Karar Bülteni
AYM Hakim İpkıran ve diğerleri BN. 2021/36291
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/36291 |
| Karar Tarihi | 18.09.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Esaslı iddialar kararda mutlaka gerekçelendirilmelidir.
- Kanun yolu mercileri de itirazları karşılamalıdır.
- Gerekçesiz bırakılan itirazlar adil yargılanmayı zedeler.
- Suçun unsurlarına yönelik savunmalar değerlendirilmelidir.
Bu karar, adil yargılanma hakkının temel güvencelerinden biri olan gerekçeli karar hakkının kapsamını ve mahkemelerin bu konudaki yükümlülüklerini somut bir biçimde ortaya koyması açısından hukuken büyük bir önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, yargılama makamlarının taraflarca ileri sürülen ve davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddia ile itirazları yanıtsız bırakmasının, yargılamanın adil olma vasfını ortadan kaldıracağını net bir şekilde vurgulamıştır. Özellikle ceza yargılamalarında, suçun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığına ve davanın ön şartlarına ilişkin savunmaların mahkemelerce titizlikle incelenmesi gerektiği bu kararla bir kez daha teyit edilmiştir.
Benzer davalar ve uygulamadaki emsal etkisi açısından bu karar, mahkemelerin salt soyut ifadelerle veya şablon gerekçelerle hüküm kurmasının önüne geçilmesinde kritik bir referans niteliği taşımaktadır. İddia makamının tezlerine karşılık savunma makamının davanın kaderini etkileyecek argümanlarının, hem ilk derece mahkemeleri hem de kanun yolu mercileri tarafından derinlemesine irdelenmesi zorunluluğu pekiştirilmiştir. Hukuki uyuşmazlıklarda mülkiyet rejimleri, şahsi cezasızlık nedenleri ve muhakeme şartları gibi temel itirazların gerekçeli kararda cevapsız bırakılması, doğrudan Anayasa ihlali olarak kabul edilerek tüm yargı mercilerine ağır bir gerekçelendirme sorumluluğu yüklenmiştir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Ş. İ. İsimli vatandaş ile eski eşi S. R., mahkeme kararıyla boşanmışlardır. Boşanma sürecinde S. R., kendi adına kayıtlı olan otomobili Ş. İ.'nin rızası dışında alıp götürdüğünü ve geri vermediğini belirterek savcılığa başvurmuş ve şikayetçi olmuştur. Bu şikayet üzerine Ş. İ. Hakkında hırsızlık ve sonrasında güveni kötüye kullanma suçlamalarıyla çeşitli soruşturmalar yürütülmüştür. Ş. İ. İse söz konusu aracın aslında evlilik birliği içinde alınan ortak bir mal olduğunu, aracı rızayla sattığını ve parasının bir kısmını eski eşine verdiğini savunmuştur.
Savcılık tarafından açılan dava sonucunda yerel mahkeme, Ş. İ.'yi güveni kötüye kullanma suçundan hapis ve adli para cezasına çarptırmıştır. Ş. İ., aracın ortak mal olduğu, eski eşinin kendisine aracı rızasıyla teslim etmediği için bu suçun oluşmayacağı ve daha önce verilen takipsizlik kararlarına rağmen dava açılmasının kanuna aykırı olduğu gibi temel savunmalarını kanun yolu aşamalarında da dile getirmiştir. Ancak bu itirazlarına hiçbir mahkemede cevap alamadığını belirten Ş. İ., adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucunun vefatı üzerine yasal mirasçıları olan çocukları Hakim İpkıran ve diğerleri başvuru sürecini devam ettirmişlerdir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı değerlendirirken öncelikle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı ve bu hakkın ayrılmaz bir parçası olan gerekçeli karar hakkı üzerinde durmuştur. Anayasa'nın 141. maddesi uyarınca bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması zorunludur. Gerekçeli karar hakkı, tarafların yargılama sırasında ileri sürdükleri tüm iddialara ayrıntılı yanıt verilmesini gerektirmese de, davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddia ve savunmaların mahkemelerce mutlaka makul bir gerekçe ile karşılanmasını emretmektedir.
Uyuşmazlık kapsamında uygulanan temel maddi hukuk kurallarından biri 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.155 hükmüdür. Bu madde, güveni kötüye kullanma suçunu düzenlemekte olup, suçun oluşabilmesi için malın başkasına ait olması ve zilyetliğin mağdur tarafından faile rızayla devredilmiş olması şartlarını aramaktadır. Bununla bağlantılı olarak, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında evlilik birliği içinde edinilen mallara ilişkin mülkiyet rejimleri, eşlerin söz konusu mallar üzerindeki hak sahipliğini belirlemektedir.
Ayrıca, somut uyuşmazlıkta 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.167 uyarınca, aralarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin zararına işlenen malvarlığı suçlarında şahsi cezasızlık nedeni öngörülmüştür. Muhakeme hukuku açısından ise, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.172 hükmü önem taşımaktadır. Bu kurala göre, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, yeni bir delil ortaya çıkmadıkça ve sulh ceza hâkimliğinden bu yönde bir karar alınmadıkça aynı fiilden dolayı yeniden kamu davası açılamaz. Anayasa Mahkemesi, yargılamayı yapan mahkemelerin, sanık tarafından ileri sürülen ve bu temel kanun hükümlerine dayanan itirazları yanıtsız bırakmasının adil yargılanma hakkına aykırı olduğunu kural olarak benimsemiştir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayı incelerken ilk derece mahkemesinin ve istinaf merciinin kararlarını mercek altına almıştır. Mahkeme, başvurucunun eski eşine ait olduğu iddia edilen aracı bir başkasına satarak güveni kötüye kullanma suçunu işlediği gerekçesiyle mahkum edildiğini tespit etmiştir. Ancak yargılama aşamasında başvurucu, davanın kaderini doğrudan etkileyecek çok ciddi hukuki itirazlarda bulunmuştur.
Başvurucu, suça konu aracın evlilik birliği devam ederken alındığını, dolayısıyla 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca kendisinin de bu mal üzerinde hakkı olduğunu savunmuştur. Ayrıca, güveni kötüye kullanma suçunun yasal unsuru olan "malın rıza ile teslimi" şartının gerçekleşmediğini, nitekim şikayetçinin de aracı rızasıyla vermediğini açıkça beyan ettiğini dile getirmiştir. Bununla birlikte, aynı olayla ilgili daha önce iki kez kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.172 gereği sulh ceza hâkimliğinden karar alınmadan doğrudan dava açılmasının hukuka aykırı olduğunu vurgulamıştır. Suç tarihinin hatalı belirlendiği ve şikayet süresinin geçirildiği de temel savunmalar arasında yer almıştır.
Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin mahkumiyet kararını kurarken sadece sunulan satış protokolündeki eksikliklere ve banka kayıtlarına dayandığını, ancak başvurucunun suçun unsurlarına, mülkiyet durumuna ve dava şartlarına yönelik bu esaslı itirazlarının hiçbirine gerekçeli kararda yanıt vermediğini belirlemiştir. İstinaf merciinin de bu eksikliği gidermeden başvuruyu kesin olarak esastan reddettiği görülmüştür. Yargılama makamlarının, sonucunu değiştirebilecek nitelikteki savunmaları tamamen cevapsız bırakması, yargılamanın adil olma niteliğine ciddi şekilde zarar vermiştir.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.