varlıklar, münhasıran eşlerin edinilmiş malları olacağından, mülkiyet dahilindeki her bir varlığın yasal kriterler ışığında ayrıştırılması davanın temeli için kritik bir öneme sahiptir. Eşlerin malvarlıklarının edinilmiş mal ve kişisel mal olarak tasnif edilmesi sürecinde, kanunun öngördüğü emredici ve kamu düzenini ilgilendiren kurallar mutlak surette tatbik edilir. Tarafların, yasanın izin verdiği belirli istisnai haller dışında, kendi aralarında yapacakları harici anlaşmalarla bu mal gruplarını serbest iradeleriyle değiştirmeleri kanunen mümkün kabul edilmemektedir. Örneğin, bir mesleğin bizzat icrasına veya ticari bir işletmenin faaliyetine özgülenmiş olan edinilmiş mallar, ancak noter huzurunda usulüne uygun şekilde akdedilmiş bir mal rejimi sözleşmesi vasıtasıyla kişisel mal statüsüne alınabilir. Hatalı tasnif işlemleri, tüm tasfiye bilançosunun bozulmasına ve neticesinde telafisi güç hak kayıplarının yaşanmasına doğrudan neden olabilecektir.

Değer Belirleme Ölçütleri ve Değerlendirme Tarihi

Tasfiyeye tabi tutulacak malların doğru gruplara ayrıştırılmasının hemen ardından, bu malların parasal karşılıklarının hukuki standartlara göre belirlenmesi aşamasına geçilmesi yasal bir zorunluluktur. Mal rejiminden kaynaklanan tüm katılma alacakları ve denkleştirme işlemlerinin hesaplamaları, münhasıran bu aşamada resmi olarak tespit edilecek değerler üzerinden somutlaştırılacaktır. Medeni kanunumuzdaki temel kural uyarınca, mal rejiminin sona erdiği tarihte mevcut olan mallar tasfiye işlemine aktif varlık olarak dahil edilir ve bu malların tasfiye anındaki, yani mahkeme karar tarihindeki, güncel piyasa koşullarına uygun sürüm değeri esas alınarak nihai hesaplama yapılır. Ancak uygulamada sıklıkla atlanan ve dikkat edilmesi gereken en önemli hukuki nüans, malın hukuki ve fiziksel niteliklerinin mal rejiminin sona erdiği tarih (dava tarihi) itibarıyla dondurularak değerlendirilmesidir. Bir diğer ifadeyle; eşe ait bir taşınmaz mal rejiminin sona erdiği tarihte henüz imarsız bir arsa statüsündeyse, tasfiye davasının karar aşamasında imar planı geçip değerlense dahi, taşınmazın imarsız halinin o günkü sürüm değeri baz alınacaktır.

Özel Bir Ölçüt Olarak Gelir ve Hakkaniyet Değeri

Sürüm değeri şeklindeki genel kuralın yanı sıra, yasa koyucu ticari ve zirai devamlılığı sağlamak amacıyla belirli özel durumlarda gelir değeri ve hakkaniyet değeri gibi alternatif değerlendirme ölçütlerinin kullanılmasını da özel bir hüküm altına almıştır. Bilhassa bir eşin malik sıfatıyla bizzat işletmeye devam ettiği veya yasal olarak kendisine özgülenmesini istemeye üstün hakkı bulunduğu tarımsal işletmelerin tasfiye değerlemesinde sürüm değeri yerine gelir değeri ölçütü kullanılmaktadır. Bahsi geçen gelir değeri, ticari veya tarımsal işletmenin gelecekte elde etmesi muhtemel görülen net kazançlarının peşin sermaye değerini ifade eder ve piyasa sürüm değerine kıyasla genellikle işletme sahibi lehine daha düşük bir hesaplama ortaya çıkarır. Ancak, bu imtiyazlı işletme sahibi olan eşin, ilerleyen aşamalarda diğer eşin mallarından katılma alacağı talep etmesi durumunda, mükerrer ve haksız bir hukuki korumadan faydalanmasının önüne geçmek gerekmektedir. Bu nedenle karşı eşe yöneltilen taleplerin mahsuplaşmasında bu işletmeler gelir değerine göre değil, piyasadaki gerçek sürüm değerine göre yeniden hesaplanıp tasfiye bilançosuna o şekilde yansıtılır.

Eklenecek Değerler ve Denkleştirme Uygulamaları

Eşlerin yasal mal rejiminin devamı süresince kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirecekleri birtakım hukuki devir işlemleri, tasfiye aşamasında eşlerin yasal haklarını korumak amacıyla hiç yapılmamış gibi farz edilerek eklenecek değerler başlığı altında ana hesaplamaya dahil edilmektedir. Kanun metnine göre, eşlerden herhangi birinin, mal rejiminin fiilen sona ermesinden önceki son bir yıllık zaman dilimi içerisinde diğer eşin açık veya zımni onayı olmaksızın olağan hediyeler ölçüsünü aşarak yaptığı karşılıksız kazandırmalar mutlak eklenecek değer teşkil eder. Bu spesifik bir yıllık dönemde gerçekleştirilen işlemlerde, eylemi yapan eşin mal kaçırma kastıyla hareket edip etmediğinin ayrıca ispatlanmasına hukuken gerek dahi bulunmamaktadır. Buna karşılık, bir yıllık yasal sürenin çok daha öncesinde, mal rejiminin herhangi bir evresinde yapılan ve doğrudan doğruya diğer eşin müstakbel katılma alacağını azaltma veya yok etme kastı taşıyan tüm devirler de eklenecek değer olarak tasfiye aktifine alınır. Burada devrin ivazlı (bedelli) veya ivazsız (bağış) olmasının hukuken hiçbir önemi yoktur; temel kriter, işlemi yapan eşin mal kaçırma yönündeki ispatlanabilir kötü niyetidir.

Eklenecek değerlerin hesaplamaya dahil edilmesinin yanı sıra, aynı eşe ait olan fakat hukuken birbirinden bağımsız kabul edilen kişisel ve edinilmiş mal grupları arasında gerçekleşen finansal kaymaların telafi edilmesi için denkleştirme hesabı yapılması kaçınılmazdır. Eşlerden birine ait olan kişisel mal grubundan, yine aynı eşe ait edinilmiş malın yasal bir borcunun ödenmesi veya malın iyileştirilmesi söz konusu olduğunda, tasfiye bilançosunda edinilmiş malın değerinden kişisel mala hakkaniyetli bir pay aktarılması yasal zorunluluktur. Söz konusu denkleştirme işlemi, ilgili malın tasfiye anındaki güncel sürüm değerine riayet edilerek gerçekleştirilir ve malda zaman içinde meydana gelen reel değer artışı veya azalışı bu denkleştirme oranına doğrudan etki eder. Örneğin, eşin evlenmeden çok önce kazandığı ve tartışmasız kişisel mal sayılan fonlarını kullanarak, evlilik süresince ipotekle alınmış edinilmiş evin tadilatını yaptırması durumunda, evin değerinde sağlanan artış oranında kişisel mal grubuna bir iade hesabı yapılacaktır. Böylesine detaylı bir denkleştirme yapılmaksızın kurulacak tasfiye mantığı geçersiz olacak ve mal rejiminin temel adalet ilkesini ihlal edecektir.

Borçların Düşülmesi, Artık Değer ve Özel Alacaklar

Denkleştirme hesaplamalarının tamamlanması ve eklenecek değerlerin eşin aktif malvarlığına dahil edilmesinin ardından, bu edinilmiş malların üzerinde bulunan pasiflerin, yani yasal borçların çıkartılması safhasına geçilir. Türk hukukunda benimsenen temel ilke gereği, her geçerli borç doğrudan ilişkin bulunduğu mal kesimini mali yükümlülük altına sokar. Bu bağlamda, tasfiye anı itibarıyla ifa edilmemiş, edinilmiş mallardan kaynaklanan borçlar aktif toplamdan mahsup edilecektir. Örneğin bir gayrimenkulün finansmanı için çekilen banka kredisinin muaccel olmayan bakiyesi tasfiye hesabından düşülürken; eşin lüks harcamalarından veya haksız fiillerinden kaynaklanan şahsi borçları bu hesaba katılmaz. Tüm aktif değerlerden ilgili borçların çıkarılması neticesinde ulaşılan pozitif rakam, artık değer olarak tanımlanır. Sonuç eksi (negatif) çıkarsa bu değer sıfır kabul edilir ve diğer eşe zarar yansıtılmaz. Tamamen pozitif olarak hesaplanan net artık değerin tespitiyle birlikte, eşlerden her birinin diğer eşin artık değeri üzerinde sahip olduğu yüzde elli oranındaki yasal katılma alacağı belirlenmiş olur ve karşılıklı alacaklar bulunuyorsa bunlar birbiriyle takas edilerek sonuca gidilir.

Mal rejiminin tasfiyesinde sıkça karşılaşılan ve bağımsız bir hesaplama metodu gerektiren bir diğer hak ise değer artış payı alacağı kurumudur. Bu alacak kalemi, eşlerden birinin, diğer eşe bizzat ait olan belirli bir malvarlığının edinilmesine, korunmasına veya değerinin artırılmasına yönelik hiçbir karşılık almaksızın yaptığı somut finansal veya emeksel katkılardan doğmaktadır. Standart katılma alacağından en temel farkı; bu alacağın artık değer üzerinden değil, katkı yapılan spesifik malın tasfiye anında ulaştığı değer ve fiilen yapılan katkının oransal yansıması üzerinden hesaplanmasıdır. Mahkemelerce öncelikle, yatırımın yapıldığı tarihteki malın tổng değeri ile yapılan katkının bedeli kıyaslanarak sabit bir katkı katsayısı bulunur. Formülize edilen bu katsayı, davanın karara bağlandığı tarihteki malın güncel sürüm değerine çarpılarak nihai alacak miktarı somutlaştırılır. Tasfiye bilançosu kurgulanırken, öncelikle bu alacak miktarı malın aktif değerinden düşülmeli, eşin katılma alacağı hakkı ise ancak geriye kalan safi bakiye üzerinden yüzde elli oranında hesaplanmalıdır ki mükerrer bir zenginleşme doğmasın.

Sonuç olarak, edinilmiş mallara katılma rejiminin yasal tasfiyesi; sadece tespit edilen malların yarı yarıya bölünmesinden ibaret olmayan, değer biçme, eklenecek değerleri hukuka uygun araştırma, mal grupları arası denkleştirme, borç mahsubu ve oransal formülasyon gerektiren son derece teknik ve çok boyutlu bir mali hukuk alanıdır. Yürütülen hesaplamalar esnasında her iki tarafın alacak kalemleri, mahkeme kararı ile kesinleşecek tasfiye tarihi baz alınarak dinamik biçimde değerlendirildiğinden, uzun süren dava süresince değişen makroekonomik koşulların varlıkların sürüm değerine olan dalgalı etkileri titizlikle izlenmelidir. Kusursuz ve adaletli bir tasfiye bilançosunun ortaya çıkarılabilmesi, tarafların kanunla çizilen keskin sınırlar çerçevesinde iddia ve ispat yükümlülüklerini eksiksiz ve profesyonelce yerine getirmesine doğrudan bağlıdır. Hesaplamalarda gözden kaçırılacak küçük bir denkleştirme oranı veya ispatlanamayan gizli bir eklenecek değer devri, katılma alacağı miktarında geri dönüşü ve telafisi adeta imkansız büyük hak kayıplarına zemin hazırlayabilmektedir. Bu meşakkatli sürecin her safhası, yüksek bir hukuksal özenle yürütülmelidir.

8 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: