Karar Bülteni
AYM Selçuk Borlukan ve Diğerleri BN. 2020/40402
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi 1. Bölüm |
| Başvuru No | 2020/40402 |
| Karar Tarihi | 23.10.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal ve Kabul Edilemezlik |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Yaşam hakkı kapsamında etkili yargısal süreç işletilmelidir.
- On yılı aşan tam yargı davası makul değildir.
- Doğrudan mağdur olmayanların bireysel başvurusu kabul edilemez.
- Mühimmat patlamalarında idarenin kusuru etkin şekilde giderilmelidir.
Bu karar, devletin yaşam hakkını koruma konusundaki usuli pozitif yükümlülüklerinin zaman boyutunu ve sınırlarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, açık alanda bulunan askerî mühimmatın patlaması sonucu meydana gelen ağır yaralanma vakalarında idarenin hizmet kusurunun tespiti ve zararın tazmini amacıyla açılan tam yargı davalarının makul bir sürede sonuçlandırılmasının, yaşam hakkının etkin bir şekilde korunması için mutlak bir zorunluluk olduğunu hüküm altına almıştır. Yargısal sürecin on yılı aşkın bir süre sürüncemede bırakılması, hakkın usul boyutunun açık bir ihlali olarak nitelendirilmiştir.
Öte yandan, kararda bireysel başvuru ehliyeti bakımından "doğrudan mağdur" statüsü üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Yaşam hakkının ihlali iddiasına temel olan olayda ölüm gerçekleşmediği için, sadece doğrudan bedensel bütünlüğü zarar gören kişinin mağdur sıfatını taşıyabileceği, ebeveynlerin ise bu ihlal iddiası yönünden mağdur statülerinin bulunmadığı vurgulanarak usul hukukuna dair kesin bir sınır çizilmiştir.
Benzer davalar açısından bu kararın en büyük emsal etkisi, vatandaşların can güvenliğini tehdit eden patlayıcı madde ve mühimmatların açık alanlarda bırakılmasından doğan zararların tazmini sürecinde, idari yargı makamlarına biçilen özen ve hız yükümlülüğüdür. Mahkemelerin hukuki veya fiilî karmaşıklık barındırmayan basit uyuşmazlıklarda dahi süreci gereksiz yere uzatması, doğrudan Anayasa ihlali doğuracak ve devleti ağır tazminat yükleri ile karşı karşıya bırakacaktır.
Uygulamadaki önemi ise idare mahkemelerinin ve yüksek yargı organlarının, yaşam hakkı gibi temel anayasal hakları ilgilendiren tam yargı davalarında gereksiz usulü gecikmelerden kaçınmaları gerektiğine dair verilen güçlü mesajdır. Ayrıca, doğrudan mağduriyet kıstası, bundan sonraki ölümle sonuçlanmayan benzer ihlal iddialarında başvuru ehliyetinin sınırlarını belirleyerek uygulamaya kesin bir yön verecek niteliktedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
2005 yılında, olay tarihinde on yedi yaşında olan başvurucu Selçuk Borlukan, Bingöl'ün bir köy yolu üzerinde arkadaşıyla dolaşırken açık alanda bulduğu anti-tank roketini sert bir cisme vurması sonucunda meydana gelen patlamada ağır şekilde yaralanmış ve büyük oranda engelli hâle gelmiştir. Başvurucu ve ailesi, yerleşim yerine yakın açık alanda patlayıcı mühimmat bırakılması nedeniyle idarenin ağır hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle İçişleri Bakanlığına karşı maddi ve manevi zararlarının karşılanması talebiyle tam yargı davası açmıştır. Ancak, 2009 yılında açılan ve idari yargı mercileri ile Danıştay arasında uzun yıllar gidip gelen davanın, olayın üzerinden on yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen bir türlü nihai karara bağlanarak sonuçlandırılamaması üzerine uyuşmazlık Anayasa Mahkemesinin önüne taşınmıştır. Başvurucular, hem ağır şekilde yaralanma hadisesi hem de davanın makul sürede bitirilememesi sebebiyle anayasal haklarının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı çözerken temel olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.17'de güvence altına alınan "yaşam hakkı" ile devletin bu hak kapsamındaki usul yükümlülüklerine dayanmıştır. Yaşam hakkı, devlete yalnızca bireylerin hayatına kasten son vermeme yönünde negatif bir yükümlülük değil, aynı zamanda yetki alanındaki tüm bireylerin yaşam hakkını korumak için uygun yasal ve idari bir çerçeve oluşturma yönünde pozitif bir yükümlülük de yüklemektedir. Bu pozitif yükümlülük, devletin tehlikeli faaliyetleri denetlemesini ve riskleri asgariye indirecek güvenlik tedbirlerini almasını zorunlu kılar.
Yerleşik içtihat prensiplerine göre, yaşam hakkı kapsamında yürütülecek ceza soruşturmalarının yanı sıra hukuki sorumluluğu ortaya koymak adına idari yargıda açılacak tam yargı davalarında makul derecede ivedilik ve özen şartı mutlaka yerine getirilmelidir. Derece mahkemelerinin bu tür davalarda gösterdiği gecikmeler, benzer hak ihlallerinin önlenmesinde sahip olunan yargısal rolün zedelenmesine neden olmaktadır. Devletin zararı tazmin mekanizmaları, fiiliyatta işlevsel olmalı ve mağdurları yıllarca süren hukuki belirsizlikler içinde bırakmamalıdır.
Ayrıca usul hukukunun temel prensiplerinden olan başvuru ehliyeti konusunda 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun m.46 kuralı esas alınmıştır. Bu kural gereğince, bir kimsenin bireysel başvuru yapabilmesi için doğrudan ve kişisel olarak o ihlalden etkilenmiş olması gerekir. Yaşam hakkının ihlaline konu olayda ölüm gerçekleşmemişse, mağduriyet bizzat ağır yaralanan kişiye aittir. Ölümle sonuçlanmayan olaylarda yaralanan kişinin ebeveynlerinin, sırf akrabalık bağları nedeniyle doğrudan mağdur statüsünü haiz olmadıkları genel bir hukuk kuralı olarak kabul edilmektedir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuruyu öncelikle mağdur sıfatı yönünden usulden ele alarak değerlendirmiştir. Meydana gelen mühimmat patlaması neticesinde doğrudan bedensel zarara uğrayan ve ağır şekilde yaralanan kişi Selçuk Borlukan'dır. İhlal iddiasına konu olay ölümle sonuçlanmadığından, yaralanan şahsın anne ve babası olan diğer başvurucuların yaşam hakkı ihlali iddiası yönünden doğrudan ve kişisel bir etkilenmeleri söz konusu olmamıştır. Bu sebeple ebeveynlerin başvurusu, mağdur statüleri bulunmadığı için kişi bakımından yetkisizlik nedeni ile kabul edilemez bulunmuştur.
Esastan incelenen Selçuk Borlukan'ın iddiaları yönünden ise, tam yargı davasının makul süratle yürütülüp yürütülmediği dikkatle ele alınmıştır. Olayın 2005 yılında gerçekleştiği, buna ilişkin idari makamlarca yürütülen ceza soruşturmasının 2006 yılında tamamlandığı, maddi ve manevi tazminat davasının ise 2009 yılında açıldığı tespit edilmiştir. İdari yargıda açılan davada incelenecek delillerin büyük oranda ceza dosyasından temin edilebildiği, olayın mahkemeleri zorlayacak aşırı bir hukuki veya fiilî karmaşıklık içermediği gözlemlenmiştir. Buna rağmen, idari yargı makamları ile Danıştay arasında yıllarca süren bozma kararları ve yargısal süreçler sebebiyle yargılamanın, bireysel başvurunun yapıldığı tarih itibarıyla dahi on yılı aşkın bir süredir derdest olduğu saptanmıştır.
Yüksek Mahkeme, devletin yaşam hakkının korunmasına yönelik usuli yükümlülüğünün, sorumluların tespiti ve zararların giderilmesi amacıyla yürütülen yargısal süreçlerin hızlı, şeffaf ve etkili bir şekilde tamamlanmasını gerektirdiğinin altını çizmiştir. Somut uyuşmazlıkta, yargılamanın uzamasını haklı kılacak herhangi bir olağandışı zorluk veya karmaşıklık bulunmamasına rağmen davanın makul sürede sonuçlandırılamaması, devletin yaşam hakkını koruma bağlamındaki usul yükümlülüklerine açıkça aykırı bulunmuştur. Hukuki sürecin bu denli uzaması, başvuranın adalete olan inancını zedelemiş ve etkili giderim hakkını boşa çıkarmıştır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, ebeveynlerin başvurusunun kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle reddine ve asıl mağdur olan başvurucu yönünden yaşam hakkının usul boyutunun ihlali yönünde karar vermiştir.