Karar Bülteni
AYM Kamil Selman Bilgin BN. 2021/52365
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/52365 |
| Karar Tarihi | 28.01.2026 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Yaşam hakkı tıbbi ihmal iddialarında özen gerektirir.
- Derece mahkemeleri iddiaları derinlemesine incelemekle yükümlüdür.
- Devletin sağlık hizmetlerini denetleme pozitif yükümlülüğü bulunur.
- Yaşam hakkının usul boyutu etkili soruşturmayı zorunlu kılar.
Bu karar, devletin yaşam hakkı bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin yalnızca bir sağlık hizmetinin doğrudan sunulmasıyla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda bu hizmetin güvenliğini en üst düzeyde sağlayacak düzenleyici ve denetleyici mekanizmaların tam ve eksiksiz olarak işletilmesini de kapsadığını hukuken ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, kan transfüzyonu gibi hayati risk taşıyan tıbbi işlemlerde, idarenin bilimsel gelişmelere uygun daha ileri tarama testlerini zorunlu kılıp kılmadığına dair iddiaların derece mahkemelerince titizlikle incelenmesi gerektiğini vurgulamıştır. İdarenin salt mevcut kurallara uyulup uyulmadığını denetlemesinin ötesinde, yürürlükteki bu kuralların yaşamı korumaya elverişli olup olmadığının da idari yargı makamlarınca değerlendirilmesi hukuki bir gereklilik olarak kabul edilmiştir.
Benzer davalardaki emsal etkisi açısından bu karar, sağlık hukukunda "hizmet kusuru" kavramının sınırlarını genişletmekte ve idarenin teknolojik ve tıbbi gelişmelere ayak uydurmamasının başlı başına bir kusur olarak tartışılabileceğinin önünü açmaktadır. İdare mahkemelerinin, tam yargı davalarında sadece idarenin savunmaları veya dar kapsamlı mevzuat hükümleri ile yetinmeyerek, olayla ilgili ceza soruşturmalarındaki delilleri, teftiş kurulu raporlarını ve bilimsel uzman görüşlerini kararlarına esas almaları gerektiği uygulamada kritik bir prensip hâline gelmiştir. Mahkemelerin, iddiaları tam olarak aydınlatmadan ve delilleri eksiksiz olarak toplamadan verecekleri ret kararlarının yaşam hakkının usul boyutunun ihlaline yol açacağı bu içtihatla bir kez daha kesinleşmiştir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, böbrek nakli ameliyatı sırasında verilen kan nedeniyle HIV virüsü kaparak hayatını kaybeden hastanın yakınları tarafından Sağlık Bakanlığına karşı açılan tazminat davasından kaynaklanmaktadır. Başvurucular, özel bir hastanede gerçekleşen böbrek nakli ameliyatında hastaya Türk Kızılayı tarafından temin edilen kanın verildiğini, sonrasında bu kanda HIV virüsü bulunduğunun tespit edildiğini ve hastanın bir süre sonra bu sebeple vefat ettiğini belirtmiştir.
Aile, idarenin kan ve kan ürünleri konusunda yeterli denetim yapmadığını, virüsün "pencere döneminde" dahi tespit edilmesini sağlayan daha gelişmiş ileri tetkik yöntemlerini zorunlu hâle getirmeyerek ağır bir hizmet kusuru işlediğini iddia ederek tazminat talebinde bulunmuştur. İdare mahkemesi sürecinde, Danıştay'ın farklı yöndeki bozma ve onama kararları neticesinde Sağlık Bakanlığına atfedilecek bir hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle davanın kesin olarak reddedilmesi üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken öncelikle Anayasa'nın yaşam hakkını güvence altına alan 17. maddesi ile devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5. maddesi ve sağlık hizmetlerini düzenleyen 56. maddesini temel almıştır. Devletin, egemenliği altındaki kişilerin yaşamlarını korumak için negatif yükümlülüklerinin yanında pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu yükümlülükler sağlık alanında yürütülen faaliyetler için de doğrudan geçerlidir. Devlet, sağlık hizmetlerini kamu veya özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirildiğine bakmaksızın, hastaların yaşamları ile maddi ve manevi varlıklarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde tek elden planlayıp düzenlemek zorundadır.
İdare hukukunda yerleşik içtihat prensiplerine göre idarenin hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi durumlarında ortaya çıkmaktadır. 5624 sayılı Kan ve Kan Ürünleri Kanunu kapsamında idarenin, kan bağışçılarından kan alınması, kanın laboratuvar testlerinden geçirilmesi, işlenmesi, depolanması ve hastaya nakli süreçlerinde hem düzenleyici hem de denetleyici rolü bulunmaktadır. İdarenin sadece fiziki ve teknik donanımı denetlemekle kalmayıp, tıbbi tahlillerde kullanılan yöntemlerin bilimin ulaştığı en güncel standartlara uygunluğunu sağlama sorumluluğu da mevcuttur.
Yaşam hakkı kapsamındaki usul yükümlülüğü ise şüpheli her ölüm olayının sorumlularının belirlenmesini, olayı çevreleyen maddi koşulların tüm yönleriyle aydınlatılmasını ve adli veya idari yargıda açılan tazminat davalarında makul derecede ivedilik ve özen şartının yerine getirilmesini gerektirir. Yargı mercilerinin özenli inceleme yapma yükümlülükleri, her davada mutlaka mağdurlar lehine bir tazminat kararı verilmesini garanti etmese de; idarenin eylemsizliği, gerekli gelişmiş tarama testlerini yürürlüğe koymaması veya bilimsel gelişmelere uygun organizasyonu kurmaması şeklindeki ağır iddiaların derinlemesine incelenmesini ve mahkeme kararlarında tatmin edici gerekçelerle karşılanmasını mecburi kılmaktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucuların açtığı tam yargı davasında idare mahkemelerinin ve Danıştay'ın yargılama sürecini detaylı bir biçimde mercek altına almıştır. İdari yargılama sürecinde Danıştay Onbeşinci Dairesinin aynı olaya ilişkin iki farklı karar verdiği, idarenin hizmet kusurunun varlığı yönündeki görüşünü yargılama aşamasında sonradan değiştirdiği görülmüştür. Derece mahkemelerinin, başvurucuların iddialarının temelini oluşturan Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu raporunu ve olaya ilişkin ceza soruşturmasında alınan ifadeler ile elde edilen delilleri karar süreçlerinde yeterince irdelemediği, bu delilleri ilk aşamada bütünüyle göz ardı ettiği tespit edilmiştir.
Olayı çevreleyen maddi koşulların, özellikle idare tarafından çıkarılan düzenleyici işlemlerde kan bağışçısından alınan kanda HIV virüsü bulunup bulunmadığının tespitine imkân verebilecek daha ileri test yöntemlerinin (NAT HIV RNA testi gibi pencere dönemini çok daha erkene çeken yöntemlerin) kullanımının zorunlu tutulup tutulmadığı hususunun idari yargı makamlarınca derinlemesine araştırılmadığı değerlendirilmiştir. Başvurucuların, bilimsel verilere göre pencere dönemini ciddi anlamda kısaltan daha gelişmiş testlerin olay tarihindeki teknik imkânlara rağmen idarece zorunlu tutulmamasının hizmetin tam ve güvenli bir şekilde işlemediğini gösterdiği yönündeki temel iddiaları mahkemeler tarafından Anayasa'nın 17. maddesinin gerektirdiği dikkat ve özenle incelenmemiş, bu kritik hususlara dair kararlarda hiçbir tatmin edici gerekçe sunulmamıştır.
Yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edilip edilmediğinin kesin olarak tespit edilebilmesi için söz konusu iddiaların ve idare teftiş kurulu raporları dâhil olmak üzere tüm delillerin derece mahkemelerince eksiksiz olarak toplanıp tartışılması gerekirken, bu usulü özen yükümlülüğüne uyulmaması nedeniyle olayın tam anlamıyla aydınlatılamadığı sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda idari makamlar ve derece mahkemeleri, yaşamı koruma pozitif yükümlülüğünün ihlal edildiğine dayanan iddiaları usulünce karşılayamamış ve yargılama sisteminin sunması gereken asgari hukuki güvenceleri sağlayamamıştır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, olay ve olguların aydınlatılmasında derece mahkemelerince gerekli özenin gösterilmemesi nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.