Karar Bülteni
AYM 2021/32092 BN.
Anayasa Mahkemesi | Hasan Buluş | 2021/32092 BN.
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/32092 |
| Karar Tarihi | 02.10.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal Yok |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Terör eylemlerinde devletin kusursuz sorumluluğu esastır.
- Öngörülemez saldırılarda idarenin hizmet kusuru bulunmayabilir.
- Pozitif koruma yükümlülüğü aşırı yük getirecek şekilde yorumlanamaz.
- Sosyal risk ilkesi kapsamında manevi tazminat ödenebilir.
Bu karar, kamuya açık ve geniş katılımlı etkinliklerde meydana gelen terör saldırılarında devletin pozitif koruma yükümlülüğünün hukuki sınırlarını net bir biçimde çizmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, idarenin genel bir istihbarat bilgisine sahip olmasını tek başına bir hizmet kusuru olarak kabul etmemiş; eylemin önlenebilmesi için somut, belirli ve son derece yakın bir tehdidin yetkili makamlarca bilinmesi gerektiğine hükmetmiştir. Meydana gelen üzücü olayda, kolluk kuvvetleri tarafından güvenlik önlemlerinin ve sonrasındaki acil sağlık hizmetlerinin makul düzeyde sağlanmış olması, idarenin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü hukuka uygun bir şekilde yerine getirdiği şeklinde yorumlanmıştır.
Emsal niteliği taşıyan bu karar, benzer kitlesel terör eylemlerinden kaynaklanan tam yargı davalarında sosyal risk ilkesinin uygulanabilirliğini açıkça pekiştirmektedir. İdarenin doğrudan hizmet kusurunun şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlanamadığı durumlarda, terör eylemlerinden doğrudan zarar gören vatandaşların mağduriyetlerinin devletin kusursuz sorumluluğu ve sosyal risk ilkeleri çerçevesinde giderilmesi gerektiği bir kez daha teyit edilmiştir. Uygulamada, idare mahkemelerinin ve derece mahkemelerinin manevi tazminat bedellerini belirlerken devletin makul önlem alma kapasitesini ve olay sonrası müdahale hızını detaylıca dikkate alarak karar vermeleri gerektiği yönünde güçlü bir içtihat oluşturmaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Ankara Tren Garı önünde 10 Ekim 2015 tarihinde düzenlenen barış mitingine katılmak için Amasya'dan gelen başvurucu, DEAŞ terör örgütü tarafından gerçekleştirilen iki ayrı canlı bomba saldırısı sonucunda yaralanmış ve ciddi oranda işitme kaybına uğramıştır. Başvurucu, saldırının önlenebilir olduğunu, emniyetin istihbarat bilgisine sahip olmasına rağmen gerekli güvenlik önlemlerini almadığını ve olay sonrası ilk yardımın güvenlik güçlerince geciktirildiğini iddia ederek İçişleri Bakanlığı ile Ankara Valiliğine karşı manevi tazminat talebiyle tam yargı davası açmıştır. İdare mahkemesi, idarenin hizmet kusuru bulunmadığını ancak sosyal risk ilkesi gereği başvurucuya manevi tazminat ödenmesi gerektiğini belirterek davayı kısmen kabul etmiştir. İstinaf ve temyiz süreçlerinde tazminat miktarı düşürülerek onanmış, bunun üzerine başvurucu, devletin yaşamı koruma yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.17 kapsamında güvence altına alınan yaşam hakkını merkeze almıştır. Yaşam hakkı, devletin yetki alanındaki bireylerin hayatlarını kamu görevlileri veya üçüncü kişilerin eylemlerinden doğabilecek risklere karşı koruma ödevini, yani pozitif yükümlülüğü barındırmaktadır.
Bu bağlamda, idarenin terör ve şiddet olaylarını önlemek adına caydırıcı yasal çerçeve oluşturması ve somut, yakın bir tehlikenin bilindiği durumlarda makul ölçüler çerçevesinde önlemler alması gerekmektedir. Ancak yerleşik içtihatlara göre, yetkili makamlardan her türlü potansiyel tehdidi veya tehlikeyi mutlak surette önlemesi beklenemeyeceği gibi, insan davranışlarının öngörülemezliği dikkate alındığında koruma yükümlülüğü kamu makamları üzerinde aşırı ve orantısız bir yük oluşturacak şekilde geniş yorumlanamaz.
Somut olayın hukuki çözümlemesinde, idarenin sorumluluğunun sınırları 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun ile kusursuz sorumluluk hâllerinden olan "sosyal risk ilkesi" çerçevesinde ele alınmıştır. Sosyal risk ilkesi, toplumun genelini hedef alan terör eylemlerinde, idarenin doğrudan bir hizmet kusuru bulunmasa dahi, devletin anayasal düzeni koruma görevi gereği ortaya çıkan zararı tüm topluma paylaştırması esasına dayanmaktadır.
Ayrıca yaşam hakkının usul boyutu gereğince, kamu makamlarının meydana gelen ölüm veya yaralanma olaylarında sorumluları tespit etmek ve zararı etkin biçimde gidermek için etkili bir yargısal sistem kurma zorunluluğu bulunmaktadır. Bu kapsamda mağdurlar tarafından açılan tam yargı davalarında, mahkemelerin makul ivedilikle ve büyük bir özenle inceleme yapması esastır; ancak bu yükümlülük her olayda mutlaka mağdur lehine astronomik bir tazminat garantisi sunmamaktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucunun yaralandığı 10 Ekim 2015 tarihli terör saldırısına ilişkin kamu makamlarının güvenlik tedbirlerini ve olay sonrası müdahalelerini detaylı şekilde incelemiştir. Olay öncesinde emniyet birimlerine genel nitelikte istihbarat bilgileri ulaşmış olsa da, söz konusu mitinge veya doğrudan katılımcıların hayatlarına yönelik somut, belirli ve yakın bir tehdidin bilindiğine dair herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.
İncelemelerde, yetkililerin gösteri alanına barikatlar kurduğu, iki binden fazla personel görevlendirdiği, arama noktaları oluşturduğu ve patlayıcı madde araması yaptığı tespit edilmiştir. İdarenin, terör saldırısını önlemenin doğasında var olan zorluklar çerçevesinde, kendisinden makul olarak beklenebilecek güvenlik tedbirlerini aldığı anlaşılmıştır. Ayrıca, saldırı sonrasında acil sağlık hizmetlerinin hızlıca olay yerine sevk edildiği, 65 dakika içinde tüm yaralıların hastanelere tahliye edildiği ve kurumlar arası herhangi bir iletişim kopukluğu yaşanmadığı açıkça tespit edilmiştir. Başvurucunun, kolluk kuvvetlerinin olay yerindeki yaralılara müdahaleyi engellediğine dair iddiaları ise somut delillerle desteklenememiştir.
Derece mahkemelerinin yargılama sürecinde, olayı çevreleyen koşulları özenle araştırdığı, idarenin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığını nesnel bir yaklaşımla değerlendirdiği görülmüştür. Yargılama neticesinde, idarenin doğrudan kusuru tespit edilememekle birlikte, terör eyleminin niteliği gereği başvurucunun ispat yükünü hafifleten sosyal risk ilkesi uygulanmış ve başvurucu lehine belirli bir miktar manevi tazminata hükmedilmiştir. Bu bağlamda, devletin yaşamı koruma yükümlülüğünün maddi ve usul boyutlarının hukuka aykırı biçimde ihlal edilmediği kanaatine varılmıştır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının maddi ve usul boyutunun ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.