Anasayfa Karar Bülteni AYM | Mevhibe Canan Arın | BN. 2022/83488

Karar Bülteni

AYM Mevhibe Canan Arın BN. 2022/83488

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm
Başvuru No 2022/83488
Karar Tarihi 15.01.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal Yok
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Siyasi partilerin eleştiriye tahammül yükümlülüğü geniştir.
  • Suç isnadı içeren ifadeler olgusal temele dayanmalıdır.
  • İspatlanamayan olgusal iddialar ifade özgürlüğünü sınırlandırabilir.
  • Şeref ve itibar hakkı anayasal koruma altındadır.

Bu karar, siyasi partilere yöneltilen eleştirilerin ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki hassas dengeyi nasıl kurması gerektiğini açıkça ve detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. Demokratik bir toplumda iktidar partilerinin sıradan vatandaşlara kıyasla çok daha ağır eleştirilere katlanma yükümlülüğü bulunsa da, bu durum her türlü ifadenin özgürce kullanılabileceği ve sınırsız bir koruma sağlanacağı anlamına gelmemektedir. Özellikle kişilere veya tüzel kişilere yönelik suç isnadı boyutuna varan ağır olgusal iddiaların mutlaka belli bir nesnel dayanağa sahip olması gerektiği hukuken güçlü bir şekilde vurgulanmıştır.

Uygulamadaki önemi ve emsal etkisi bakımından bu karar, ifade özgürlüğünün sınırlarının belirlenmesinde "değer yargısı" ile "maddi olgu isnadı" arasındaki hayati ayrıma dikkat çekmektedir. Salt siyasi eleştiri niteliğindeki değer yargıları oldukça geniş bir anayasal koruma alanından faydalanırken, ispatlanması gereken olgusal temellere dayalı ağır suçlamaların desteksiz kalması durumunda ifade özgürlüğü korumasının ortadan kalkacağı içtihat altına alınmıştır. Bu durum, özellikle gazetecilerin, sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin ve kanaat önderlerinin kamuoyuna açık açıklamalarında kullandıkları dil ve üslubun doğurabileceği hukuki sonuçlar bağlamında son derece önemli bir emsal niteliği taşımaktadır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Kadın hakları alanında faaliyet gösteren bir vakfın kurucusu ve aynı zamanda avukat olan başvurucu, ulusal yayın yapan bir gazeteye verdiği röportajda İstanbul Sözleşmesi ile ilgili devam eden güncel siyasi tartışmalara değinmiştir. Röportaj esnasında iktidar partisine yönelik olarak, çocuk istismarına bilerek göz yumulduğu, erken yaşta evliliklerin teşvik edildiği, ensest ve tecavüz eylemlerinin meşrulaştırıldığı yönünde oldukça sert ve ağır eleştirilerde bulunmuştur.

Bu ifadelerin gazetede yayımlanması üzerine ilgili siyasi parti, kullanılan söylemlerin eleştiri sınırlarını açıkça aştığı ve tüzel kişiliğinin şeref ile itibarına haksız bir saldırı teşkil ettiği gerekçesiyle başvurucu ile gazetenin bağlı olduğu vakıf aleyhine manevi tazminat davası açmıştır. Yerel mahkemenin başvurucu aleyhine manevi tazminata hükmetmesi ve bu kararın istinaf aşamasında da kesinleşmesi üzerine başvurucu, aleyhine verilen kararın ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temel taşlarından biridir ve bireylerin görüşlerini serbestçe açıklayabilmelerinin teminatıdır. Ancak bu özgürlük mutlak bir nitelik taşımayıp, Anayasa'nın 17. maddesinde özenle koruma altına alınan şeref ve itibar hakkı gibi başkalarının anayasal haklarının korunması amacıyla kanunla sınırlandırılabilir. Kişilik haklarına yapılan haksız saldırılara karşı hukuki koruma sağlayan temel kanuni dayanak ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58 hükmüdür.

İfade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı çatıştığında, mahkemelerce adil bir denge kurulması yasal bir zorunluluktur. Bu denge tesis edilirken ifadelerin kim tarafından dile getirildiği, hedef alınan kişinin kimliği ve toplumsal konumu, ifadelerin genel kamu yararına ilişkin bir tartışmaya somut katkı sağlayıp sağlamadığı gibi objektif kriterler gözetilir. Siyasi partiler ve kamusal yetki kullanan kişiler, konumları gereği sıradan vatandaşlara oranla daha ağır ve sert eleştirilere katlanmak zorundadır.

Yerleşik yargısal içtihatlara göre, ifade özgürlüğü değerlendirmesinde "değer yargısı" ile "maddi vakıa (olgu) isnadı" ayrımı büyük bir önem taşır. Değer yargılarının ispatlanması doğası gereği beklenemezken, maddi bir olguya açıkça işaret eden ve suç isnadı boyutuna varan iddiaların belirli bir düzeyde olgusal temele dayanması hukuken şarttır. Olgusal dayanaktan tamamen yoksun, salt tahkir etme amacı taşıyan veya kişi ile kurumları haksız yere ağır suçlarla itham eden ifadeler, ifade özgürlüğünün sağladığı geniş koruma kalkanından tam anlamıyla yararlanamaz. İfade özgürlüğüne yapılacak herhangi bir müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve ulaşılmak istenen amaçla ölçülü olması, demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez bir hukuki gereğidir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun sarf ettiği sözleri ifade özgürlüğü ile davacı siyasi partinin şeref ve itibarının korunması hakkı arasındaki denge bağlamında detaylı bir şekilde incelemiştir. Başvurucunun kadın hakları savunucusu, davacının ise iktidar partisi olması dikkate alındığında, iktidar partisinin kamuoyunda kendisine yöneltilen sert siyasi eleştirilere karşı çok daha geniş bir hoşgörü gösterme yükümlülüğü bulunduğu Mahkemece kabul edilmiştir.

Bununla birlikte, başvurucunun röportajında yer alan "çocuk istismarına susuyor, hatta göz yumuyor", "çocuk istismarını özendiriyor" ve "ensesti ve tecavüzü meşrulaştırıyor" şeklindeki beyanlarının salt siyasi birer değer yargısı olmadığı, doğrudan doğruya hukuken ağır bir suç isnadı içeren olgusal iddialar olduğu tespit edilmiştir. Toplum düzenini temelden sarsan bu ağır eylemlerin iktidar partisi tarafından özendirildiği yönündeki iddiaların belirli bir olgusal temelle desteklenmesi zorunludur. Ancak başvurucu, yargılama sürecinde ve bireysel başvuru formunda bu ağır suçlamalarını destekleyecek yeterli, ikna edici somut delil veya kaynak sunamamıştır.

İlgili siyasi partinin eleştirilere katlanma yükümlülüğü geniş olsa da, suç isnadına varan ve somut dayanağı bulunmayan bu tür desteksiz ağır ifadeler karşısında lekelenmeme hakkının ve itibarının korunması gerektiği kuvvetle vurgulanmıştır. İlk derece ve bölge adliye mahkemelerinin, başvurucunun kullandığı ifadelerin haksız saldırı boyutuna ulaştığını ve özle biçim arasındaki dengeyi bozduğunu belirten gerekçelerinin, ilgili ve yeterli olduğu görülmüştür. Bu bağlamda, başvurucu aleyhine hükmedilen manevi tazminatın demokratik bir toplumda zorunlu bir ihtiyaca karşılık geldiği ve ölçülü olduğu kanaatine varılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, müdahalenin orantılı ve meşru amaca uygun olduğu gerekçesiyle Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: