Anasayfa Karar Bülteni AYM | 2019/35226 BN.

Karar Bülteni

AYM 2019/35226 BN.

Anayasa Mahkemesi | Gülten Öztürk | 2019/35226 BN.

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi 1. Bölüm
Başvuru No 2019/35226
Karar Tarihi 23.10.2024
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Kesinleşmiş mahkûmiyet dışındaki suçlamalar masumiyet karinesini ihlal eder.
  • Kamu makamlarının kararlarında kullandıkları dil kritik önem taşır.
  • İnfaz aşamasındaki kararlar masumiyet karinesini zedeleyecek nitelikte olamaz.
  • Örgüte yardım suçu örgüt üyeliği ile bir tutulamaz.

Bu karar, ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlülerin infaz aşamasında karşılaştıkları idari ve yargısal kararlarda kullanılan dilin, Anayasa ile güvence altına alınan masumiyet karinesi üzerindeki doğrudan ve telafisi zor etkisini ortaya koyması bakımından büyük bir hukuki öneme sahiptir. Anayasa Mahkemesi, kişinin bir suçtan mahkûm edilmiş olmasının, ona yargılanmadığı veya mahkûm edilmediği başka bir suçun failiymiş gibi muamele edilmesini haklı kılmayacağını net bir biçimde vurgulamıştır. Özellikle idare ve gözlem kurulları ile infaz hâkimliklerinin kararlarında yer alan ifadelerin, kişinin suçlu olmadığı bir konuda toplum veya kurum nezdinde yanlış bir izlenim yaratmaması gerektiği altı çizilerek bir kez daha ifade edilmiştir.

Benzer davalardaki emsal etkisi değerlendirildiğinde, bu karar infaz hukuku uygulamaları açısından bağlayıcı ve oldukça aydınlatıcı bir rehber niteliğindedir. İnfaz kurumlarının ve infaz hâkimliklerinin, hükümlülerin açık ceza infaz kurumuna ayrılma, koşullu salıverilme veya denetimli serbestlik gibi taleplerini değerlendirirken yalnızca kesinleşmiş mahkûmiyet hükmünün sınırları içinde kalmaları gerektiği anayasal bir kural olarak sabittir. Yargı mercilerinin veya idarenin kendi görev sınırlarını aşarak bireyleri mahkûm edilmedikleri suçların doğrudan faili olarak nitelendirmesi, telafisi imkansız açık bir hak ihlali doğuracaktır. Kararın hukuki ve pratik uygulamadaki önemi, kamu makamlarının karar gerekçelerini oluştururken son derece titiz, tarafsız, ölçülü ve masumiyet karinesinin ikinci boyutunu zedelemeyecek nitelikte özenli bir dil kullanmak zorunda olmalarını pekiştirmesinde yatmaktadır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Başvurucu Gülten Öztürk, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan hapis cezasına çarptırılmış ve bu cezası kesinleşerek infaz sürecine başlanmıştır. İnfaz aşamasında, koşullu salıverilme tarihine bir yıldan daha az bir süre kaldığı gerekçesiyle açık ceza infaz kurumuna ayrılma ve denetimli serbestlik hükümlerinden faydalanma talebiyle cezaevi idaresine hukuki başvuruda bulunmuştur. Ancak Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu, başvurucunun "mensubu olduğu örgütten ayrılmadığı" gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir. Başvurucu bu haksız ret kararına karşı derhal infaz hâkimliğine ve ardından ağır ceza mahkemesine yasal itirazlarda bulunmuş, fakat yerel mahkemeler başvurucunun "örgüt üyesi olarak cezalandırıldığı" şeklindeki hatalı ifadelerle söz konusu itirazları reddetmiştir. Başvurucu, sadece örgüte yardım suçundan mahkûm edilmesine rağmen idari ve yargısal kararlarda doğrudan örgüt üyesi gibi gösterilerek suçlanması sebebiyle masumiyet karinesinin zedelendiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru hakkını kullanmıştır.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa Mahkemesi, somut uyuşmazlığı ve ihlal iddialarını değerlendirirken öncelikle Anayasa m.36 kapsamında adil yargılanma hakkı ile Anayasa m.38 kapsamında güvence altına alınan masumiyet karinesine dayanarak detaylı bir hukuki inceleme yapmıştır. Masumiyet karinesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar hiç kimsenin suçlu sayılamayacağını ifade etmekte olup bu temel kural, modern hukuk devleti ilkesinin en vazgeçilmez yapı taşlarından birini oluşturmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde de açıkça güvence altına alınan bu ilkenin yerleşik içtihatlara göre iki ana boyutu bulunmaktadır. Birinci boyut, kişi hakkındaki ceza yargılaması tamamen sonuçlanıncaya kadar geçen süreyi kapsar ve kişinin suçlu olduğuna dair kesin hüküm verilmeden kamu makamlarınca erken açıklama yapılarak suçlu ilan edilmesini kesin olarak yasaklar. İkinci boyut ise ceza yargılamasının kesinleşmesinden sonra devreye girmektedir; kişinin mahkûm edilmediği başka bir suçla ilgili olarak masumiyetinden asla şüphe duyulmamasını, kamu makamlarının toplum veya çeşitli kurumlar nezdinde kişinin o suçu bizzat işlediği izlenimini uyandıracak her türlü işlem ve özensiz ifadelerden mutlak surette kaçınmasını gerektirir.

Ceza mahkemeleri tarafından açıkça mahkûm edilmeyen bir kişinin, infaz kurumu idareleri veya infaz hâkimlikleri gibi idari ve yargısal makamlar tarafından mahkûm edilmediği bir suçun faili olarak nitelendirilmesi, bu kamu otoritelerinin yasal görev sınırlarını aşması anlamına gelir. Somut uyuşmazlıkta 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.220/7 hükmü gereğince, örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dâhil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, yasal ceza yaptırımı bakımından örgüt üyesi gibi cezalandırılsa da, bu durum kişinin fiilen "örgüt üyesi" olduğu anlamına hukuken gelmemektedir. Tüm bu ilkeler ışığında, kamu otoritelerinin ve idari mercilerin kararlarında kullandıkları dilin, kişinin masumiyetine en ufak bir gölge dahi düşürmemesi son derece kritik ve bağlayıcı bir anayasal yükümlülüktür.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun maruz kaldığı somut durumu derinlemesine incelediğinde, başvurucu Gülten Öztürk hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan verilmiş kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığını, kişinin yalnızca örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan cezalandırıldığını hukuken tespit etmiştir. Buna karşılık, Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığının başvurucunun açık ceza infaz kurumuna ayrılma talebini idari yoldan reddederken kullandığı "mensubu olduğu örgütten ayrılmadığı" şeklindeki tartışmalı ifadenin, başvurucuya kesinlikle mahkûm olmadığı yeni ve daha ağır bir suçu doğrudan isnat ettiği son derece açıktır.

Kurulun bu hatalı değerlendirme içeren kararına karşı yasal süresi içinde infaz hâkimliğine yapılan itirazda, ilgili yargı mercinin bu hukuki hatayı düzeltmesi ve adaleti sağlaması beklenirken, infaz hâkimliğinin de kendi yargısal kararında "hükümlünün örgüt üyesi olarak cezalandırıldığı hususları bir bütün olarak değerlendirildiğinde" şeklindeki hatalı ifadelere ısrarla yer verdiği saptanmıştır. Yüksek Mahkeme, itirazı inceleyen ağır ceza mahkemesi ve infaz hâkimliğinin, kanun koyucunun sadece cezalandırma tekniği bakımından yaptığı şekli bir atıftan yola çıkarak başvurucuyu doğrudan doğruya "örgüt üyesi" olarak nitelendirdiğini belirlemiştir. Bu tür yorumların hukuki sınırları ihlal ettiği ve bağlamından koparıldığı vurgulanmıştır.

Bu tespitler ve hukuki değerlendirmeler ışığında, kamu makamlarının kendi yasal görev sınırlarını aşarak başvurucuyu mahkûm edilmediği bir suçun açık faili olarak göstermesi ve karar vericilerin kullandığı son derece özensiz dilin başvurucunun masumiyetine açıkça ve doğrudan gölge düşürdüğü kanaatine varılmıştır. Adli ve idari mercilerin hatalı işlemi teyit eden bu haksız tutumlarının, masumiyet karinesinin ceza davasından sonraki yargılamalarda mahkûm olunmayan suçla ilgili olarak kamu makamlarının kişinin suçlu olduğu izlenimini uyandırmama yükümlülüğünü, yani ilkenin ikinci boyutunu ağır bir şekilde zedelediği sonucuna ulaşılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, başvurucunun Anayasa'nın 36. ve 38. maddelerinde güvence altına alınan masumiyet karinesinin ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: