Karar Bülteni
AYM Ramazan Ayaz BN. 2020/23972
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2020/23972 |
| Karar Tarihi | 17.07.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- HAGB kararı kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü değildir.
- HAGB kararları idari işlemlere doğrudan dayanak yapılamaz.
- İş akdi feshinde somut ve ikna edici gerekçe şarttır.
- Hakkında HAGB verilen kişinin masumiyet karinesi devam eder.
Bu karar, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verilen kişilerin iş sözleşmelerinin salt bu nedene dayanılarak ve başka bir delil gösterilmeksizin feshedilemeyeceğini hukuken çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, HAGB kararının hukuki sonuç doğurmayan ve kişinin masumiyet karinesini ortadan kaldırmayan özgün bir niteliğe sahip olduğunu bir kez daha güçlü bir biçimde vurgulamıştır. Dolayısıyla idari makamların veya derece mahkemelerinin, fesih gibi bireyin hayatında çok ağır sonuçları olan işlemleri tesis ederken yalnızca HAGB kararına dayanması, Anayasa ile güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının doğrudan ihlali anlamına gelmektedir.
Kararın emsal etkisi, özellikle kamu kurumlarında veya taşeron firmalarda çalışan ve geçmişte haklarında HAGB kararı verilmiş olan binlerce işçinin iş güvencesi açısından son derece büyüktür. Uygulamada sıkça rastlanan, "güven ilişkisinin bozulması" gibi soyut gerekçelerle ve doğrudan HAGB dosyalarına atıf yapılarak gerçekleştirilen işten çıkarmaların hukuka aykırı olduğu bu kararla tescillenmiştir.
Benzer davalarda mahkemelerin artık sadece bir ceza yargılamasının varlığına veya verilmiş olan bir HAGB kararına odaklanmak yerine, kişinin iddia edilen terör örgütü iltisakını veya irtibatını gösteren somut, kişiselleştirilmiş ve şüpheye yer bırakmayacak derecede ikna edici delilleri tartışması zorunlu hâle gelmiştir. Aksi takdirde verilen kararların Anayasa'nın güvence altına aldığı temel hakları zedeleyeceği açıktır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Kayapınar Belediyesi bünyesinde hizmet alım sözleşmesi kapsamında çalışan taşeron bir işçi, belediye tarafından terör örgütüyle irtibatlı veya iltisaklı olduğu yönünde işverene bildirimde bulunulması üzerine işten çıkarılmıştır. Şirket konumundaki işveren, somut bir kanıt sunmaksızın sadece kurumla arasındaki güven ilişkisinin zedelendiği gerekçesiyle başvurucunun iş sözleşmesini tek taraflı olarak feshetmiştir.
Başvurucu, hiçbir terör örgütüyle bağlantısı olmadığını belirterek feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade talebiyle iş mahkemesine dava açmıştır. Mahkeme, başvurucu hakkında daha önceden terör örgütü propagandası yapmak suçundan verilmiş bir hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı bulunduğunu ve olağanüstü hâl döneminde uygulanan kanun hükmünde kararname kuralları gereği fesih işleminin hukuka uygun olduğunu belirterek davayı reddetmiştir. İstinaf başvurusunun da reddedilmesi üzerine başvurucu, somut delil olmaksızın işten çıkarılmasının haksız olduğunu belirterek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi uyuşmazlığı çözerken öncelikle Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayatın gizliliğini ve saygıyı koruyan genel hükümlerine dayanmıştır. Özel hayata saygı hakkı, bireylerin mesleki hayatlarına ve çalışma koşullarına yönelik ağır müdahalelerde, özellikle kişinin sosyal itibarını zedeleyen suçlamalar söz konusu olduğunda doğrudan uygulama alanı bulmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümünde dayanılan en temel usul kuralı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 231 uyarınca verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Bu kurala göre, kurulan hüküm sanık hakkında hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Anayasa Mahkemesi, bu kararların Anayasa'nın 38. maddesi anlamında suçluluğu hükmen sabit kılan kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadığını yerleşik içtihatlarıyla ortaya koymuştur. HAGB kararı verilmesi, kişinin suçlu ilan edilmediği ve masumiyet karinesinin tüm yasal sonuçlarıyla birlikte devam ettiği anlamına gelir. Bu nedenle, idari tasarrufların veya yargısal işlemlerin, doğrudan ve kategorik olarak yalnızca bir HAGB kararına dayandırılması hukuken kabul edilemez. İlgili kanun maddesi aslında anayasal olarak masumiyet karinesinin korunmasını destekleyen ve bireyleri damgalanmaktan koruyan çok temel bir güvencedir.
Öte yandan, olağanüstü hâl döneminde yürürlüğe giren 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında terör örgütleriyle irtibat ve iltisak değerlendirmesi yapılırken, yargı mercilerinin anayasal hakları koruyacak şekilde ilgili ve yeterli gerekçe gösterme yükümlülüğü bulunmaktadır. Sadece derdest bir ceza davasının varlığından söz edilmesi veya HAGB kararı verilmiş olması işten çıkarma için tek başına yeterli bir kriter değildir. Kişinin terör örgütüyle iltisaklı olabileceğine dair şüphenin ciddi, güçlü ve objektif olduğunu gösteren, kişiselleştirilmiş ve somut delillere dayanan ikna edici gerekçeler mutlaka kararlarda ortaya konulmalıdır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvuruya konu olan olayda ilk derece mahkemesinin ret kararını ve dayandığı gerekçeleri detaylı bir şekilde masaya yatırarak incelemiştir. Başvurucunun iş sözleşmesinin fesih nedeni olarak terör örgütleriyle irtibatlı veya iltisaklı olduğu yönündeki kurum bildirimi gösterilmiştir. İş mahkemesi davanın reddine karar verirken yalnızca başvurucu hakkında terör örgütü propagandası yapmak suçundan verilmiş olan bir hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına doğrudan atıf yapmış ve başka hiçbir ek delile dayanmamıştır.
Yüksek Mahkeme, derece mahkemelerinin uyuşmazlığı çözerken söz konusu kararın varlığıyla yetindiğini, başvurucunun terör örgütüyle gerçekte nasıl bir iltisakı bulunduğuna dair hiçbir somut delil, eylem veya kişiselleştirilmiş gerekçe sunmadığını net bir biçimde tespit etmiştir. Bir kişinin iş sözleşmesinin feshedilmesi gibi sosyal ve ekonomik anlamda son derece ağır sonuçlar doğuran bir idari işleme yargısal onay verilirken, kişinin özel hayatına ciddi, kalıcı ve sarsıcı bir müdahalede bulunulduğu tartışmasızdır.
Kararın doğası gereği kişiye herhangi bir hukuki sonuç yüklememesi ve kişinin masumiyet karinesinin hukuken devam etmesi sebebiyle, idarenin ve mahkemelerin salt bu kararı fesih işlemi için yeterli, meşru ve tek zemin olarak kabul etmesi hukuka aykırı bulunmuştur. İptal davası sürecinde, başvurucudan duyulan şüphenin objektif ve makul temellere dayandığını gösterebilecek hiçbir ilave kanıt ileri sürülmemiş veya tartışılmamıştır. Yeterli, kişiselleştirilmiş ve inandırıcı bir hukuki açıklama yapılmadan, yalnızca eski bir ceza dosyası sonucuna dayanılarak alınan bu fesih kararı, demokratik toplum düzeninde devletten beklenen pozitif yükümlülüklerle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.
Olağanüstü hâl döneminin kendine özgü koşullarında dahi temel hak ve özgürlüklere yapılacak idari ve yargısal müdahalelerin belli bir ölçülülük ve gerekçelendirme standardını mutlaka taşıması zorunludur. Ancak incelenen bu olayda, kişinin çalışma hayatına son veren tedbirin Anayasa'nın 15. maddesindeki güvence ölçütlerine uygun olmadığı kanaatine kesin olarak varılmıştır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.