Makale
Mal rejiminin tasfiyesi sürecinde açılan katılma alacağı davalarında görevli ve yetkili mahkemenin doğru tespiti ile zamanaşımı sürelerine riayet edilmesi, hak kayıplarının önlenmesi için kritik öneme sahiptir. Bu makalede, görev, yetki kuralları ve uygulanacak yasal süreler Yargıtay uygulamaları ışığında detaylıca incelenmektedir.
Katılma Alacağı Davalarında Görev, Yetki ve Süre
Aile hukuku uyuşmazlıklarının en karmaşık ve özellik arz eden parçalarından biri olan edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesi süreci, eşlerin evlilik birliği içerisindeki maddi çabalarının ve emeklerinin adil bir biçimde paylaştırılmasını hedefler. Katılma alacağı talepli davalar, mahiyeti itibarıyla eşya hukukuna ilişkin bir ayni hak sağlamayan, doğrudan doğruya şahsi hakka dayanan ve bir miktar paranın ödenmesini konu edinen eda davaları niteliğindedir. Bu uyuşmazlıkların yargı makamları önüne taşınmasında usul hukuku kurallarının ve yasal sürelerin titizlikle uygulanması şarttır; zira usuli mekanizmalardaki en ufak bir eksiklik veya hata, davanın esasına dahi girilmeden usulden reddedilmesi gibi taraflar açısından ağır ve geri dönülemez hukuki sonuçlar doğurabilmektedir. Bu bağlamda, davanın açılacağı görevli mahkemenin doğru bir şekilde tespit edilmesi, mal rejiminin sona erme sebebine göre değişiklik gösteren kanuni yetki kurallarının tayini ve tarafların taleplerini kanunda öngörülen zamanaşımı veya hak düşürücü süreler içerisinde ileri sürmesi adil yargılanma ve hak arama hürriyeti bakımından hayati bir önem taşır. Özellikle mahkeme uygulamalarında sıklıkla karşılaşılan görev ve yetki itirazları ile süre kaçırma hatalarının önüne geçmek adına, Yargıtay içtihatları ve güncel yasal mevzuat çerçevesinde bu üç temel usul hukuku unsurunun doğru kavranması gerekmektedir. Makalemizde, bu spesifik usul konularına odaklanılmaktadır.
Katılma Alacağı Davalarında Görevli Mahkeme
Medeni yargılama hukukumuzda, belirli bir uyuşmazlığın hangi yargı kolundaki ve hangi derecedeki mahkemede çözüleceğini ifade eden görev kuralları, devletin yargı yetkisinin kullanımına ilişkin olup tamamen kamu düzeninden sayılmaktadır. Bu kamu düzeni niteliği sebebiyle, davanın açıldığı mahkemenin görevli olup olmadığı hususu, taraflarca bir itiraz olarak ileri sürülmese dahi, yargılamanın her aşamasında hâkim tarafından re'sen incelenmek zorundadır. Türk hukuku sistematiğinde, uyuşmazlıkların daha hızlı ve uzmanlaşmış bir heyet tarafından çözümlenmesi amacıyla kurulan özel mahkemelerden olan aile mahkemelerinin 4787 sayılı Kanun ile ihdas edilmesiyle birlikte, Türk Medeni Kanunu'nun İkinci Kitabı'nda yer alan aile hukukundan doğan tüm dava ve işler bu mahkemelerin asli görev alanına tahsis edilmiştir. Katılma alacağı talepli davalar da, doğrudan doğruya yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesinden kaynaklandığı için, bu davalara bakmakla görevli mahkeme tartışmasız olarak aile mahkemesidir. Aile mahkemeleri, bu tür spesifik hukuki uyuşmazlıklarda uzmanlık gerektiren detaylı hesaplamaları ve usuli ilkeleri uygulama yetkisine sahiptir.
Ülkemizdeki adli teşkilatlanma yapısı gereği her adliyede ayrı bir aile mahkemesi bulunmayabilmektedir. Aile mahkemesinin müstakil olarak kurulmadığı yargı çevrelerinde ise ortaya çıkan uyuşmazlık, o yerdeki genel görevli mahkeme olan asliye hukuk mahkemesi tarafından aile mahkemesi sıfatıyla ele alınıp karara bağlanacaktır. Hâkimler ve Savcılar Kurulu kararlarına göre, ilgili yerde tek asliye hukuk mahkemesi varsa o mahkeme; birden fazla asliye hukuk mahkemesi varsa genellikle iki numaralı asliye hukuk mahkemesi bu tür davalara bakmakla görevlendirilmiştir. Yargıtay uygulamalarına bakıldığında, asliye hukuk mahkemesinin davaya kendi genel sıfatıyla değil, mutlaka aile mahkemesi sıfatıyla bakması gerektiği vurgulanmaktadır. Kararlarda bu sıfatın açıkça belirtilmemesi usuli bir eksiklik olarak değerlendirilmekte ve bozma nedeni yapılabilmektedir. Çünkü aile mahkemesi yargılamasında, tarafları sulhe teşvik etme ve aile hukukuna özgü diğer bazı usul kurallarının işletilmesi gibi genel yargılamadan ayrılan önemli farklılıklar mevcuttur.
Uygulamada görev kuralları bağlamında özellik arz eden ve sıkça tartışılan bir diğer durum ise terditli davalar veya davaların yığılması hallerinde görevli mahkemenin nasıl belirleneceğidir. Davacı tarafın, diğer eşin mal kaçırmak amacıyla üçüncü kişilere yaptığı muvazaalı devirler nedeniyle öncelikle ayni hak talebiyle tapu iptal ve tescil, bu talebin kabul görmemesi halinde ise katılma alacağı talebini aynı davada ileri sürmesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Tapu iptal ve tescil davaları eşya hukukundan kaynaklandığı için kural olarak asliye hukuk mahkemesinin görev alanına girerken, katılma alacağı davası aile mahkemesinin görevine girmektedir. Yargıtay içtihatlarına göre, iddiaların ileri sürülüş biçimi dikkate alınarak asıl talebin hukuki dayanağı saptanmalı ve görev alanı dışında kalan talepler yönünden davanın tefrik edilmesi veya görevsizlik kararı verilmesi gerekmektedir.
Mal Rejiminin Sona Erme Nedenine Göre Yetkili Mahkeme
Hukuk muhakemesinde yetki kuralları, genel veya özel görevli mahkemenin coğrafi sınırlar bağlamında hangi yerdeki uyuşmazlığa bakacağını tayin eder. Türk Medeni Kanunu'nun 214. maddesi, katılma alacağı davaları için genel hükümlerin ötesinde, mal rejiminin sona erme nedenine doğrudan bağlı olarak spesifik ve ayrıntılı özel yetki kuralları ihdas etmiştir. Eğer eşler arasındaki yasal mal rejimi, eşlerden birinin hayatını kaybetmesi sebebiyle sona ermişse, kanun koyucu tereke işlemlerinin tek elden ve düzenli bir biçimde yürütülmesi ile dava ekonomisini dikkate alarak ölen eşin son yerleşim yeri mahkemesini kesin olarak yetkili kılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 11. maddesi hükümleri uyarınca, mal rejiminin ölümle sona ermesi halindeki bu spesifik yetki kuralı mutlak bir kesin yetki kuralıdır.
Kesin yetki kuralının mevcut olduğu hallerde, mahkemenin coğrafi yetkisi bir dava şartı olarak nitelendirilir. Bu durumun usul hukuku açısından en büyük sonucu, tarafların kendi aralarında anlaşarak başka bir mahkemeyi yetkili kılamamaları ve davalının yetki ilk itirazında bulunmasına gerek kalmaksızın hâkimin her aşamada mahkemenin yetkili olup olmadığını kendiliğinden araştırması zorunluluğudur. Mal rejiminin farklı sebeplerle sona erdiği hallere ilişkin kanundaki yetki kurallarını şu şekilde sıralayabiliriz:
- Mal rejiminin ölümle sona ermesi halinde: Ölen eşin son yerleşim yeri mahkemesi.
- Boşanma veya evliliğin iptali durumunda: Boşanma veya iptal kararını veren mahkeme.
- Olağanüstü mal rejimine geçiş halinde: Eşlerden herhangi birinin yerleşim yeri mahkemesi.
- Diğer tüm sona erme hallerinde: Davalı konumundaki eşin yerleşim yeri mahkemesi.
Liste halinde belirtilen bu sona erme nedenlerinden ölüm dışındaki hallerde, özellikle boşanma veya evliliğin iptali suretiyle evlilik birliğinin sonlandığı durumlarda uygulanan yetki kuralı, öğretideki baskın görüş ve istikrar kazanmış yargısal içtihatlar doğrultusunda kesin yetki kuralı niteliği taşımaz. Başka bir deyişle, boşanma kararını veren mahkemenin yetkisi kesin olmadığı için, davacı dilerse genel yetki kuralı çerçevesinde davalı eşin kendi yerleşim yeri mahkemesinde de katılma alacağı talepli davasını ikame edebilir. Davalının bu yetkiye karşı çıkması halinde, yetki itirazını mutlaka cevap dilekçesi verme süresi içinde ilk itirazlar kapsamında usulüne uygun şekilde ileri sürmesi şarttır. Davalı tarafından süresi içinde ve usulüne uygun bir yetki itirazı getirilmezse, davanın açıldığı mahkeme artık yetkili hale gelir ve mahkemenin resen yetkisizlik kararı vererek dosyayı başka bir adliyeye göndermesi hukuken mümkün olamaz.
Üçüncü Kişilere Karşı Açılan Davalarda Yetki
Katılma alacağının ifası ve tahsili aşamasında, katılma alacağı borçlusu konumundaki eşin malvarlığının veya ölüm halinde terekesinin mevcut borcu karşılamaya yetmemesi gibi bir olumsuz durum ortaya çıkabilir. Bu halde, alacaklı eşin, mal rejiminin tasfiyesine dahil edilmesi gereken ve Türk Medeni Kanunu'nun 229. maddesi anlamında karşılıksız kazandırmalardan faydalanan üçüncü kişilere eksik kalan miktarla sınırlı olarak başvurma hakkı bulunmaktadır. Kanun, eşler arasındaki iç ilişkiyi düzenleyen özel yetki kuralını, üçüncü kişilere yöneltilecek eksik kalan miktarın talebine ilişkin bu rücu davalarına kıyasen uygulamamaktadır. Nitekim yasanın atıf yaptığı maddelerde yetkiye ilişkin istisnai durumların hariç tutulduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu nedenle, üçüncü kişilere karşı açılacak olan bu davalarda, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun genel yetki hükümleri devreye girecek ve davanın açıldığı tarihte davalı konumundaki üçüncü kişinin yerleşim yeri mahkemesi yargılama yapmakla yetkili olacaktır.
Dava Açma Süreleri ve Zamanaşımı
Türk yargı sisteminde hakların sınırsız bir zaman dilimi içinde ileri sürülememesi, hukuk güvenliğinin tesis edilmesi açısından vazgeçilmez bir unsurdur. Katılma alacağı davalarının hukuken ne kadar süre içinde açılabileceği meselesi, hak sahiplerinin tasfiye sonucunda ortaya çıkan maddi değerlere kavuşabilmeleri açısından uygulamada en çok tartışılan ve Yargıtay içtihatlarıyla şekillenen konuların başında gelmiştir. Hukukumuzda bir hakkın dava veya icra yoluyla talep edilmesini belirli bir süre sonra engelleyen zamanaşımı süresi ile hakkın özünü tamamen ortadan kaldıran ve mahkemece kendiliğinden dikkate alınan hak düşürücü süreler, birbirinden tamamen farklı usuli sonuçlar doğurmaktadır. Katılma alacağı, mülkiyet hakkı gibi bir ayni hak olmayıp kanundan doğan şahsi bir alacak hakkı niteliğinde olduğundan kural olarak hak düşürücü süreye değil, zamanaşımı hükümlerine tabidir. Davalı tarafın zamanaşımı savunmasını usulüne uygun şekilde ileri sürmemesi halinde, mahkeme sürenin geçtiğini görse bile davayı zamanaşımından reddedemez.
Kanunların yürürlüğe girdiği ilk yıllarda, boşanmanın eklentisi niteliğinde sayılan maddi ve manevi tazminat ile nafaka gibi haklara uygulanan bir yıllık kısa zamanaşımı süresinin, katılma alacağı için de geçerli olup olmayacağı hususunda Yargıtay daireleri ve akademi arasında derin görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Kimi yazarlar aile hukukunun bütünlüğü prensibinden yola çıkarak bir yıllık süreyi savunurken, diğer bir kesim alacağın temel niteliğine vurgu yapmaktaydı. Nihayetinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2013 yılında verdiği ve içtihatları birleştiren emsal niteliğindeki kararla birlikte bu akademik ve pratik tartışmalar son bulmuştur. Genel Kurul kararında, katılma alacağının boşanma davasının hukuki bir fer'isi olmadığı kesin olarak saptanmış ve bu nedenle aile hukukundaki özel kısa sürenin bu taleplere uygulanamayacağı içtihat edilmiştir.
Güncel hukuki uygulama ve yerleşik içtihatlar ışığında netleştiği üzere, mal rejiminin tasfiyesinden doğan katılma alacağı davaları, Türk Borçlar Kanunu'nun 146. maddesinde yer alan genel hükümlere tabi tutulmakta olup, on yıllık uzun zamanaşımı süresine tabidir. Bu on yıllık süre, mal rejiminin fiilen sona erdiği tarihten, yani açılan boşanma veya evliliğin iptali davası sonucunda verilen kararın kesinleştiği andan itibaren işlemeye başlar. Öte yandan, borçlu eşin mevcut malvarlığının alacağı karşılamaması sebebiyle kanunun tanıdığı imkan çerçevesinde üçüncü kişilere karşı ikame edilecek davalar, çok daha katı sürelere bağlanmıştır. Eksik kalan bu alacağın üçüncü kişilerden talep edilebilmesi için davanın, alacaklı eşin veya mirasçılarının haklarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halükarda mal rejiminin sona ermesinden itibaren beş yıllık hak düşürücü süre içinde açılması kanuni bir zorunluluktur.
Karşı Dava Kurumu ve Sürelerle Olan İlişkisi
Katılma alacağı uyuşmazlıklarında her iki eşin de birbiri üzerinde karşılıklı alacak iddiaları bulunması oldukça muhtemeldir. Türk Medeni Kanunu'nun ilgili hükümleri gereği, tarafların alacaklarının hesaplanması sonucunda ortaya çıkan değerler kendiliğinden takas edilir. Ancak yargılama aşamasında davalının kendi katılma alacağını ileri sürebilmesi için usulüne uygun şekilde, harcı yatırılarak açılmış bir karşı dava ikame etmesi, usul ekonomisi ve taleple bağlılık ilkesi açısından büyük önem taşır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na göre, asıl davaya karşı açılacak olan karşı davanın, cevap dilekçesiyle birlikte veya asıl davaya cevap verme süresi içinde ayrı bir dilekçe ile mahkemeye sunulması gerekmektedir. Cevap süresi içinde usulüne uygun olarak açılmayan bir karşı dava, sonradan ıslah yoluyla da davaya dahil edilemeyeceğinden, tarafın alacak hakkını ayrı ve bağımsız bir dava ile ileri sürmesi zorunluluğu doğacaktır.
Cevap süresi kaçırıldıktan sonra ayrı bir dava açılması halinde, bu yeni davanın asıl dava ile olan hukuki ve fiili bağlantısı nedeniyle aralarında birleştirme kararı verilmesi usul ekonomisinin temel bir gereğidir. Yargıtay içtihatları da, süresinde açılmayan karşı davanın veya sonradan açılıp birleştirilen bağımsız davanın esasına girilerek tarafların tüm iddialarının bütüncül bir bakış açısıyla külli tasfiye çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu suretle, her iki tarafın alacak hakları ayrı ayrı hesaplanarak tek bir dosya üzerinden takas ve mahsup işlemlerinin yapılması sağlanır. Karşı dava açılırken de tıpkı asıl davada olduğu gibi on yıllık zamanaşımı süresinin dolmamış olmasına ve davanın mahiyetine uygun nispi harçların tam ve eksiksiz olarak yatırılmış olmasına dikkat edilmelidir. Aksi durumda, mahkemece usuli eksiklikler nedeniyle karşı davanın reddi ihtimaliyle karşılaşılabilir.
Sonuç olarak özetlemek gerekirse; hukuki yapısı itibarıyla oldukça teknik hesaplamalara ve spesifik usul kurallarına dayanan katılma alacağı talepli davalar, sürecin başından sonuna kadar ciddi hukuki manevralar ve dikkat gerektiren yargılamalardır. Bu tür davalarda aile mahkemelerinin mutlak görev alanına girilmesi, uyuşmazlığın ölümle veya diğer sebeplerle sona erme şekline göre farklılaşan kesin ve genel yetki kurallarının doğru bir şekilde işletilmesi ilk ve en hayati adımlardır. Aynı zamanda hakkın özünü koruyan on yıllık genel zamanaşımı süreleri ile üçüncü kişilere rücu davalarındaki sıkı hak düşürücü sürelerin titizlikle takibi, usuli tuzaklara düşülmemesi açısından kritik önemdedir. Gerek asıl davanın kurgulanması gerekse karşı dava mekanizmasının süresi içinde doğru işletilmesi, mahkemelerin hakkaniyete uygun ve adil bir tasfiye kararı verebilmesi ile hak kayıplarının kesin surette önlenmesi için vazgeçilmez bir zorunluluktur.