Anasayfa Karar Bülteni AYM | Sanasaryan Vakfı | BN. 2020/25066

Karar Bülteni

AYM Sanasaryan Vakfı BN. 2020/25066

KARARIN KÜNYESİ

Alan Değer
Mahkeme / Bölüm Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm
Başvuru No 2020/25066
Karar Tarihi 13.05.2025
Dava Türü Bireysel Başvuru
Karar Sonucu İhlal
Karar Linki AYM Kararlar Bilgi Bankası
  • Cemaat vakıfları mazbut vakıf statüsüne alınamaz.
  • Genişletici idari yorumlar mülkiyet hakkına müdahaledir.
  • Kanuni dayanağı olmayan müdahaleler mülkiyet hakkını ihlal eder.
  • Vakıf gelirleri vakfiye amaçlarına uygun kullanılmalıdır.

Bu karar, Osmanlı Dönemi'nde kurulan cemaat vakıflarının hukuki statüsü, idari temsili ve mülkiyet haklarının korunması bakımından hukuk sistemimizde son derece kritik bir öneme sahiptir. Anayasa Mahkemesi, azınlık vakıflarının ve özellikle cemaat vakıflarının hiçbir yasal düzenleme döneminde idare tarafından fiilen yönetilen "mazbut vakıf" olarak kabul edilmediğini ve hukuken edilemeyeceğini net bir yasal zeminde ortaya koymuştur. İdare makamlarının ve derece mahkemelerinin ilgili kanun hükümlerini öngörülebilir olmayan, son derece genişletici ve idare lehine bir şekilde yorumlayarak bir cemaat vakfını mazbut vakıf sayması hukuka aykırı bulunmuştur. Bu durum, idarenin mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerinin geçerli bir kanuni dayanağının bulunmadığını kesin olarak tescillemekte ve vakıf tüzel kişiliklerinin özgün iradesini koruma altına almaktadır.

Kararın hukuki ve fiili emsal etkisi, özellikle geçmişte idaresi Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçen taşınmazları bulunan azınlık ve cemaat vakıflarının, bu değerli taşınmazlardan elde edilen gelirlerin iadesi yönündeki güncel taleplerinde kendisini güçlü bir şekilde gösterecektir. Cemaat vakıflarının yasal statülerinin daraltıcı veya zorlama idari yorumlarla kamu lehine değiştirilemeyeceği güvence altına alınmış olup, vakfiyelerde yüz yılı aşkın süre önce belirlenen özgün kuruluş amaçlarının mutlak surette korunması gerektiği vurgulanmıştır. İlerleyen süreçte, benzer hukuki ve fiili statüdeki diğer azınlık cemaat vakıflarının yönetim hakları, temsil yetkileri ve taşınmaz gelirlerine yönelik idari yargıda açılacak iptal ile tam yargı davalarında bu Anayasa Mahkemesi kararı, tartışmasız temel bir referans noktası ve bağlayıcı içtihat niteliği taşıyacaktır.

UYUŞMAZLIĞIN KONUSU

Uyuşmazlığın temeli, 1901 yılında özellikle Ermeni çocuklarının eğitim ve öğretim ihtiyaçlarının karşılanması gibi ulvi bir amaçla kurulan Sanasaryan Vakfı'na ait mülkiyet ve gelir haklarına dayanmaktadır. Vakfın mütevellisi sıfatını taşıyan Türkiye Ermeni Patrikliği, vakfın mülkiyetinde olan ve geçmişte kadastro çalışmaları sırasında vakıf adına tescil edilen Sanasaryan Han'dan elde edilecek yüksek miktarlı gelirlerin, vakfiye senedi doğrultusunda eğitim masraflarında kullanılmak üzere doğrudan kendisine ödenmesi için Vakıflar Genel Müdürlüğüne idari bir başvuruda bulunmuştur.

Vakıflar Genel Müdürlüğü, söz konusu tarihi vakfın idari bir kararla 1936 yılında yöneticisi kalmayan vakıflar anlamına gelen "mazbut vakıf" statüsüne alındığını ileri sürmüştür. İdare, bu yasal statü gereğince vakfın tüzel kişiliğini temsil yetkisinin ve mal varlıkları üzerindeki tasarruf hakkının bütünüyle kendisinde bulunduğunu savunarak Patrikliğin gelir iadesi talebini kesin olarak reddetmiştir. Türkiye Ermeni Patrikliği, idarenin tesis ettiği bu ret işleminin bütünüyle haksız olduğu ve cemaat vakıflarının yasal olarak mazbut vakıf sayılamayacağı gerekçesiyle işlemin iptali istemiyle idare mahkemesi nezdinde dava açmıştır. İdare mahkemeleri, vakfın mazbut vakıf statüsünde bulunduğunu, tüzel kişilik adına yönetim görevinin Genel Müdürlükçe yürütüldüğünü ve bu statü ortadan kaldırılmadıkça işlemde hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek iptal davasını reddetmiştir. Nihai ret kararı üzerine Patriklik, mülkiyet hakkının ihlal edildiği şikâyetiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR

Anayasa Mahkemesi, cemaat vakıflarının hukuki statüsünden kaynaklanan bu köklü uyuşmazlığı çözerken öncelikle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ilkelerine ve tarihsel süreçteki vakıf mevzuatına dayanmıştır. Uyuşmazlığın yasal temelinde 5737 sayılı Vakıflar Kanunu hükümleri yer almaktadır. 5737 sayılı Vakıflar Kanunu m. 3 uyarınca, Osmanlı Dönemi'nde kurulan köklü vakıflar hukuki niteliklerine göre mülhak vakıf, mazbut vakıf ve cemaat vakfı olmak üzere üç ayrı ana kategoriye ayrılmaktadır. Yine anılan kanun maddesinde, cemaat vakıflarında vakfiyeye göre vakfı yönetmeye ve vakıf adına temsile yetkili kişinin "vakıf yöneticisi" olduğu çok açık ve kesin bir dille tanımlanmıştır.

Bununla birlikte, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu m. 6 hükmü, mazbut vakıfların doğrudan Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yönetileceğini ve temsil edileceğini emrederken; cemaat vakıflarının yöneticilerinin ise vakfın kendi mensupları arasından seçim yoluyla belirleneceğini düzenlemektedir. Bu yasal ayrıma göre, mazbut vakıflarda temsil ve yönetim yetkisi tamamen kamu idaresine aitken, cemaat vakıflarında bu yetki bütünüyle vakfiyeye ve ilgili cemaat mensuplarının demokratik seçimle ortaya çıkan iradesine bırakılmıştır.

Anayasa Mahkemesinin daha önceki yerleşik içtihatlarına ve tarihsel hukuk analizine göre, 1926 yılında yürürlüğe giren mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ve sonrasındaki Cumhuriyet dönemi mevzuatının tamamında cemaat vakıfları her zaman mazbut vakıflardan bağımsız, tamamen ayrı bir hukuki kategori olarak kabul görmüştür. Yasa koyucunun 1949 yılı ve sonrasında cemaat vakıfları lehine hayata geçirdiği çok sayıda pozitif yasal değişikliğe rağmen, bir cemaat vakfının idarece mazbut vakıf statüsünde değerlendirilmeye devam edilmesi, mevcut kanun hükümlerinin idari merciler ve derece mahkemelerince öngörülemez, zorlama ve son derece genişletici bir biçimde yorumlanması anlamına gelmektedir. Doktrin ve anayasal yargı prensipleri ışığında, yoruma dayalı bu tür idari genişletmeler, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağını bütünüyle ortadan kaldıran ağır bir hukuki ihlal olarak kabul edilmektedir.

SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER

Anayasa Mahkemesi, somut olayda Türkiye Ermeni Patrikliği tarafından Sanasaryan Han'dan elde edilecek maddi gelirin vakfiye senedi doğrultusunda vakıf yöneticilerine ödenmesi talebinin Vakıflar Genel Müdürlüğünce reddedilmesini ve ardından açılan idari işlemin iptali davasının derece mahkemelerince reddedilmesini mülkiyet hakkı güvenceleri bağlamında çok yönlü bir şekilde incelemiştir. Mahkeme, uyuşmazlığın temel tartışma noktasının Sanasaryan Vakfı'nın salt hukuki varlığı olmadığını, asıl meselenin vakfın statüsü ve hukuken kim tarafından temsil edilebileceği sorunu olduğunu açıkça belirlemiştir.

Bireysel başvuruya konu davada, idare mahkemesinin vakfın tüzel kişiliği adına yönetim görevinin Vakıflar Genel Müdürlüğünce yürütüldüğü, vakfın mevcut statüsü uyarınca tüm mal varlıklarının ve bunlardan elde edilen devasa gelirlerin idareye intikal ettiği yönündeki tespitlerinin, anayasal güvenceler ışığında kanuni dayanaktan tamamen yoksun olduğu saptanmıştır. Yapılan anayasal yargı denetiminde, ilgili vakıf mevzuatı ve Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan yasal düzenlemeler süreç içerisinde kapsamlı olarak değerlendirildiğinde, cemaat vakıflarının hiçbir yasal dönemde idarenin kontrolündeki mazbut vakıf olarak tasnif edilmediği ve kabul edilmediği tartışmasız biçimde ortaya konulmuştur.

Anayasa Mahkemesi, idare mahkemelerinin Sanasaryan Vakfı'nın mazbut vakıf statüsünde olduğuna hükmetmesini ve buna doğrudan bağlı olarak Türkiye Ermeni Patrikliğinin vakfı temsil yetkisinin bulunmadığına yönelik ulaştığı yargısal değerlendirmelerinin, mevcut yürürlükteki kanun hükümlerinin kişi aleyhine, öngörülebilir olmayan ve son derece genişletici bir yorumuna dayandığını kesin olarak tespit etmiştir. Kanun hükümlerinin bu şekilde daraltıcı veya idare lehine aşırı genişletici yorumlanarak tarihî bir cemaat vakfının yönetiminin, gelirlerinin ve temsil hakkının fiilen ve hukuken asıl sahiplerinin elinden alınması, Anayasa'nın mülkiyet hakkı korumasına yönelik güvencelerine açık, haksız ve ölçüsüz bir müdahale teşkil etmektedir. Söz konusu idari ve yargısal müdahalenin, hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği geçerli, açık ve öngörülebilir bir yasal temelinin bulunmaması, tesis edilen işlemi ve idari yargıdaki ret kararını baştan itibaren hukuka aykırı hâle getirmiştir. Dolayısıyla başvurucu vakfın mülkiyet hakkına yönelik idarece gerçekleştirilen ve mahkemelerce onanan bu müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı kanaatine varılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.

Karar Tarihi: Yayınlanma: Güncelleme: