Anasayfa/ Makale/ Fikri Mülkiyet Hukukunda Eser ve Eser Sahibi...

Makale

Fikri mülkiyet hukuku kapsamında eser ve eser sahipliği kavramları, yasal korumanın temelini oluşturur. Bir fikri ürünün FSEK ve uluslararası metinlere göre eser sayılabilmesi için hususiyet taşıması ve kanuni türlerden birine dahil olması şarttır. Makalemizde bu kavramları hukuki bir perspektifle inceliyoruz.

Fikri Mülkiyet Hukukunda Eser ve Eser Sahibi Kavramları

Hukuk sistemimizde yaratıcı faaliyetlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan fikri ürünler, fikri mülkiyet hukuku kapsamında korunmaktadır. Bu korumanın kalbinde ise şüphesiz eser ve eser sahibi kavramları yatmaktadır. Uzman bir bilişim hukuku avukatı olarak belirtmek isterim ki, günümüz hukuk uygulamalarında bir ürünün eser niteliği taşıyıp taşımadığı, uyuşmazlıkların çözümünde en kritik aşamayı oluşturur. Bir kişinin zihinsel faaliyetleri sonucunda meydana getirdiği gayri maddi ürünlerin hukuki korumadan yararlanabilmesi için 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve uluslararası sözleşmeler ile belirlenmiş belirli unsurları barındırması gerekir. Bu kapsamda, eser sahiplerinin mali ve manevi haklarını güvence altına alan telif hakkı mekanizmasının işleyebilmesi için öncelikle söz konusu ürünün yasalar nezdinde bir eser olarak kabul edilmesi zorunludur. Dolayısıyla, fikri bir ürünün eser sayılma şartlarının, eser sahipliğinin doğuşunun ve eser üzerindeki hakların doğru bir şekilde analiz edilmesi, pratik hukuk uygulamaları açısından son derece elzemdir.

Ulusal ve Uluslararası Düzenlemelerde Eser Kavramı

Uluslararası alanda telif haklarını düzenleyen en temel metinlerden biri olan Bern Sözleşmesi, eser kavramının ifade ediliş biçimi ne olursa olsun edebiyat, bilim ve sanat alanındaki bütün ürünleri kapsayacağını düzenlemektedir. Bunun yanı sıra, uluslararası ticarette fikri mülkiyet haklarını korumayı amaçlayan TRIPS Antlaşması ve dijitalleşmenin getirdiği sorunları çözmeyi hedefleyen WCT Antlaşması da bu çerçeveyi genişletmiş; özellikle bilgisayar programlarının ilim ve edebiyat eseri olarak korunacağını kabul etmiştir. Ulusal mevzuatımız olan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, eseri, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulü olarak tanımlamıştır. Bu tanım doğrultusunda, bir fikri ürünün Türk hukukunda eser sayılabilmesi için temel olarak iki unsuru bir arada barındırması gerekmektedir. Bu unsurlar, uygulayıcılar tarafından dikkatle incelenmesi gereken subjektif ve objektif şartlardır.

Eserin Subjektif Unsuru Olarak Hususiyet Şartı

Hukukumuzda bir fikri ürünün eser korumasından yararlanabilmesi için aranan en önemli subjektif şart, sahibinin hususiyetini taşıma kuralıdır. Hususiyet, genel bir ifadeyle eserin herkes tarafından meydana getirilememesi, özgün olması ve sıradanlığı aşan bir fikri çaba içermesi anlamına gelmektedir. Mukayeseli hukukta Avrupa Birliği Adalet Divanı kararlarına baktığımızda, Infopaq davasında eserin sahibinin fikri yaratıcılığını içermesi gerektiği; Painer davasında ise eser sahibinin yaratıcı seçimler yaparak esere kişiliğini yansıtması gerektiği vurgulanmıştır. Yargıtay uygulamaları da hususiyet unsurunu, eserin daha önce var olan eserlerden farklı olarak yaratıcısının özelliklerini taşıması ve bağımsız bir fikri çalışma olarak vücut bulması şeklinde değerlendirmektedir. Zira hususiyet, sadece o eser sahibinin yapması halinde ortaya çıkacak olan karakteristik bir bağdır. Bu nedenle hukuki süreçlerde, eserin kendine has bu özellikleri taşıyıp taşımadığı genellikle alanında uzman bilirkişilerin teknik incelemeleri neticesinde tespit edilmektedir.

