Karar Bülteni
AYM Engin Avcı BN. 2023/96966
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2023/96966 |
| Karar Tarihi | 16.09.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal Yok / Kabul Edilemez |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- İfade özgürlüğü ile itibar dengelenmelidir.
- Yargı mensuplarının şeref ve itibarı korunmalıdır.
- Olgusal isnatlar somut verilerle desteklenmelidir.
- Asılsız suç isnadı yaptırıma tabi tutulabilir.
- Eleştiri hakkı iftira atma özgürlüğü vermez.
Bu karar, demokratik bir toplumda ifade özgürlüğü ile bireylerin şeref ve itibarının korunması hakkı arasındaki hassas dengeyi hukuken somutlaştırmaktadır. Anayasa Mahkemesi, yargı mensuplarının eleştirilemez olmadığını kabul etmekle birlikte, adalet sisteminin düzgün işleyebilmesi ve kamunun yargıya olan güveninin sarsılmaması için yargı mensuplarının temelsiz saldırılara karşı korunması gerektiğinin altını çizmektedir. Karar, bir savcıya yönelik ağır suçlamaların, hiçbir somut delile dayanmadan sadece sosyal medya platformları üzerinden kamuoyuna sunulmasının ifade özgürlüğü şemsiyesi altında korunamayacağını netleştirmiştir. Zira hukuk düzeninde eleştiri hakkı, kişilere asılsız olgusal isnatlarda bulunma, onları kasıtlı olarak hedef gösterme veya kamuoyu nezdinde peşinen mahkum etme özgürlüğü vermemektedir.
Benzer davalarda ve uygulamadaki emsal etkisi değerlendirildiğinde, bu karar sosyal medya üzerinden yürütülen "itibar suikastlarına" ve asılsız suçlamalara karşı kamu görevlilerini, özellikle de yargı mensuplarını koruyucu güçlü bir hukuki zemin oluşturmaktadır. İster gazeteci ister sade vatandaş kimliğiyle yapılsın, kişilerin şahsi memnuniyetsizliklerini veya aleyhlerine yürütülen hukuki süreçleri gerekçe göstererek, görevli kamu personeline karşı temelsiz ve ağır suçlamalarda bulunmaları açıkça yaptırıma tabi tutulabilecektir. Uygulamada mahkemeler, meşru eleştiri ile hakaret veya iftira sınırını çizerken iddiaların somut bir veriye dayanıp dayanmadığını ve hedef alınan kişinin kamu görevinden kaynaklanan spesifik korunma ihtiyacını titizlikle irdeleyeceklerdir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Kendisini yazar ve gazeteci olarak tanıtan başvurucu, şüpheli sıfatıyla yer aldığı bir ceza soruşturmasında uygulanan adli işlemlerden yoğun bir memnuniyetsizlik duymuştur. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısının haksız yere kendisini gözaltına aldırdığını ve tutuklamaya sevk ettiğini iddia eden başvurucu, kendi ismini taşıyan sosyal medya hesabı üzerinden söz konusu savcının adını, soyadını ve unvanını açıkça yazarak çeşitli paylaşımlar yapmıştır. Bu paylaşımlarda ilgili savcıyı suç çetelerine adli yardım sağlamakla, kasten suç işlemekle ve şeref sorunu yaşamakla itham etmiş; ayrıca savcıyı şikayet etmek amacıyla Hakimler ve Savcılar Kuruluna (HSK) verdiği dilekçeyi de sosyal medyada yayınlamıştır.
Bu paylaşımların ardından başlatılan soruşturma neticesinde başvurucu hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ve iftira suçlarından kamu davası açılmıştır. Yargılama sonucunda yerel mahkeme, başvurucuyu iftira suçundan 10 ay hapis cezasına, hakaret suçundan ise adli para cezasına çarptırmıştır. Verilen cezalara yönelik istinaf başvurusunun kesin olarak reddedilmesi üzerine başvurucu, bir gazeteci olarak eleştiri hakkını kullandığını, paylaşımlarının ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını ve iftira suçunun kanuni unsurlarının oluşmadığını iddia ederek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, önüne gelen uyuşmazlığı çözerken Anayasa m.26 kapsamında güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bireylerin manevi varlığının ayrılmaz bir parçası olan şeref ve itibar hakkı arasındaki dengeyi temel almıştır. İfade özgürlüğü, demokratik toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişimi için zorunlu şartlardan biri olmakla birlikte mutlak bir hak değildir. Bu hak, Anayasa m.13 çerçevesinde başkalarının şöhret veya haklarının korunması, kamu düzeninin sağlanması gibi meşru amaçlarla, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmamak kaydıyla sınırlandırılabilir.
Ceza hukuku bağlamında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.125 uyarınca bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek yahut sövmek suretiyle saldırmak hakaret suçunu oluşturmaktadır. Aynı şekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.267 kapsamında, yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat etmek iftira suçu olarak düzenlenmiştir. İftira suçunun oluşabilmesi için failin, isnat ettiği fiilin asılsız olduğunu kesin olarak bilmesi, diğer bir deyişle özel kastla hareket etmesi gerekmektedir.
Yerleşik içtihat prensiplerine göre, adalet sisteminin eksiksiz işlemesi ve kamuoyunun yargıya olan güveninin sarsılmaması için adalet sisteminde görev alan hâkim ve savcılar ile diğer yargı çalışanlarını asılsız ve sebepsiz saldırılardan korumak devletin temel pozitif yükümlülüklerindendir. Demokratik bir toplumda bireylere yargı sistemi ve kamu görevlilerini eleştirme hakkı tanınmış olsa da, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarına saldırı boyutuna ulaşmaması zorunludur. Özellikle kişileri ağır suçlarla itham eden olgusal isnatlar içeren açıklamaların, kulaktan dolma varsayımlar yerine yeterli ve sağlam somut verilerle desteklenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, ifade özgürlüğünün anayasal güvencesinden yararlanılması söz konusu olamaz ve Anayasa m.38 bağlamındaki suçta ve cezada kanunilik ilkesine uygun olarak kişilere adli yaptırım uygulanması hukuka uygun kabul edilir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucunun sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımlar nedeniyle hapis ve adli para cezası ile cezalandırılmasının ifade özgürlüğüne yönelik açık bir müdahale olduğunu tespit etmiştir. Ancak bu müdahalenin, ilgili kanun maddelerine dayanması sebebiyle kanunilik ölçütünü karşıladığı ve başkalarının şöhret veya haklarının korunmasına yönelik meşru bir amaca hizmet ettiği saptanmıştır. Mahkeme, asıl incelemesini bu müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk ve ölçülülük alt ilkeleri yönünden derinleştirmiştir.
Somut olayda başvurucu; o dönem görevde olan Başsavcı, HSK Başkanvekili gibi üst düzey yetkilileri paylaşımlarına etiketleyerek müşteki savcının çetelere adli yardım sağladığını, suç işlediğini ve onları koruduğunu açıkça iddia etmiş, müştekinin kimlik ve görev bilgilerini geniş kitlelere ifşa etmiştir. Yüksek Mahkeme, yargı mensuplarının yaptıkları işin doğası gereği kamuoyunda kendilerine yöneltilen eleştirilere cevap verme konusunda sıradan insanlara göre oldukça sınırlı bir özgürlüğe sahip olduklarını hatırlatmış ve bu nedenle temelsiz saldırılara karşı daha etkin korunmaları gerektiğini vurgulamıştır.
Dosya kapsamı incelendiğinde, başvurucunun müşteki savcıya yönelik ağır iddialarını yalnızca kendisine uygulanan birtakım adli işlemlerden (gözaltı, tutuklamaya sevk gibi) duyduğu kişisel rahatsızlığa ve kızgınlığa dayandırdığı tespit edilmiştir. Başvurucu, müşteki savcının hangi suç çeteleriyle nasıl bir irtibatı olduğuna veya bu çetelere hukuka aykırı ne tür bir koruma sağladığına dair hiçbir somut belge, bilgi veya akla yatkın argüman sunamamıştır.
Bu durum karşısında, suç isnadına varan son derece ağır olgusal iddiaların hiçbir somut veriyle desteklenmeden, sırf kişisel varsayımlara ve adli sürece yönelik husumete dayalı olarak kamuoyuyla paylaşılması, savcıyı doğrudan hedef haline getiren bir itibar suikastı olarak değerlendirilmiştir. Başvurucunun, yasal yollardan HSK'ya yaptığı şikayetin sonucunu makul bir süre beklemek yerine iddialarını temellendirmeden savcıyı kamuoyu önünde suçlu ilan etmeye yönelik eylemlerinin, ifade özgürlüğünün koruma şemsiyesi altına girmesi mümkün görülmemiştir. Başvurucuya verilen cezaların miktarı ile yargı mercilerinin farklı çıkarları dengelerken sahip oldukları takdir payı gözetildiğinde, uygulanan yaptırımın orantılı olduğu anlaşılmıştır.
Suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiası yönünden yapılan incelemede ise, iftira suçunun unsurlarının somut olayda tartışıldığı görülmüştür. Başvurucunun olgusal temellere dayanmayan ve tamamen varsayımsal paylaşımlarıyla, sırf husumet güderek müşteki hakkında haksız bir şekilde idari ve adli soruşturma başlatılmasını sağlamaya çalıştığı belirlenmiştir. Derece mahkemelerinin iftira suçunun unsurlarının oluştuğuna dair hukuki değerlendirme ve yorumlarının, kanunun özüyle çelişmediği, öngörülebilir ve temelli olduğu saptanmıştır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, ifade özgürlüğünün ihlal edilmediğine ve suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.