Anasayfa Makale Katılma Alacağı Davalarında Usuli Süreçler

Makale

Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesiyle gündeme gelen katılma alacağı davaları, kendine özgü usul kurallarına tabidir. Görevli ve yetkili mahkemenin tespiti, davanın türünün tayini, zamanaşımı, faiz başlangıcı, ihtiyati tedbir ve feragat gibi usuli işlemler eşlerin haklarının korunmasında ve icrasında kritik role sahiptir.

Katılma Alacağı Davalarında Usuli Süreçler

Edinilmiş mallara katılma rejiminin boşanma, evliliğin iptali, eşlerden birinin ölümü veya mahkeme kararıyla olağanüstü mal ayrılığına geçilmesi gibi kanunda sayılan haklı nedenlerle sona ermesinin ardından, eşlerin birbirlerinden olan malvarlıksal talepleri yargı önüne taşınmaktadır. Bu taleplerin usulüne uygun şekilde mahkemeye sunulması süreci, maddi hukukun karmaşık yapısının yanı sıra, usul hukukunun katı ve detaylı kurallarına harfiyen uyulmasını gerektirir. Katılma alacağı davası, taraflar arasında sadece basit bir hesaplama işleminden ibaret olmayıp; davanın açılma anından feragat veya davanın geri alınması müessesesine, ihtiyati tedbir taleplerinden alacağın muacceliyet ve ifa zamanına kadar uzanan çok geniş bir usuli işlem bütünlüğünü barındırır. Uygulamada telafisi imkânsız hak kayıplarının önüne geçilebilmesi için görevli ve yetkili mahkemenin doğru tespit edilmesi, davanın türünün kısmi mi yoksa belirsiz alacak olarak mı açılacağının en başından titizlikle belirlenmesi gerekmektedir. Aynı zamanda, yöneltilecek taleplerin yasal zamanaşımı süresi içinde ileri sürülmesi, alacağın ifa anı ile işletilecek faizin başlangıç tarihinin yasal mevzuata uygun şekilde saptanması yargılama sürecinin belkemiğini oluşturmaktadır. Mahkeme kararlarının icrası aşamasında yaşanabilecek olası mağduriyetleri peşinen engellemek adına malvarlığı değerlerine yönelik koruyucu tedbirlerin mahkemeden talep edilmesi de avukatlık pratiğinin temel aşamaları arasındadır.

Davanın Hukuki Niteliği ve Açılış Şekli

Katılma alacağı davası, mahkemeden istenilen hukuki koruma niteliği gereğince temelde bir eda davası karakterine sahiptir. Davayı açan eş, yasal mal rejiminin tasfiyesi neticesinde mahkemece belirlenecek olan tutarın tespit edilerek yasal faiziyle birlikte kendisine ödenmesini talep etmektedir. Ancak davanın açılış aşamasında, elde edilecek alacağın kesin ve net bir biçimde rakamsal olarak belirlenmesi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Davaya konu malvarlığı değerlerinin karar tarihine en yakın güncel sürüm değerlerinin tespiti, varsa kişisel mallara veya edinilmiş mallara yönelik denkleştirme oranları ile eklenecek değerlerin tespiti gibi hususlar ancak mahkeme aşamasında toplanacak deliller, yapılacak keşif ve hesap bilirkişisi raporları ile netleşmektedir. Bu hesaplamaların son derece karmaşık yapısı ve yargılama sürecinde ortaya çıkacak değişkenler, alacağın baştan belirli olmasını engellediğinden, mal rejimi davasının Hukuk Muhakemeleri Kanunu uyarınca belirsiz alacak davası olarak açılabilmesi Yargıtay içtihatlarınca istikrarla kabul edilmektedir.

Bu kapsamda açılan katılma alacağı davalarında davacı, dava dilekçesinde asgari ve cüzi bir miktar belirterek talebini sunmakta, yargılama sürecinin ilerleyen aşamalarında alınan bilirkişi raporuyla alacak miktarı tam ve kesin olarak belirlendiğinde harç tamamlama yoluyla talebini artırabilmektedir. Belirsiz alacak davası açılmasının davacı açısından en büyük avantajı, zamanaşımı süresinin davanın açıldığı ilk tarihte tüm alacak miktarı için durmuş kabul edilmesidir. Davacı dilerse bu hukuki süreci kısmi dava olarak da ikame etme hakkına sahiptir. Ancak kısmi dava yolunun seçilmesi durumunda zamanaşımı sadece dava dilekçesinde belirtilen miktar için kesilirken, bakiye kalan kısım için işlemeye devam edecektir. Davacının dava dilekçesinde talebinin türünü açıkça belirtmemesi ve yalnızca "fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla" gibi ifadeler kullanması durumunda, yargı makamları bu davayı otomatik olarak kısmi dava olarak nitelendirmektedir. Bu nedenle davanın türünün dava dilekçesinde kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıklanması önem arz eder.

Görevli ve Yetkili Mahkeme Kuralları

Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi davalarında görevli mahkemeler, kural olarak Aile Mahkemeleridir. Dava açılacak olan coğrafi bölgede müstakil bir Aile Mahkemesi bulunmaması durumunda ise, Asliye Hukuk Mahkemeleri, Aile Mahkemesi sıfatıyla bu hukuki uyuşmazlıklara bakmakla görevlendirilmiştir. Tasfiye davası doğrudan doğruya eşler veya onların yasal mirasçıları arasındaki katılma alacağı taleplerine dayandığından, genel mahkemelerin görev alanına girmemektedir. Eşlerden birinin gaipliğine karar verilmesi durumu ise usul hukuku bakımından istisnai bir nitelik taşır. Gaiplik kararı istemi ile birlikte evliliğin feshi talebi bir arada ileri sürülmüşse görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi iken, evliliğin feshi ayrı ve bağımsız bir davaya konu edilmişse mal rejiminin tasfiyesine yine Aile Mahkemesi bakmaktadır. Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup davanın görevsiz mahkemede açılması, dava şartı yokluğu sebebiyle doğrudan usulden ret kararı verilmesiyle sonuçlanacaktır.

Yetkili mahkemenin tayini konusu ise Türk Medeni Kanunu'nda mal rejiminin sona erme sebebine göre son derece özel ve kesin kurallara bağlanmıştır. Şayet mal rejimi eşlerden birinin ölümü ile sona ermişse, yetkili mahkeme ölen eşin son yerleşim yerindeki Aile Mahkemesidir. Ölüm dışındaki boşanma, evliliğin iptali veya haklı sebeplere dayalı olarak hâkim kararıyla mal ayrılığına geçilmesi gibi hâllerde mal rejiminin tasfiyesi davalarında yetkili mahkeme, bahsi geçen boşanma, iptal veya mal ayrılığı davasını görmeye yetkili olan mahkemedir. Düzenlenen bu özel yetki kuralları uygulamada kesin yetki kuralı mahiyetindedir. Bu özellik nedeniyle, yetki itirazı taraflarca ilk itiraz olarak ileri sürülmemiş dahi olsa, yargılamanın her aşamasında hâkim tarafından resen dikkate alınmalıdır. Yargıtay içtihatlarında da defaatle vurgulandığı üzere, kesin yetki kurallarına uyulmaması, esasa girilmeden dahi açık bir bozma nedeni olarak kabul edilmektedir.

Muacceliyet Anı, Faiz ve Zamanaşımı Süreleri

Mal rejiminin hukuken sona ermesi ile birlikte her ne kadar katılma alacağı hakkı doğmuş kabul edilse de, bu alacağın ifa edilebilir yani muaccel hâle gelebilmesi için tasfiye işleminin usulen tamamlanması gerekmektedir. Eşler kendi aralarında yapacakları ihtiyari bir protokol ile tasfiyeyi gerçekleştirdiklerinde, bahse konu alacak bu anlaşma anında derhâl muaccel olur. Tasfiyenin mahkeme kararı ile çekişmeli olarak yapıldığı hâllerde ise, alacak miktarının tam ve kesin olarak yargı kararıyla netleştiği an muacceliyet tarihi olarak kabul edilmektedir. Yasal mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan söz konusu katılma alacakları, Türk Borçlar Kanunu'nun hükümlerine atıfla on yıllık genel zamanaşımı süresine tabidir. Zamanaşımının tespiti yönünden sürenin başlangıç anı davanın türüne göre farklılık arz etmektedir.

Uygulamada zamanaşımı süresinin başlangıç tarihleri temel olarak şu durumlara göre şekillenmektedir:

  • Boşanma davalarında boşanma kararının kesinleştiği tarih,
  • Evliliğin iptali davalarında mahkemenin iptal kararının kesinleştiği tarih,
  • Eşlerden birinin ölümü hâlinde ölüm olayının gerçekleştiği an,
  • Ölüm karinesi hâllerinde karinenin kabulüne temel oluşturan olayın yaşandığı tarih,
  • Gaiplik durumlarında son haber alma tarihi veya ölüm tehlikesi içinde kaybolma tarihi,
  • Yabancı mahkeme ilamlarında ise tanıma ve tenfiz kararının Türk mahkemelerinde kesinleştiği tarih. Davanın on yıllık yasal zamanaşımı süresinden sonra açılması ve davalı tarafın süresi içinde usulüne uygun şekilde zamanaşımı def'inde bulunması hâlinde, mahkeme uyuşmazlığın esasına girmeksizin davayı doğrudan zamanaşımı sebebiyle reddedecektir.

Faiz Başlangıcı ve Uygulanacak Faiz Türü

Tasfiye davalarında katılma alacağına işletilecek faizin başlangıç tarihi, taraflar arasında aksine özel bir sözleşme veya uzlaşma bulunmadığı takdirde kural olarak mahkemece verilen nihai karar tarihidir. Katılma alacağı, geçmişe dönük bir hesaplaşma ve denkleştirme sonucunda yargısal kararla somutlaştığından, alacağa temerrüt faizi işletilebilmesi için karar tarihinin esas alınması hakkaniyete ve yasa koyucunun temel amacına uygun düşmektedir. Uygulanacak olan faiz türü ise kanuni yasal faizdir. Tarafların kendi aralarında akdettikleri geçerli bir sözleşme ile farklı bir faiz türü ve oranı kararlaştırmamış olması kaydıyla, bu alacaklara ticari faiz veya avans faizi uygulanması hukuken mümkün değildir. Yargıtay bozma ilamları neticesinde dosyanın yerel mahkemeye dönmesi ve yeni bir yargılama yapılarak karar verilmesi durumunda dahi, faizin başlangıç tarihi tasfiyenin bittiği o en son karar tarihi olarak kabul edilir. Yalnızca bozma kararının usule ilişkin olduğu ve usuli kazanılmış hak doğan durumlarda ilk karar tarihinden itibaren faiz işletilebilmektedir.

İhtiyati Tedbir Talepleri ve İfanın Ertelenmesi

Katılma alacağı davasının niteliği, yargılama sürecinin yılları bulabilen uzunluğu ve malvarlığı değerlerinin tespitinin zaman alması gibi nesnel sebeplerle, davalı eşin yargılama sonunu beklemeden mal kaçırma ihtimali oldukça yüksektir. Davacı eşin, elde edeceği hakkını icra aşamasında güvence altına alabilmesi için dava dilekçesiyle birlikte veya yargılamanın her aşamasında mahkemeden gecikmeksizin ihtiyati tedbir kararı verilmesini talep etmesi büyük önem taşır. Kural olarak ihtiyati tedbir yalnızca uyuşmazlık konusu olan ve ayni hak talebini içeren mallar üzerine konulabilirken; tasfiye davası şahsi bir para alacağı niteliği taşıdığından, Yargıtay uygulamada eşlerin banka hesapları, taşınmazları veya motorlu araçları üzerine devir ve temliki önleyici ihtiyati tedbir konulmasını geniş yorumlayarak alacaklıyı koruma altına almaktadır. Tasfiyeye konu edilen yüksek meblağlı malların icra yoluyla veya danışıklı işlemlerle kötüniyetli üçüncü kişilere devrinin engellenmesi adına, hâkim takdiriyle teminatsız yahut uygun bir teminat mukabilinde diğer eşin malvarlığı üzerine geçici hukuki koruma önlemleri uygulanmaktadır.

Mahkeme kararıyla nihai olarak tespit edilen katılma alacağının nakden ve derhâl ödenmesi kanuni kural olmakla birlikte, yüklü miktarlardaki borçları ödemekte zorlanacak borçlu eşe tanınan önemli bir yasal imkân da ifanın ertelenmesi kurumudur. Şayet borçlu eş, aleyhine hükmedilen borcunu derhâl ödediği takdirde iş ve sosyal yaşantısında ciddi, katlanılamaz oranda mali zorluklarla karşılaşacaksa; hâkimden alacağın ödenmesinin uygun bir süre sonraya ertelenmesini yahut belirli vadelerle taksitlendirilmesini talep etme hakkına sahiptir. Erteleme hükümlerinin tatbik edilebilmesi için borçlu eşin yargılama aşamasında bu yönde mutlaka açık ve yazılı bir talebinin olması ve ertelemenin somut haklı gerekçelere dayandığını ispatlaması şarttır. Mahkeme bu yöndeki talebi incelerken, borçlu eşin güncel ekonomik durumu ile alacaklı eşin alacağına kavuşma menfaati arasında adil bir terazi kurmakla yükümlüdür. Ayrıca, mahkemece erteleme kararı verilmesi hâlinde alacaklının korunması maksadıyla, borçlu eşten ayni veya muteber şahsi bir teminat sunması zorunlu tutulabilir.

Davadan Feragat ve Davanın Geri Alınması

Feragat, davacının mahkeme huzurunda talep ettiği hukuki haktan ve talep sonucundan kısmen veya bütünüyle vazgeçmesini ifade eden, davaya kendiliğinden son veren ve tıpkı kesin hüküm gibi bağlayıcı hukuki sonuçlar doğuran tek taraflı bir irade beyanıdır. Mal rejiminin tasfiyesine yönelik açılmış davalarda feragatin usulen geçerli olabilmesi için, öncelikle eşler arasındaki mal rejiminin hukuken kesin biçimde sona ermiş olması zorunludur. Zira evlilik birliği aktif olarak devam ederken veya ikame edilen boşanma davası henüz kesinleşmeden doğmamış haktan feragat olmaz ilkesi gereğince, dosyaya sunulan feragat dilekçeleri hukuken geçersiz ve yok hükmünde sayılmaktadır. Davacının feragat iradesini şartsız, kayıtsız ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde mahkemeye bildirmesi ile mevcut dava esastan sonlanır ve aynı malvarlıksal alacak kalemi için ileride yeni bir dava açılamaz. Mahkemece feragat beyanının kimlik tespiti ile zapta geçirilmesi usuli güvenliğin bir gereğidir.

Davanın geri alınması müessesesi ise feragatten tamamen farklı usuli sonuçlara sahip olup, davacının ileride aynı taleplerle yeniden dava açma hakkını saklı tutarak mevcut davasının takibinden o an için vazgeçmesini ifade eder. Ancak davacının davasını geri alabilmesi tek taraflı iradesiyle mümkün olmayıp, sürece emek ve masraf harcayan davalı tarafın açık rızasına ve muvafakatine bağlanmıştır. Günümüz uyuşmazlık çözüm yöntemleri arasında öne çıkan arabuluculuk kapsamında da eşler, mal rejimi sona erdikten sonra haklarını dava yoluyla aramak yerine, serbest iradeleriyle bir arabulucu eşliğinde uzlaşma yoluna gidebilirler. İmzalanan arabuluculuk anlaşma belgesi eğer tasfiyeye ilişkin tüm talepleri içeriyorsa, bu sözleşme ilam niteliğinde belge gücüne kavuşur ve mahkeme ilamı gibi icra edilebilir. Ancak gerek feragat süreçlerinde gerekse arabuluculuk mutabakatlarında yasanın emredici hükümlerinin ve kamu düzeninin ihlal edilmemesine azami özen gösterilmesi esastır.

Sonuç itibarıyla, evliliğin sona ermesi üzerine başlatılan mal rejiminin tasfiyesi süreci ve akabinde doğan katılma alacağı davası, sıradan bir alacak tahsili prosedürü olmayıp, ispat külfetinden yetki kurallarına, muacceliyet anından faiz başlangıcına kadar her detayı usul hukukunun titiz kurallarıyla örülmüş derin bir hukuki faaliyettir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu ve Türk Medeni Kanunu'nun ortak kesişim alanında yürütülen bu hassas yargılama safhalarında, tarafların talep türlerini usulüne uygun şekilde belirlemeleri büyük önem taşır. Mal kaçırma gibi risk faktörlerine karşı proaktif davranılarak zamanında koruyucu tedbirlerin alınması, yargılama sürecini veya davanın geri çekilmesi gibi işlemleri kanuna uygun usullerle gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Usuli işlemlerin herhangi bir aşamasında yapılacak küçük bir avukatlık veya şekil hatası, maddi hukuk bakımından ne denli haklı olunursa olunsun, davanın usulden reddedilmesine yahut geri dönüşü olmayan ağır mali kayıplara yol açabilmektedir. Bu nedenle sürecin usul hukukuna tam bir hâkimiyetle yürütülmesi elzemdir.

9 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: