Karar Bülteni
AYM Mehmet Aydın BN. 2021/18941
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/18941 |
| Karar Tarihi | 12.06.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- İdarenin kusur sorumluluğu mutlaka incelenmelidir.
- Sosyal risk ilkesi tek başına uygulanamaz.
- Etkili başvuru hakkı teoride ve pratikte sağlanmalıdır.
- Yaşam hakkının koruma yükümlülüğü yargısal denetime tabidir.
Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bu karar, terör eylemleri ve toplumsal olaylar neticesinde zarara uğrayan vatandaşların idareye karşı açtıkları tazminat davalarında idari yargı mercilerinin izlemesi gereken yöntemi kökünden değiştirecek niteliktedir. Yüksek Mahkeme, idarenin sorumluluğunu belirlerken mahkemelerin kolaya kaçarak "sosyal risk ilkesi" üzerinden karar vermesini, hak arama hürriyetinin ve etkili başvuru hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir. Bu karar hukuken, vatandaşların sadece bir miktar tazminat alarak gönderilmesini değil, aynı zamanda olayda devletin güvenlik zafiyeti, istihbarat eksikliği veya hizmet kusuru olup olmadığının şeffaf bir biçimde yargısal denetime tabi tutulması gerektiğini ortaya koymaktadır. İdare mahkemelerinin kusur incelemesi yapmaktan kaçınması, devletin hesap verebilirliğine gölge düşüren bir uygulama olarak reddedilmiştir.
Benzer davalardaki emsal etkisi ve uygulamadaki önemi son derece büyüktür. Özellikle 2015 yılında gerçekleşen Ankara Garı saldırısı gibi kitlesel terör eylemlerinde mağdur olan vatandaşların açtığı tam yargı davalarında, idare mahkemeleri genellikle idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığını derinlemesine araştırmadan, doğrudan sosyal risk ilkesini uygulayarak kusursuz sorumluluk yoluna gitmekteydi. Ancak bu emsal karar ile birlikte, mahkemelerin artık öncelikle idarenin "hizmet kusuru" iddialarını detaylı bir şekilde incelemek, güvenlik ve koruma yükümlülüklerinin ihlal edilip edilmediğini tespit etmek zorunda olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu durum, idare hukukundaki sorumluluk rejiminde mağdurların gerçeği öğrenme ve idareyi kusuru oranında sorumlu tutma haklarını teminat altına almaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, 2015 yılında Ankara Tren Garı önünde gerçekleştirilen ve tüm ülkeyi derinden sarsan canlı bomba saldırısı sonucunda yaralanan başvurucunun, İçişleri Bakanlığı ve ilgili idarelere karşı açtığı tazminat davasından kaynaklanmaktadır.
Başvurucu, söz konusu terör saldırısında devletin gerekli güvenlik önlemlerini almadığını, istihbari zafiyet bulunduğunu ve yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün yerine getirilmediğini iddia etmiştir. Bu sebeple, olayda idarenin doğrudan "hizmet kusuru" bulunduğunu belirterek uğradığı maddi ve manevi zararların giderilmesi talebiyle tam yargı davası açmıştır. Ancak idare mahkemesi, başvurucunun idarenin kusurlu olduğuna yönelik iddialarını hiç araştırmamış ve tartışmamıştır. Mahkeme, sadece terör eylemlerinden doğan zararların toplumca paylaşılması gerektiğine dayanan "sosyal risk ilkesi" çerçevesinde karar vermiştir. Başvurucu, devletin ihmalinin örtbas edildiğini ve iddialarının mahkemece incelenmediğini belirterek hak arama yolunun etkisiz bırakıldığı gerekçesiyle konuyu Anayasa Mahkemesine taşımıştır.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, bu uyuşmazlığı çözerken temel insan haklarından olan yaşam hakkı ve hak arama hürriyetinin vazgeçilmez bir parçası olan etkili başvuru hakkı çerçevesinde değerlendirmeler yapmıştır.
Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.17 uyarınca herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Devletin bu hak kapsamındaki en temel pozitif yükümlülüğü, kişilerin yaşamını korumaya yönelik her türlü hukuki, idari ve fiilî tedbiri almaktır. Bu koruma yükümlülüğünün maddi boyutunun ihlal edildiği iddialarında, idarenin kusurunun (hizmet kusuru) bulunup bulunmadığının yargı mercilerince denetlenmesi şarttır.
Bunun yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.40 temel hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını emreder. Bu, "etkili başvuru hakkı" olarak tanımlanır. Etkili başvuru hakkı, kişinin sadece mahkemeye gidebilmesini değil, aynı zamanda mahkemenin ileri sürülen esaslı iddiaları inceleme kapasitesine sahip olmasını ve pratikte de bu incelemeyi hakkıyla yapmasını gerektirir.
İdare hukukunda yerleşik bir içtihat prensibi olan "sosyal risk ilkesi", idarenin hiçbir kusurunun bulunmadığı durumlarda, terör ve toplumsal şiddet olayları nedeniyle bireylerin uğradığı zararların kamuya pay edilerek kusursuz sorumluluk esasına göre tazmin edilmesini ifade eder. Doktrinde bu ilke, nedensellik bağının koptuğu veya kurulamadığı istisnai durumlarda mağduriyetleri gidermek için geliştirilmiş adil bir mekanizma olarak tanımlanır. Ancak, mahkemelerin idarenin "hizmet kusuru" olup olmadığını (örneğin güvenlik zafiyeti, istihbarat eksikliği vb.) araştırmadan doğrudan sosyal risk ilkesine sığınmaları, idarenin sorumluluğunun yargısal denetimden kaçırılması anlamına gelmektedir. Bu durum, devletin eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleme prensibiyle bağdaşmaz ve anayasal güvenceleri işlevsiz kılar.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, somut olayı incelediğinde, ilk derece mahkemesi olan Ankara 1. İdare Mahkemesinin yargılama pratiğinde ciddi bir usul ve esas eksikliği tespit etmiştir. Mahkeme, başvurucunun Ankara Garı saldırısında yaralanması nedeniyle açtığı tam yargı davasında, olayda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığına dair hiçbir değerlendirme yapmamıştır. Davacının güvenlik zafiyeti ve istihbarat eksikliği iddiaları bütünüyle cevapsız bırakılarak, uyuşmazlık salt sosyal risk ilkesi kapsamında ele alınmış ve karara bağlanmıştır.
Yüksek Mahkeme, daha önce benzer nitelikteki olaylarda (Ali Hıdır Tekin, Abdul Kadir Ünlü vb. kararlar) ortaya koyduğu içtihadı tekrarlayarak, idari yargı mercilerinin davayı yalnızca sosyal risk ilkesi çerçevesinde çözmesinin ağır bir hak ihlali olduğunu vurgulamıştır. Zira idare mahkemesinin bu yaklaşımı, teoride var olan tam yargı davası yolunu pratikte tamamen etkisiz hâle getirmektedir. Başvurucunun asıl amacı yalnızca bir miktar paranın tahsil edilmesi değil, aynı zamanda yaşam hakkını tehlikeye atan olayda idarenin sorumluluğunun, ihmalinin veya kusurunun bağımsız bir mahkeme tarafından tespit edilmesidir.
Mahkemenin idarenin kusur sorumluluğuna ilişkin hiçbir delil toplamaması, istihbarat raporlarını incelememesi ve güvenlik önlemlerinin yeterliliğini tartışmaması, yaşamı koruma yükümlülüğüne yönelik ihlalin tespit edilmesi hususunda davacıya hiçbir başarı şansı sunmamıştır. Anayasa Mahkemesi, bu durumun başvurucunun anayasal iddialarını mahkeme önüne taşıma ve inceletme hakkını elinden aldığını, devletin hesap verebilirliği ilkesini zedelediğini tespit etmiştir. Yargılamanın bu şekilde yüzeysel yürütülmesi, Anayasa'nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkının özüne dokunmaktadır. Devletin yaşam hakkı bağlamındaki pozitif yükümlülüklerinin usul boyutu, olayların aydınlatılmasını ve varsa sorumlulukların yargı kararıyla teyit edilmesini zorunlu kılar.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, idari yargı mercilerinin davayı yalnızca sosyal risk ilkesi çerçevesinde ele alıp kusur değerlendirmesi yapmamasının hak arama yolunu etkisiz kıldığı gerekçesiyle başvurucunun yaşam hakkıyla bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiş ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla yeniden yargılama yapılması için başvuruyu kabul etmiştir.