Makale
Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesinde doğan katılma alacağı, yasadan doğan şahsi bir alacaktır. Bu hakkın yargısal yollarla ileri sürülmesindeki zamanaşımı süreleri, sürenin başlangıç anı ve dava usulüne dair teknik süreçler, aile hukuku ile borçlar hukuku prensipleri doğrultusunda incelenmesi gereken hassas konulardır.
Katılma Alacağında Zamanaşımı ve Dava Usulü Kuralları
Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi üzerine eşlerin birbirlerinden talep edebilecekleri haklar arasında en önemlisi katılma alacağıdır. Hukuki niteliği itibarıyla şahsi bir alacak hakkı olan bu değerin dava yoluyla talep edilebilmesi, hukuki güvenliğin ve toplumsal barışın sağlanması amacıyla belirli zamansal sınırlamalara tabi tutulmuştur. Hukuk sistemimizde borcu sona erdirmeyen ancak alacaklının dava ve icra yoluyla talep hakkını zayıflatarak eksik borç haline getiren zamanaşımı kurumu, bu davalarda borçlu eşe ifadan kaçınma yetkisi veren güçlü bir savunma aracıdır. Taraflar arasındaki uyuşmazlıkların uzun yıllar boyunca sürüncemede kalmasını önlemek, ispat zorluklarının önüne geçmek ve mahkemelerin iş yükünü dengelemek amacıyla öngörülen bu süreler, dava usulünün en kritik aşamasını oluşturur. Bu bağlamda, tasfiye sürecinin ardından açılacak davalarda uygulanacak yasal sürelerin tespiti, sürenin durması veya kesilmesi halleri ile belirsizlik gibi usule ilişkin imkanların hukuki bir perspektifle ve yargısal içtihatlar ışığında detaylı bir biçimde analiz edilmesi gerekmektedir.
Zamanaşımı Süresinin Belirlenmesi ve Hukuki Dayanaklar
Türk Medeni Kanunu sistematiği içerisinde, edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi neticesinde ortaya çıkan katılma alacağının hangi zamanaşımı süresine tabi olduğuna dair doğrudan ve açık bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Yasada yalnızca, alacağın tahsili amacıyla borçlu eşin malvarlığının yetersiz kalması durumunda, karşılıksız kazandırmalardan yararlanan üçüncü kişilere karşı açılacak davalar için öngörülmüş bir ve beş yıllık hak düşürücü süreler mevcuttur. Ancak bu süreler, münhasıran üçüncü kişilere yöneltilecek taleplere ilişkin olup, bizzat eşe karşı açılacak temel alacak davasında uygulama alanı bulması hukuken söz konusu dahi olamaz. Bu açık yasal boşluk karşısında, yollama hükmü devreye girmekte ve borçlar hukuku genel hükümlerinin uygun düştüğü ölçüde aile hukuku uyuşmazlıklarında da tatbik edilmesi kuralı işletilmektedir. Nitekim kanunda aksine bir düzenleme bulunmadığı takdirde, genel zamanaşımı kurallarının bu talep bakımından da esas alınması usuli bir zorunluluktur.
Öğretide, uygulanacak yasal süreye dair geçmiş yıllarda ciddi tartışmalar yaşanmış ve doktrin temsilcilerince birbirinden farklı hukuki görüşler ileri sürülmüştür. Bazı hukukçular, boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin davalarda öngörülen bir yıllık kısa zamanaşımı süresinin, kıyas yoluyla mal rejiminin tasfiyesi davalarında da uygulanması gerektiğini savunmuştur. Bu görüşün temelinde, boşanan eşlerin uzun yıllar boyunca hukuki uyuşmazlık tehdidi altında yaşamalarının önüne geçilmesi ve evlilik birliğinin tasfiyesine dair ihtilafların hızla çözümlenmesi amacı yatmaktaydı. Ne var ki, mal rejiminin tasfiyesi sadece boşanma ile değil, ölüm veya mal ayrılığına geçiş gibi çok farklı hukuki sebeplerle de gündeme gelebilen bağımsız bir süreçtir. Bu nedenle, salt boşanmanın fer'i niteliğindeki tazminat ve nafaka talepleri için ihdas edilmiş olan bir yıllık sürenin, niteliği ve hesaplama yöntemi tamamen farklı olan alacak hakkına kıyasen tatbik edilmesi isabetsiz bir hukuki yorum olarak değerlendirilmiştir.
Güncel hukuki doktrinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun emsal niteliğindeki içtihatlarında tereddütsüz biçimde kabul edilen hakim görüşe göre, katılma alacağı davalarında on yıllık genel zamanaşımı süresi tatbik edilmelidir. Türk Borçlar Kanunu'nun ilgili hükümleri uyarınca, kanunda aksine özel bir düzenleme bulunmadıkça her alacak on yıllık zamanaşımına tabi olup, bu kural niteliği itibarıyla bir borç ilişkisinden doğan her türlü şahsi talebi şemsiyesi altına alır. Yargıtay, özellikle iki bin on üç yılında verdiği içtihadı birleştirme niteliğindeki emsal kararlarıyla, evlilik birliği içinde edinilen mallara yönelik tasfiye davalarında, daha önceki bir yıllık süre uygulamasından dönerek on yıllık sürenin esas alınması gerektiğine kesin olarak hükmetmiştir. Bu kabul, alacaklı eşin oldukça kapsamlı ve karmaşık olabilen malvarlığı hesaplamalarını yapabilmesi, gerekli delilleri toplayabilmesi ve dava hakkını etkin bir biçimde kullanabilmesi için makul bir zaman dilimi sunmaktadır.
Zamanaşımı Süresinin İşlemeye Başladığı Anın Tespiti
Zamanaşımı süresinin uzunluğu kadar, bu sürenin hukuken hangi andan itibaren işlemeye başlayacağının tespiti de dava usulü bakımından hayati bir önem taşır. Kural olarak, borçlar hukuku prensipleri çerçevesinde zamanaşımı, bir alacağın muacceliyet kesbetmesiyle, yani alacaklı tarafından talep ve dava edilebilir aşamaya gelmesiyle birlikte işlemeye başlar. Eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesinde ise bu anın tespiti, mal rejimini sona erdiren hukuki sebebe göre ciddi farklılıklar gösterir. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiş kabul edilse de, boşanma kararı kesinleşmeden tasfiye davası görülemeyeceğinden, alacağın talep edilebilirliği de ancak kararın kesinleşmesiyle vücut bulur. Dolayısıyla, evliliğin boşanma kararıyla ortadan kalktığı ihtimallerde, on yıllık zamanaşımı süresi, davanın açıldığı tarihten değil, boşanma hükmünün hukuken kesinleştiği ve eşler arasındaki evlilik bağının resmen sona erdiği o nihai tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır.
Mal rejiminin, eşlerden birinin vefatı, gaiplik kararı veya birlikte ölüm karinesi gibi durumlarla sona erdiği ihtimallerde ise zamanaşımı süresinin başlangıcı, ölüm olayının gerçekleştiği tarih olarak kabul edilmektedir. Zira ölüm olayının vuku bulmasıyla birlikte evlilik birliği de kendiliğinden ortadan kalkmakta ve sağ kalan eş veya mirasçılar açısından talep hakkı fiilen doğmuş olmaktadır. Ölüm karinesi söz konusu olduğunda, kişinin ölümüne kesin gözle bakılmayı gerektiren olayın meydana geldiği tarih; gaiplik hallerinde ise ölüm tehlikesi içinde kaybolma veya son haber alma tarihi esas alınarak bu andan itibaren on yıllık süre hesaplanmaya başlar. Bu noktada, mirasın tasfiyesi süreci ile mal rejiminin tasfiyesi süreçlerinin birbirinden bağımsız iki ayrı hukuki yol olduğu ve zamanaşımı sürelerinin her iki dava türü için ayrı ayrı gözetilmesi gerektiği hususu, usul hukuku pratiğinde davanın taraflarının özellikle dikkat etmesi gereken bir inceliktir.
Tarafların tasfiyeyi kendi aralarında düzenledikleri bir sözleşme ile gerçekleştirdikleri hallerde, sözleşmede yer alan hükümler sürenin başlangıcını doğrudan belirler. Şayet eşler aralarında yaptıkları tasfiye anlaşmasında ifanın yerine getirilmesi için gelecekteki belirli bir vade tarihi öngörmüşlerse, dava hakkı bu vadenin gelmesiyle gerçekleşeceğinden, zamanaşımı da ancak bu tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Öte yandan, mahkemece borçlu eşin talebi üzerine hakkaniyet gereği ödemenin makul bir süre ertelenmesine karar verilmişse, bu erteleme süresi boyunca alacaklının icra veya dava yoluna başvurma hakkı askıya alınmış olur. Bu sebeple, hakim tarafından verilen mehil süresinin bittiği an, hukuki anlamda talep hakkının tam olarak gerçekleştiği ve on yıllık genel zamanaşımı süresinin işlemeye başladığı an olarak kabul edilmelidir. Aksi yöndeki bir yorum, henüz talep edilebilirliği bulunmayan bir alacak için sürenin işlemesini kabul etmek anlamına gelir ki, bu durum hak arama hürriyetinin ihlali niteliğini taşır.
Zamanaşımının Durması ve Kesilmesinin Davalara Etkisi
Zamanaşımı süresinin hesaplanmasında, kanunda açıkça düzenlenen durma ve kesilme sebeplerinin dava sürecine olan etkileri titizlikle incelenmelidir. Türk Borçlar Kanunu, eşler arasındaki hukuki ilişkilerin zedelenmemesi ve aile içi huzurun korunması amacıyla, evlilik birliği devam ettiği sürece eşlerin birbirlerinden olan alacakları için zamanaşımının işlemeyeceğini, halihazırda işlemeye başlamış bir süre varsa bunun duracağını emretmektedir. Bu kural gereği, eşler evlilik devam ederken mevcut mal rejimini sözleşmeyle değiştirerek mal ayrılığına geçseler yahut mahkeme kararıyla olağanüstü mal rejimine hükmedilse dahi, evlilik bağı hukuken devam ettiği müddetçe tasfiye alacağı için zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz. Yani, mal rejimi fiilen sona ermiş ve alacak belirlenmiş hale gelmiş olsa bile, eşler arasındaki evlilik statüsü sürdükçe on yıllık süre durma halinde bekler ve ancak evliliğin kesin olarak bitmesiyle birlikte yasal süre işlemeye başlar veya kaldığı yerden devam eder.
Zamanaşımının kesilmesi ise, işlemekte olan süreyi tamamen ortadan kaldıran ve kesilme sebebinin bitmesiyle sürenin sıfırdan, en baştan işlemesine neden olan farklı bir hukuki kurumdur. Alacaklı eşin yetkili mahkemede alacak davası açması, tahkim yoluna başvurması veya icra daireleri nezdinde yasal takip başlatması, borçlu eşe karşı süreyi kesen en temel usuli işlemlerdir. Aynı şekilde, borçlu eşin tasfiye görüşmeleri sırasında borcu kısmen ödemesi, borcunu yazılı veya sözlü olarak açıkça ikrar etmesi yahut borca karşılık herhangi bir teminat veya rehin vermesi de süreyi keser. Uygulamada, alacaklı vekilinin dava dilekçesini tevzi bürosuna kaydettirip harcını yatırdığı tarih itibarıyla dava açılmış sayılır ve bu an itibarıyla zamanaşımı süresi kesilerek, tarafların hak kaybına uğramasının önüne usulen geçilmiş olur. Kesilme kurallarının doğru yönetilmemesi, esastan haklı olunan bir davada usulden red kararı verilmesi gibi ağır hukuki sonuçlar doğurabilir.
Dava Usulü Kapsamında Belirsiz Alacak Davası Sorunu
Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesine yönelik davaların usul hukuku yönünden nasıl ikame edileceği, uygulamada uzun yıllar tartışılan usuli sorunların başında gelmektedir. İlgili usul kanunumuz uyarınca, davanın açıldığı tarihte alacağın tam ve kesin olarak belirlenmesinin davacıdan beklenemeyeceği yahut bunun objektif olarak imkansız olduğu hallerde belirsiz alacak davası açılabilmektedir. Katılma alacağı davalarında, eşlerin evlilik süresince edindikleri malların aktif ve pasif değerlerinin tespiti, eklenecek değerlerin hesaplanması, denkleştirme işlemlerinin yapılması ve malların tasfiye anındaki sürüm değerlerinin bilirkişi marifetiyle saptanması zorunludur. Tüm bu karmaşık mali verilerin ve değerlemelerin dava dilekçesinin hazırlandığı aşamada davacı eş tarafından net bir rakam olarak ortaya konulması, hayatın olağan akışına ve hukukun doğasına aykırı bir beklentidir. Bu nedenle, tasfiye aşamasında ortaya çıkacak değerin önceden bilinmemesi sebebiyle, bu tür davaların asgari bir miktar belirtilmek suretiyle özel dava formatında açılması gerekliliği yargısal içtihatlarla sağlam bir zemine oturtulmuştur.
Her ne kadar uygulamada ve yerleşik içtihatlar nezdinde bu davaların özel bir dava türü olarak açılmasında bir sakınca görülmese de, hukuki doktrinde bu duruma yönelik ciddi ve haklı eleştiriler getirilmektedir. Doktrindeki bir görüşe göre, hesaplama gerektiren her alacak davası sırf bu nedenle belirsiz nitelikte sayılamaz. Zira tasfiye talebinin ileri sürülmesiyle doğan alacak, esasta mevcut olan malların basit bir matematiksel formüle göre değerlendirilmesiyle saptanabilecek mahiyettedir. Dahası, davacı eşin malvarlığı değerlerini en azından tahmini bir piyasa rayici üzerinden tespit edebilme imkanı bulunuyorsa, yasada aranan mutlak belirsizlik şartının somut olayda gerçekleşmediği savunulmaktadır. Buna rağmen, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğünün geniş yorumlanması ilkeleri gereğince, davacının dava değerini ancak bilirkişi raporu sonrasında tam olarak belirleyebildiği ve eksik harcı bu aşamada tamamladığı uygulama usul hukuku pratiklerinde yerleşik ve güvenilir bir yol olarak benimsenmeye devam etmektedir.
Özel nitelikli bu dava şeklinde açılan davalarda, zamanaşımı süresinin davanın açılmasıyla birlikte talep edilen asgari tutar için mi yoksa alacağın tamamı için mi kesileceği konusu usul hukukunda özellikli bir inceleme gerektirir. Hukuk Genel Kurulu kararları doğrultusunda, davanın türünün dilekçede açıkça nitelendirilerek açılması halinde, mahkemeye sunulan dava dilekçesiyle birlikte zamanaşımı, davanın sonunda tespit edilecek alacağın tümü bakımından kesilmiş sayılır. Bu hayati kural, davacı eşin ilerleyen yargılama aşamalarında, bilirkişi raporuyla tespit edilen daha yüksek bir meblağa göre talebini artırması esnasında borçlu eşin sürenin geçtiğine dair savunmasıyla karşılaşma riskini tamamen ortadan kaldırır. Böylelikle, yargılama sürecinde ortaya çıkan gerçek hak ve alacak değerleri, salt süre aşımı şeklindeki katı usul kurallarına feda edilmeksizin, hakkaniyete uygun biçimde alacaklıya teslim edilebilecek güçlü bir usuli güvenceye kavuşturulmuş olmaktadır.
Malvarlığı Değerlerinin Ayrı Davalara Konu Edilmesi
Pratik uygulamada tarafların, evlilik birliği içerisinde edinilen malvarlığı değerlerinin yalnızca belirli bir kısmı için, her bir taşınmaz veya araç bazında ayrı ayrı tasfiye davaları ikame ettikleri görülmektedir. Tarafların serbest iradesi ve tasarruf ilkesi gereği, mevcut yasal düzenlemeler sadece bir kısım mallar üzerinde alacak davası açılmasına açıkça bir engel teşkil etmemektedir. Bu bağlamda, örneğin yalnızca eşin adına kayıtlı olan bir konut yahut banka hesabı için kısmi bir tasfiye ve alacak talebinde bulunulması usulen mümkündür. Yargıtay uygulamaları da, taleple bağlılık ilkesi çerçevesinde, davacının açıkça dava konusu yapmadığı diğer malvarlığı değerlerini resen hesaplamaya dahil etmeksizin, sadece dava edilen kalemler üzerinden karar verilmesini usule uygun bulmaktadır. Ancak bu usuli serbestinin, tasfiye mantığı ile ne derece örtüştüğü hususu doktrinde yoğun eleştirilere tabi tutulan, problemli bir hukuki strateji olarak karşımıza çıkmaktadır.
Edinilmiş mallara katılma rejiminin doğası ve tasfiye mantığı göz önüne alındığında, malların teker teker değil, eşlerin tüm malvarlığının bir kül halinde değerlendirilmesi yasal bir zorunluluktur. Kanunun öngördüğü tasfiye metodolojisi, eşlerin tüm aktif değerlerinden pasif borçlarının çıkarılmasını, eklemelerin ve denkleştirmelerin tüm malvarlığı dikkate alınarak yapılmasını emreder. Sadece borcu bulunmayan veya net değer vadeden spesifik mallar seçilerek ayrı ayrı davalar açılması, hesaplamanın dayandığı hakça paylaşım ve artık değer bulma sistematiğini temelden sarsar. Eşlerden birinin yalnızca kendi lehine olan malları dava konusu yapıp, borca batık yahut değer kaybetmiş malları tasfiye dışı bırakması, dürüstlük kuralına aykırı sonuçlar doğurabilir ve ileride açılacak olası diğer tasfiye davalarındaki hesaplamaları içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürükleyebilir. Bu hukuki gerçeklik karşısında, sürecin sağlığı için tüm malvarlığının tek ve kapsamlı bir davada birleştirilerek ileri sürülmesi en isabetli yoldur.
Katılma Alacağı Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme
Aile hukukundan doğan mali uyuşmazlıkların çözüm yeri ve makamı, usul yasalarıyla kesin sınırlarla çizilmiştir. İlgili yasal düzenlemeler uyarınca, eşler arasındaki mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan uyuşmazlıklara bakmakla görev kuralı gereği doğrudan Aile Mahkemeleri yetkilendirilmiştir. Aile mahkemesinin kurulmadığı yargı çevrelerinde ise bu tür uyuşmazlıklar, Asliye Hukuk Mahkemeleri tarafından Aile Mahkemesi sıfatıyla ele alınır ve çözümlenir. Görev itirazı kamu düzenine ilişkin bir dava şartı olduğundan, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi, mahkeme hakimi tarafından da resen dikkate alınarak görevsizlik kararı verilebilmektedir. Bu nedenle davanın en başından doğru görevli mahkemede açılması usul ekonomisi açısından son derece elzemdir.
Görev kuralının yanı sıra davanın hukuken nerede görüleceğini belirleyen yetki kuralları da Türk Medeni Kanunu kapsamında özel olarak düzenlenmiştir. Bu maddeye göre kesin yetkili mahkeme, mal rejimini sona erdiren hukuki sebebe göre değişiklik arz eder. İlgili mevzuat uyarınca usule ilişkin yetki kuralları şu şekilde sınıflandırılabilir:
- Mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda, ölen eşin son yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir.
- Evliliğin boşanma veya iptal kararıyla sona ermesi halinde, boşanma veya iptal davasına bakmaya yetkili olan mahkeme yetkilidir.
- Hakimin kararıyla mal ayrılığına geçiş kararı verilmesi halinde, bizzat bu kararı veren mahkeme yetkilidir.
- Yukarıda sayılan durumlar dışındaki tüm diğer hukuki hallerde ise genel kural uyarınca davalı eşin yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir.
Evlilik birliğinin tasfiyesi sonrası mali hakların etkin biçimde korunması, talep edilen bedelin hukuki kurallara tam uyum içerisinde ileri sürülmesine bağlıdır. Dava açma süreçlerinde, on yıllık zamanaşımı süresinin boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren başlayacağı kuralının dikkatle takip edilmesi, zamanaşımı def'i riski ile muhtemel hak kayıplarını önlemek adına yaşamsal bir öneme sahiptir. Davanın usulen özel formatta ve yetkili yargı mercisi nezdinde, eşlerin tüm malvarlığı değerlerini kapsayacak bütüncül bir yaklaşımla ikame edilmesi, adil bir mali hesaplamanın yapılmasını güvence altına alacaktır. Sürenin durması ve kesilmesi gibi istisnai hukuki durumların da gözden kaçırılmaması, süreci yürütecek olan vekillerin göstereceği stratejik titizliğin temel unsurları arasındadır. Hukuk düzeninin sağladığı bu usuli kalkanlar sınırları içerisinde adil bir sonuç elde edilmesi, ancak davanın teknik usul kurallarına ve kanuni sürelere eksiksiz riayet edilerek yürütülmesiyle mümkündür.