Karar Bülteni
AYM Mehmet Akyol ve Diğerleri BN. 2021/63957
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/63957 |
| Karar Tarihi | 21.05.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal Yok |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Yaşam hakkına müdahalede kanunilik ve ölçülülük aranır.
- Öldürücü güç kullanımı mutlak son çare olmalıdır.
- Silahlı ayaklanmanın bastırılması meşru müdafaa kapsamında değerlendirilebilir.
- Çatışma koşullarında soruşturma imkânları esneklik gösterebilir.
Bu karar, güvenlik güçlerinin terörle mücadele kapsamında yürüttüğü operasyonlar sırasında meydana gelen ölüm olaylarında yaşam hakkının ihlal edilip edilmediğine dair önemli hukuki sınırlar çizmektedir. Anayasa Mahkemesi, hendek olayları ve sokağa çıkma yasakları döneminde güvenlik güçlerinin meşru müdafaa ve bir ayaklanmanın bastırılması amacıyla güç kullanmasını hukuka uygun bulmuştur. Yaşam hakkının negatif yükümlülüğü bağlamında devletin güç kullanımının zorunlu ve orantılı olduğu durumlarda ihlal doğmayacağı net bir şekilde ifade edilmiştir.
Benzer davalardaki emsal etkisi ve uygulamadaki önemi bakımından karar, ağır çatışma ortamlarında yürütülen soruşturmaların niteliğine dair gerçekçi bir yaklaşım sunmaktadır. Çatışma bölgelerinde Cumhuriyet savcılarının olay yerine bizzat giderek delil toplamalarının her zaman mümkün olamayacağı, uzman adli kolluk birimlerince sağlanan video, fotoğraf ve raporların etkili soruşturma yükümlülüğünü karşılayabileceği kabul edilmiştir. Ayrıca, eyleme katılan tüm güvenlik görevlilerinin ifadesinin alınmamasının da tek başına soruşturmayı yetersiz kılmayacağı belirtilmiş olup bu durum, terörle mücadele sırasındaki güç kullanımına dair yürütülecek idari ve adli soruşturmalar açısından rehber niteliğindedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Başvurucular, Şırnak'ın Cizre ilçesinde 2015-2016 yıllarında meydana gelen ve sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı hendek olayları sırasında çocukları M.A.'nın güvenlik güçlerinin operasyonları neticesinde hayatını kaybetmesi sebebiyle yargı yoluna başvurmuştur. Başvurucular, olaya ilişkin delillerin toplanmadığını, eksik ve taraflı bir soruşturma yürütüldüğünü, operasyonlar sırasında gereksiz ve orantısız güç kullanıldığını ve zamanında tıbbi yardım sağlanamadığını iddia etmiştir. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Başsavcılığı, M.A.'nın silahlı terör örgütü mensuplarıyla birlikte ölü bulunduğunu, meşru müdafaa sınırları içinde kanunun verdiği yetkiyle hareket edildiğini belirterek kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiştir. Başvurucular, bu karara yaptıkları itirazın da reddedilmesi üzerine yaşam hakkının, özel ve aile hayatına saygı hakkının ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, devletin kişilerin yaşam hakkını koruma konusundaki hem negatif hem de pozitif yükümlülüklerine dikkat çekmektedir. Anayasa m.17 kapsamında, devletin kendi yetki alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme (negatif) yükümlülüğü bulunmaktadır. Bununla birlikte, aynı maddenin dördüncü fıkrasında belirtilen meşru müdafaa, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması gibi istisnai ve zorunlu durumlarda yetkili merciin verdiği emrin uygulanması amacıyla silah kullanılması hukuka uygun kabul edilmektedir. Ancak bu hâllerde dahi öldürücü güç kullanımı her zaman mutlak zorunluluk taşımalı ve kullanılan güç, ulaşılmak istenen meşru amaçla orantılı olmalıdır.
Yaşam hakkının usul boyutu olan etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü gereğince, devletin doğal olmayan her ölüm olayının sorumlularını belirlemesi ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte bir soruşturma yürütmesi zorunludur. Soruşturma makamlarının olaya karışanlardan bağımsız olması, resen ve derhâl harekete geçerek tüm delilleri nesnel ve tarafsız bir şekilde toplaması gerekmektedir. Ancak, şiddetli çatışmaların yaşandığı olağanüstü ortamlarda soruşturma prensiplerinin mutlak ve katı bir biçimde uygulanması beklenemez. Güvenlik risklerinin yüksek olduğu durumlarda, adli kolluk görevlilerinin ve savcıların delil toplama yöntemlerinde zorunlu esneklikler sağlanabilir. Mahkeme, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında delillerin toplanmasının ve analizinin, içinde bulunulan koşulların öngörülemezliği çerçevesinde makul sayılabileceğini vurgulamıştır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Somut olayda başvurucuların yakını olan M.A., Cizre ilçesindeki yoğun terör eylemlerine karşı yürütülen güvenlik operasyonları sırasında ölü bulunmuştur. Soruşturma makamlarınca elde edilen deliller, M.A.'nın silahlı terör örgütü mensubu olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Olay yerinde M.A. ile birlikte otomatik silahlar, mühimmat ve patlayıcılar bulunmuş; adli tıp incelemelerinde müteveffanın ellerinde ve yanağında ateşli silah atış artığı tespit edilmiştir. Ayrıca, soruşturma evresinde dinlenen tanık beyanları ve arşiv araştırmaları M.A.'nın bizzat örgütün silahlı faaliyetlerine katıldığını göstermektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi söz konusu eylemleri bir silahlı ayaklanma olarak nitelendirmiş ve güvenlik güçlerinin uyguladığı gücün, gerek kendilerinin ve başkalarının hayatını korumak gerekse de ayaklanmayı bastırmak meşru amaçlarına yönelik olduğunu belirlemiştir. Bu zorlu çatışma ortamında kullanılan ölümcül gücün mutlak zorunlu ve orantılı olduğu değerlendirilmiştir.
Olayın soruşturulması sürecinde usul boyutu yönünden yapılan incelemede, güvenlik güçlerine ve adli makamlara yönelik ağır silahlı saldırıların devam ettiği bir atmosferin bulunduğu gözetilmiştir. Bu olağanüstü koşullara rağmen, cesedin bulunmasının ardından derhâl soruşturma başlatılmış, uzman olay yeri inceleme ekiplerince görüntü kayıtları alınmış ve deliller toplanarak otopsi işlemleri Cumhuriyet savcısı gözetiminde gecikmeksizin yapılmıştır. Çatışma bölgelerinde Cumhuriyet savcılarının doğrudan alana girmemesi veya operasyona katılan tüm güvenlik görevlilerinin ifadesinin alınmaması, dönemin öngörülemez ve ağır şartları göz önüne alındığında soruşturmanın etkililiğini zedeleyen bir eksiklik olarak görülmemiştir. Soruşturma sürecinin makul bir sürede ve objektif bulgulara dayalı olarak yürütüldüğü tespit edilmiştir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının maddi ve usul boyutlarının ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.