Eserin Objektif Unsuru ve Biçimlenme

Eserin objektif unsuru ise, meydana getirilen fikri ürünün kanun kapsamında sınırlı sayıda sayılan eser türlerinden birine dahil olmasıdır. Kanunumuzda eser türleri; ilim ve edebiyat eserleri, musiki eserleri, güzel sanat eserleri ve sinema eserleri olarak dört ana başlık altında sınıflandırılmıştır. Eğer bir fikir ürünü bu kategorilerden hiçbirine girmiyorsa, hususiyet taşısa dahi kanuni anlamda eser olarak korunması mümkün olmayacaktır. Ayrıca, fikri bir çabanın eser niteliği kazanabilmesi için dış dünyaya aksettirilerek algılanabilir bir formda biçimlenmiş olması zorunludur. Düşünce aşamasında kalan, somutlaşmayan bir fikir eser sayılamaz. Adalet Divanı'nın Levola kararında da ifade edildiği üzere, yaratıcılığın ifade ediliş şeklinin objektif ve kesin bir biçimde ayırt edilebilir olması gerekmektedir. Türk hukukunda da eserin mutlaka sabit bir materyal üzerine kaydedilmesi şart olmasa da, insanların duyularına hitap edecek şekilde kuvveden fiile geçirilmiş olması, hukuki korumanın başlaması için temel kriterdir.

Fikri Mülkiyet Hukukunda Eser Sahipliği

İlgili yasal düzenlemelerimize göre bir eserin sahibi, onu meydana getiren kişidir. Hukuk sistemimizde eser üzerindeki mali ve manevi hakların doğumu için eserin yaratılması yeterli olup, kural olarak herhangi bir resmi makama tescil işlemi yapılmasına gerek yoktur. Eser sahipliği sıfatı, eserin meydana getirildiği anda kendiliğinden doğar. Doktrinde genel kabul gören yaratma gerçeği ilkesi gereğince, eser sahibinin mutlaka bir gerçek kişi olması gerektiği kabul edilmektedir. Tüzel kişilerin bizzat yaratıcı bir fikri faaliyette bulunması mümkün olmadığından, eser sahibi olamayacakları; ancak yasal düzenlemeler veya sözleşmeler vasıtasıyla eser üzerindeki mali hakları kullanma yetkisine sahip olabilecekleri Yargıtay kararlarında da istikrarlı şekilde vurgulanmaktadır. Bir kişinin eser sahibi olarak kabul edilmesi, ona eserin umuma sunulması, adının belirtilmesi gibi manevi haklar ile; eseri çoğaltma, yayma, işleme gibi mali haklar üzerinde mutlak bir tekel yetkisi tanır.

Birlikte Eser Sahipliği Kavramı

Birden fazla kişinin yaratıcı bir çaba ile ortaklaşa bir eser meydana getirmesi durumunda birlikte eser sahipliği gündeme gelmektedir. Hukukumuzda bu durum, eser sahiplerinin esere olan katkılarının niteliğine ve eserin bütünlüğüne göre müşterek eser sahipliği ve iştirak halinde eser sahipliği olmak üzere iki farklı başlık altında incelenir. İştirak halinde eser sahipliğinde, kişilerin esere yaptığı katkının teknik bir hizmet veya teferruat niteliğinde olmaması, doğrudan eserin hususiyetine iştirak edilmesi zorunludur. Örneğin, bir sinema eserinin senaryosunun birden fazla kişi tarafından birlikte yazılması halinde iştirak halinde eser sahipliği söz konusu olurken; sadece kaynakça düzenlemesi yapan bir asistanın katkısı eser sahipliği doğurmaz. Uygulamada bu ayrımlar, hak sahiplerinin tespiti ve aralarındaki uyuşmazlıkların çözümü açısından büyük bir hukuki değere sahiptir.

  • Müşterek Eser Sahipliği: Birden fazla kişinin vücuda getirdiği eserin kısımlara ayrılması mümkünse oluşur ve herkes kendi kısmının sahibi sayılır.
  • İştirak Halinde Eser Sahipliği: Ortaklaşa yaratılan eser ayrılmaz bir bütün teşkil ediyorsa ortaya çıkar ve eserin sahibi onu vücuda getirenlerin birliğidir.
5 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: