Anasayfa Makale Katılma Alacağının Düşürülmesi ve Yargılama Usulü

Makale

Türk Medeni Kanunu uyarınca zina veya hayata kast nedeniyle boşanma hâlinde kusurlu eşin katılma alacağı hakkaniyet gereği hâkim tarafından düşürülebilir veya tamamen kaldırılabilir. Bu makalede, katılma alacağının azaltılması şartları, uygulanacak hakkaniyet kriterleri ve mal rejimi davalarındaki yargılama usulü detaylıca incelenmektedir.

Katılma Alacağının Düşürülmesi ve Yargılama Usulü

Evlilik birliğinin temelini oluşturan güven ve sadakat yükümlülüklerinin ağır şekilde ihlal edilmesi, yalnızca boşanmayla sonuçlanmaz; eşler arasındaki mali ilişkilerin tasfiyesinde de ciddi hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Türk aile hukuku sistemimizde yasal mal rejimi olarak benimsenen edinilmiş mallara katılma rejiminde, evlilik süresince elde edilen malların eşler arasında yarı yarıya paylaşılması kuraldır. Ancak kanun koyucu, zina veya hayata kast gibi ağır kusur hallerinde bu eşit paylaşım kuralına önemli bir istisna getirmiştir. Bu tür ağır eylemlerin sübut bulması durumunda, hâkimin takdiriyle kusurlu eşin mal varlığı üzerindeki hakları sınırlandırılabilmekte veya tamamen ortadan kaldırılabilmektedir. Söz konusu sınırlandırma mekanizması, tasfiye aşamasında adaletin tesis edilmesini temin etmektedir. Bu bağlamda, kusurlu eşin alacak hakkının hangi yasal sınırlar ve hakkaniyet kriterleri çerçevesinde düşürüleceği meselesi son derece mühimdir. Süreçte izlenmesi gereken yargılama usulü, mahkemelerin görev ve yetki sınırları, dava harçlarının hesaplanması ve zamanaşımı süreleri gibi usul kuralları, uygulamada büyük titizlikle incelenmesi gereken ve hata kabul etmeyen hukuki prosedürleri ihtiva etmektedir.

Katılma Alacağının Düşürülmesi Şartları

Kanun koyucu, zina veya hayata kast nedeniyle boşanma hallerinde kusurlu eşin katılma alacağı üzerinde hakkaniyete uygun olarak indirim yapılmasına veya bu hakkın tamamen kaldırılmasına cevaz vermiştir. Bu istisnai hükmün tatbik edilebilmesi için öncelikle eşler arasında yasal mal rejiminin uygulanıyor olması aranmaktadır. Şayet taraflar mal ayrılığı veya mal ortaklığı gibi farklı bir seçimlik rejimi benimsemişlerse, bu emredici nitelikte olmayan ancak yasal rejime özgülenen kanun hükmünün kıyasen dahi uygulanması mümkün olmayacaktır. Ayrıca, söz konusu düşürülme yaptırımının devreye girebilmesi için, aile mahkemesi tarafından verilen boşanma kararının doğrudan zina veya hayata kast sebeplerinden birine dayalı olarak tesis edilmiş ve kesinleşmiş olması şarttır. Eylemler ispatlansa dahi mahkeme, evlilik birliğinin temelden sarsılması gibi genel bir nedene dayanarak boşanma kararı vermişse, katılma payının düşürülmesi kuralı işletilemeyecektir. Bu nedenle, aile mahkemesinin boşanma davasında kurduğu hükmün hukuki dayanağı ve karar gerekçesi, bağımsız olarak yürütülen mali tasfiye sürecinin temel esaslarını, tarafların alacak miktarlarını ve davanın nihai kaderini doğrudan tayin etmektedir.

Uygulamada ve doktrinde tartışma yaratan bir diğer önemli husus, eşlerin aralarında yapacakları noter onaylı geçerli bir sözleşme ile kanuni paylaşım oranını değiştirmiş olmaları durumunda mahkemece bu indirimin yapılıp yapılamayacağıdır. Taraflar, yasal sınırlar ve altsoy saklı pay kuralları çerçevesinde paylaşım oranını yüzde elliden farklı bir oranda diledikleri gibi belirleme serbestisine sahiptirler. Ancak böyle bir sözleşmenin varlığı, sayılan ağır kusur hallerinde hâkimin müdahale yetkisini hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz. Kanundan doğan ve adaleti tesis etmeyi temel gaye edinen bu yasal takdir yetkisi, tarafların önceden anlaştıkları farklı oranlara rağmen geçerliliğini korur. Aksi bir yorumun kabulü, sadakat yükümlülüğünü en ağır boyutta ihlal eden kusurlu eşin, sadece bir sözleşmeye dayanarak haksız şekilde zenginleşmesine ve mağdur eşin ikinci kez cezalandırılmasına yol açacaktır. Bu sebeple, dosyada paylaşım oranını farklı öngören bir sözleşme bulunsa dahi, mahkeme somut olayın gerektirdiği şartları göz önünde bulundurarak oransal bir indirim yapabilir.

Bu hukuki yaptırımın aktif olarak uygulanabilmesi için kusurlu eşin tasfiye sonucunda pozitif bir bakiye üzerinden belirli bir alacak hakkına sahip olması kanuni bir zorunluluktur. Tasfiye neticesinde ağır kusurlu eşin lehine herhangi bir alacak doğmuyorsa veya alacak hakkı denkleştirme bedeli yahut değer artış payı gibi tamamen farklı bir hukuki nedene dayanıyorsa, bahsi geçen indirimin tatbik edilme imkânı bulunmayacaktır. Yargıtay hukuk dairelerinin içtihatlarında da açıkça ifade edildiği üzere, değer artış payı alacağı veya katkı payı alacağı gibi kalemler üzerinde zina veya hayata kast sebepleri gösterilerek herhangi bir yasal indirim mekanizması işletilemez. Kanunun getirdiği bu özel kısıtlama, münhasıran ve sadece yasal mal rejiminin olağan tasfiyesinden doğan artık değere katılma hakkı bakımından geçerli olup, tarafların mülkiyet ve alacak haklarında yersiz kayıplara yol açmamak adına sınırları dar yorumlanarak uygulanmak zorundadır.

Hakkaniyet İlkesi ve Düşürülme Kriterleri

Mal rejiminin tasfiyesini yürüten hâkim, kusurlu eşin alacağını düşürme veya tamamen ortadan kaldırma yönünde karar verirken mutlak surette hakkaniyet ilkesi çerçevesinde hareket etmek mecburiyetindedir. Kanunda indirim oranının tam olarak ne olacağına veya hakkın tümüyle hangi somut koşullarda kaldırılacağına dair matematiksel bir formül ya da kesin bir ölçüt öngörülmemiş; bu hassas husus tamamen davayı yürüten hâkimin mesleki tecrübesine ve vicdani kanaatine bırakılmıştır. Fakat bu takdir yetkisi sınırsız, mutlak ve keyfi bir nitelik taşımaz. Hâkimin kurduğu hükmün gerekçesini, adaletin neden bu yönde sert bir karar verilmesini zorunlu kıldığını yargıtay denetimine elverişli şekilde açıklaması zorunludur. Hakkın tamamen ortadan kaldırılması, kusurlu eşin uzun evlilik süresince gösterdiği tüm hukuki ve maddi çabaların hiçe sayılması riskini doğurduğundan, hukuktaki orantılılık ilkesi asla zedelenmemeli, taraflar arasında ciddi eşitsizlik yaratacak ve bir tarafın nedensiz zenginleşmesine mahal verecek ölçüsüz kararlardan titizlikle kaçınılmalıdır.

Yargıtay emsal kararları ve aile hukuku doktrini ışığında, hakkaniyete uygun ve adil bir indirimin veya tamamen hakkı ortadan kaldırma kararının verilebilmesi için mahkemelerin değerlendirme aşamasında titizlikle dikkate alması gereken başlıca somut olgular ve kıstaslar şunlardır:

  • Tarafların evlilik birliğini sarsan olaylardaki karşılıklı kusur dereceleri ve kusurun ağırlığı.
  • Zina veya hayata kast eyleminin işleniş şekli, zaman içindeki sürekliliği ve yoğunluğu.
  • Kusurlu nitelikteki eylemin kiminle veya ne gibi sarsıcı koşullar altında gerçekleştirildiği.
  • Taraflar arasındaki hukuki evlilik birliğinin resmi olarak ne kadar süre devam ettiği.
  • Eşlerin dava tarihindeki mevcut yaşları ve ilerleyen dönemde yeni bir hayat kurma ihtimalleri.
  • Tarafların düzenli gelir durumları, icra ettikleri meslekleri ve güncel ekonomik standartları.
  • Kusurlu eşin tasfiyeye konu edilen mal varlıklarının kazanılmasındaki kişisel ve maddi katkı payı.
  • Herhangi bir eş tarafından sağlanan olağanüstü nitelik taşıyan bedensel emek veya devasa sermaye faktörü.

Sıralanan bu objektif kriterler ışığında, örneğin otuz yıl sürmüş bir evlilikte tarafların ortak tasarrufları ve büyük fedakârlıklarıyla elde ettikleri mal varlıklarının tasfiyesinde, salt son yıllarda gerçekleşen bir kusur nedeniyle eşin payının tamamen iptal edilmesi aşırı ve dengesiz bir yaptırım olarak değerlendirilebilmektedir. Bilhassa kusurlu eş, dava konusu edilen menkul veya gayrimenkullerin elde edilmesinde aktif mesaisiyle, şahsi miras gelirlerinden yaptığı harcamalarla yahut olağanüstü işgücüyle çok ciddi ve somut bir katkı sağlamışsa, bu somut emeğin bütünüyle hukuk düzeninden silinmesi hakkaniyet kurallarıyla hiçbir şekilde bağdaşmayacaktır. Öte yandan, taraflar arasındaki çok kısa süreli bir evlilik ilişkisinde, kusurlu fiilin aşırı ağır koşullar altında veya açıkça tasfiye alacağını tehlikeye düşürmek kastıyla pervasızca işlenmesi halinde, yasadan kaynaklanan bu alacak hakkının tümüyle ortadan kaldırılması adaletin yerine getirilmesi için gerekli görülebilmektedir.

Katılma Alacağının Muacceliyeti ve İfası

Hukuk sistemimizde borçların ne zaman muaccel hale geleceği Türk Borçlar Kanunu'nun ifa zamanına ilişkin genel hükümleri bünyesinde şekillendirilmiş olmakla birlikte, yasal mal rejiminin tasfiyesinden doğan özgün alacaklar için özel hukuki kurallar ve yerleşik yargısal içtihatlar geliştirilmiştir. Tasfiye davası neticesinde mahkemece hesaplanan mali alacağın muacceliyet anı, borçlu eşin temerrüde düşürülmesi ve yasal faiz yükümlülüğünün başlatılması açısından son derece kritik bir öneme sahiptir. Yargıtay hukuk dairelerinin uzun yıllara dayanan ve istikrar kazanmış kararlarına göre, taraflar arasındaki mal rejiminin tasfiyesinden neşet eden alacak kalemleri, münhasıran tasfiyeye ilişkin mahkeme kararının verildiği gün itibarıyla hukuken muaccel nitelik kazanmaktadır. Bir başka deyişle, dava dilekçesinin mahkemeye sunulduğu tarihte henüz alacağın net miktarı kesin olarak hesaplanamadığından ve tüm tasfiye süreci tamamlanmadığından muacceliyetin varlığından bahsedilemez. Karar tarihi itibarıyla tahsil edilebilir hale gelen bu alacağa, kural olarak aynı karar gününden itibaren yasal faiz işletilmeye başlanır.

Muaccel duruma gelen bu yüklü alacağın ifa usulü, kanun koyucu tarafından borçlu eşe ifa kolaylığı ve esneklik sağlayan yapısal birtakım kurallarla desteklenmiştir. Kanun, belirlenen borcun nakit para ödenmesi suretiyle kapatılabileceği gibi ayni olarak da, yani doğrudan bizzat bir malın mülkiyetinin devri suretiyle de ifa edilebilmesine hukuki olanak tanımıştır. Fakat ifa tarzındaki bu önemli seçimlik hak münhasıran borçlu sıfatını taşıyan eşe bırakılmıştır. Alacaklı olan taraf, kendi inisiyatifiyle mahkemeden ayni ifa hükmü kurulmasını talep edemez ve borçluyu belirli bir gayrimenkulü devretmeye usulen zorlayamaz. Borçlu konumundaki eş dilerse, borcunu peşin nakit yerine kendi mülkiyetindeki bir başka mal varlığını sürüm bedeli üzerinden karşı tarafa devrederek ödeme serbestisine sahiptir. Ayrıca, yüklü bir peşin ödemenin borçlu eşin ekonomik hayatında geri dönülemez ve ciddi bir mali kriz yaratacak olması durumunda, borçlu taraf hâkimden uygun bir taksitlendirme veya vade (erteleme) imkânı talep edebilmektedir. Hâkim erteleme yönünde karar verdiğinde, alacaklının korunması adına muteber bir teminat veya ipotek de isteyebilir.

Yargılama Usulü: Görevli ve Yetkili Mahkeme

Eşler arasındaki mal rejiminin hukuki tasfiyesine ve bu süreçten doğacak mali alacak haklarının tahsiline yönelik yürütülecek yargılama prosedürü, kamu düzenini yakından ilgilendiren kesin ve emredici yetki ve görev kurallarına sıkı biçimde bağlanmıştır. Ülkemizdeki yasal mevzuat uyarınca, aile hukuku kurallarından doğan bu neviden karmaşık uyuşmazlıklara bakmakla görevli asli yargı yerleri münhasıran Aile Mahkemeleridir. Bağımsız bir Aile Mahkemesi teşkilatının henüz fiilen kurulmadığı bazı il veya ilçelerde ise, doğrudan Asliye Hukuk Mahkemeleri, Hâkimler ve Savcılar Kurulu kararı ve yetkilendirmesi doğrultusunda "Aile Mahkemesi sıfatıyla" bu davalara bakmakla mükelleftir. Şayet dava, görevsiz ve sıfatsız bir yargı merciinde, örneğin genel yetkili bir Asliye Hukuk Mahkemesi huzurunda görülüp karara bağlanırsa, bu ağır usuli hata üst yargı ve temyiz mercileri tarafından dosyanın esasına girilmeksizin mutlak bir bozma sebebi olarak kabul ve ilan edilmektedir.

Davaya bakmaya yetkili olan yerel mahkemenin coğrafi tespiti hususu ise, mal rejiminin hukuken hangi somut sebeple ve nasıl sona erdiğine bağlı olarak değişkenlik gösteren özel kurallara tabidir. Kanun metninde yer alan bu özel yetki sınırları, usul ekonomisi ve ilişkili davaların birbiriyle olan sıkı bağlantısı gözetilerek özel olarak formüle edilmiştir. Eğer eşler arasındaki mal rejimi ölüm hukuki sebebiyle nihayete ermişse, ölen eşin vefatından önceki son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkilidir. Fakat mal rejimi, boşanma eylemi veya geçerli bir evliliğin mahkemece iptali davası sebebiyle sona erdirilmişse, yetkili mahkeme doğrudan ilgili boşanma veya iptal davasına usulen bakmaya yetkili olan aile mahkemesidir. Bu kural, birbiriyle mutlak manada hukuki ve fiili bağlantısı bulunan dava dosyalarının aynı yargı çevresi içerisinde, aynı hakimin gözetiminde, delillerin ve olay örgüsünün bütünlüğü zedelenmeden incelenmesine zemin hazırlamaktadır.

Dava Harcı ve Zamanaşımı Süreleri

Bu spesifik yargılama usulünün en kritik, aynı zamanda teknik açıdan en zorlu aşamalarından birisi de davanın mahkemeye ne şekilde ikame edileceği ve harçlandırma süreçlerinin nasıl hatasız yönetileceğidir. Mal rejiminin detaylı tasfiyesi davalarında, dava dilekçesinin ilk defa hazırlandığı aşamada davacının talep edeceği alacağın miktarının tam, kesin ve eksiksiz olarak hesaplanması uygulamada teknik olarak imkânsızdır. Çünkü tarafların evlilik içi aktif ve pasif malvarlığı değerlerinin tam listesi, eklenecek devirlerin güncel tasfiye sürüm bedelleri ve bilhassa zina durumunda hâkimin yapacağı özel oransal hakkaniyet indirimi, ancak yargılama safhasında alınacak uzman bilirkişi raporları sonrasında belirginleşmektedir. Bu fiili ve teknik imkânsızlık sebebiyle, davacının etkin bir hukuki koruma talep edebilmesi adına davasını usul hukuku mevzuatı uyarınca belirsiz alacak davası formatında mahkemeye sunması, güncel ve yerleşik yargı uygulamaları ile kesin bir kural olarak kabul görmüştür. Davacı, bu aşamada sembolik bir asgari miktar üzerinden harç yatırarak hukuki süreci başlatır.

Belirsiz alacak olarak ikame edilen bu davalara uygulanacak resmi hak düşürücü zamanaşımı süresi ile zamanaşımının hukuken işlemeye başlayacağı ilk tarih, uzun seneler boyunca doktrin yazarları ve yüksek yargı daireleri nezdinde yoğun tartışmalara sahne olmuş, son tahlilde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun verdiği içtihadı birleştirici nitelikteki emsal kararlarla tam bir netliğe ve istikrara kavuşturulmuştur. İlgili tasfiye alacağı, boşanma işleminin doğrudan ve mecburi bir fer'isi niteliğinde bağımlı bir hak türü olarak kabul edilmediğinden, Borçlar Kanunu'nun genel hükümleri uyarınca bütün alacaklar için öngörülen on yıllık genel zamanaşımı süresine tabi tutulmaktadır. Bahsi geçen on yıllık uzun zamanaşımı süresinin işlemeye başlayacağı milat anı ise, evlilik birliğini ve buna bağlı yasal mal rejimini hukuken ve kesin olarak sona erdiren mahalli mahkeme boşanma kararının, tüm yasal kanun yollarından geçerek resmen kesinleştiği ve onandığı tarihtir. Bekletici mesele kuralları ihlal edilemez.

Tüm bu açıklamalar ışığında toparlamak gerekirse, edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamındaki yasal tasfiye süreci, kural olarak eşlerin evlilik birliği içerisindeki kazanımlarını adil, eşit ve dengeli bir zeminde paylaştırmayı hedefleyen son derece köklü ve korumacı bir hukuki müessesedir. Ancak taraflar arasındaki bu temel güven ve mutlak sadakat bağının zina veya cana kast gibi toplumun ve hukukun asla tasvip etmeyeceği, telafisi imkânsız boyutlardaki ağır eylemlerle koparılması ihtimalinde, hukuk düzeninin bu ağır kusurlu fiilleri işleyen eşi eşit mali paylaşımla ödüllendirmesi, adaletin doğasına aykırı olacaktır. Yasa koyucu tam da bu tehlikeli noktada hâkime son derece kritik bir müdahale ve takdir yetkisi sunarak, mal varlığının bölüşümünde ihlal edilen adaleti yeniden kurma ve toplumsal hakkaniyeti yasal yollarla tesis etme yönündeki asli ve nihai görevi, doğrudan bağımsız yargı organlarına, yani mahkemelere tevdi etmiştir.

10 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: