Karar Bülteni
AYM 2021/3977 BN.
Anayasa Mahkemesi | T. A. ve İ. C.A. | 2021/3977 BN.
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi Birinci Bölüm |
| Başvuru No | 2021/3977 |
| Karar Tarihi | 18.11.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal ve Kabul Edilemezlik |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Boşanma davalarının uzaması evlenme hakkını ihlal edebilir.
- Evlenme hakkı özel hayata saygı kapsamındadır.
- Mağdur statüsü için somut ve kişisel etki şarttır.
- Taraf olunmayan davada çocuğun mağduriyeti ispatlanmalıdır.
Bu karar, boşanma davalarının makul sürede sonuçlandırılamamasının, bireylerin özel hayatlarına ve dolayısıyla yeniden evlenme ile aile kurma haklarına yönelik doğrudan bir müdahale teşkil ettiğini açıkça ortaya koyması bakımından büyük bir hukuki öneme sahiptir. Anayasa Mahkemesi, boşanma sürecinin yılan hikayesine dönmesinin, tarafların sadakat yükümlülüğü devam ettiği için yeni bir hayat kurmalarını engellediğini vurgulayarak, devlete davaları hızlı sonuçlandırma hususunda usuli bir pozitif yükümlülük yüklemektedir. Ayrıca karar, taraf olmayan müşterek çocukların uzun süren yargılamalardan manevi zarar gördüğü iddiasıyla yaptıkları başvurularda, mağdur sıfatının salt varsayımlara değil, somut olgulara dayanması gerektiğini göstermektedir.
Uygulamadaki emsal etkisi ve önemi açısından bakıldığında, bu karar, özellikle aile mahkemelerinde on yılı aşkın süren Boşanma">çekişmeli boşanma davalarının yarattığı hak ihlallerine karşı çok güçlü bir içtihat niteliği taşımaktadır. Aile mahkemesi hâkimlerinin ve taraf vekillerinin, boşanma davalarını sürüncemede bırakacak usuli işlemlerden kaçınmaları gerektiği, aksi takdirde devletin ağır bir tazminat yükümlülüğü ile karşılaşacağı netleşmiştir. Meslektaşlarımızın, uzun süren boşanma davaları nedeniyle yeniden evlenemeyen ve kendi bağımsız hayatını kuramayan müvekkilleri adına Anayasa Mahkemesine yapacakları bireysel başvurularda, sadece makul sürede yargılanma hakkının ötesinde, doğrudan evlenme ve aile kurma hakkının ihlali argümanını kullanmaları için bu karar son derece sağlam bir temel dayanak noktası oluşturmaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Birinci başvurucunun eşi, 2013 yılının son gününde boşanma, ziynet eşyası alacağı ve ferî taleplerle dava açmıştır. Başvurucu baba da bu davaya karşı kendi boşanma davasını açarak karşılık vermiştir. Yargılama süreci boyunca müşterek çocuğun geçici velayeti babaya verilmiştir. İlk derece mahkemesi 2018 yılında boşanmaya ve velayetin babaya verilmesine karar vermiş, ancak bu karar istinaf incelemesi sonucunda kaldırılmıştır. Yeniden yapılan yargılamalar, istinaf ve temyiz süreçleri derken davanın kesinleşmesi tam on iki yıl sürmüş ve 2025 yılında ancak tamamlanabilmiştir.
Sürecin bu kadar uzaması üzerine başvurucu baba, davanın yıllarca bitmemesi yüzünden maddi ve manevi olarak yıprandığını, bu belirsizlik nedeniyle yeniden evlenip yeni bir aile kuramadığını belirterek Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Aynı zamanda, müşterek çocuk olan ikinci başvurucu da uzun süren velayet belirsizliği ve dava süreci yüzünden manevi zarara uğradığı gerekçesiyle şikayetçi olmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, somut uyuşmazlığı değerlendirirken öncelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.20 (özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı) ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.41 (ailenin korunması ve çocuk hakları) hükümlerini temel dayanak olarak ele almıştır. Her ne kadar Anayasa metninde doğrudan "evlenme hakkı" şeklinde bağımsız ve özel bir madde bulunmasa da, bu hak Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla özel hayata saygı hakkının doğal, ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçası olarak geniş yorumlanarak kabul edilmektedir.
Yerleşik içtihat prensiplerine göre, hukuk sistemimizde mevcut bir evlilik bağı hukuken tamamen sona ermeden tarafların yasal olarak yeni bir evlilik yapması kesinlikle mümkün değildir. Üstelik eşlerin birbirlerine karşı sadakat yükümlülüğü boşanma kararı kesinleşinceye kadar hukuken devam eder. Bu nedenle, devletin adliye teşkilatı aracılığıyla boşanma davalarını makul ve öngörülebilir bir sürede sonlandırma yükümlülüğü bulunmaktadır. Aksi takdirde, davanın aşırı uzaması, kişilerin özel hayatlarını yeniden düzenlemelerini ve yeni bir aile kurmalarını fiilen imkânsız hâle getirdiğinden evlenme hakkının özüne dokunan ölçüsüz bir müdahale teşkil eder. Devletin bu konudaki pozitif yükümlülüğü, uyuşmazlığın esasına yönelik olmaktan ziyade usule ilişkin olup, yargılamanın makul sürede bitirilmesini güvence altına almayı hedefler.
Öte yandan, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun m.46 uyarınca, bir kişinin bireysel başvuru yapabilmesi için doğrudan ve güncel bir hakkının ihlal edildiğini somut olarak ortaya koyması, yani "mağdur" statüsüne sahip olması mutlak bir zorunluluktur. Doktrin tanımları ve güncel mahkeme içtihatları, doğrudan taraf olunmayan bir davada sırf akrabalık veya yakınlık bağı sebebiyle yaşanan dolaylı etkilenmelerin, somutlaştırılmadığı ve ispatlanmadığı sürece bireylere hukuken mağdur statüsü kazandırmayacağını açık ve net bir kurala bağlamıştır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayda başvurucu babanın yaklaşık 12 yıl süren Boşanma">çekişmeli boşanma davası nedeniyle evlenme ve aile kurma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddialarını öncelikle ve titizlikle incelemiştir. Yapılan derinlemesine değerlendirmede, 2013 yılında açılan davanın ancak 2025 yılında kesinleştiği, aradan geçen çok uzun zaman diliminde yargılamanın uzamasında başvurucu babanın herhangi bir kusurunun, kötü niyetinin veya davayı gereksiz yere sürüncemede bırakacak hukuki bir ihmalinin bulunmadığı açıkça tespit edilmiştir. Mahkeme, böylesine olağanüstü uzun bir yargılama süresinin, bireyin hukuken ve fiilen yeniden evlenerek kendi yeni hayatını kurmasını tamamen engellediğini ve hakkın özünü telafisi imkansız şekilde zedelediğini belirlemiştir. Devletin, yargı mekanizmaları aracılığıyla boşanma prosedürlerini makul bir zaman diliminde tamamlama ve kişilerin yeni bir aile kurma iradelerine saygı gösterme yönündeki usuli pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediği kesin bir kanaate bağlanmıştır.
İkinci başvurucu olan müşterek çocuğun iddiaları yönünden yapılan kapsamlı incelemede ise, çocuğun görülmekte olan boşanma davasının yasal bir tarafı olmadığı ilk aşamada vurgulanmıştır. Her ne kadar davanın yıllarca sürmesinden ve velayet konusundaki ardı ardına verilen geçici kararlardan çocuğun psikolojik olarak olumsuz etkilendiği ve manevi zarara uğradığı ileri sürülmüşse de, mahkeme bu soyut etkinin somut olgularla ve çocuğun hayatındaki net yansımalarıyla kanıtlanamadığını detaylarıyla belirtmiştir. Yalnızca sosyal inceleme raporlarında yer alan genel, soyut ve varsayımsal ifadelerin, doğrudan güncel bir anayasal hakkın ihlal edildiğini ispata hukuken yeterli olmadığına özellikle dikkat çekilmiştir. Ayrıca, yargılama sürecinin en başından itibaren müşterek çocuğun geçici velayetinin babada bulunduğu ve bu uzun süreç boyunca çocuğun fiili yaşam alanında ciddi bir belirsizlik yaşanmadığı da göz önünde bulundurulmuştur. Tüm bu eksiklikler ve tespitler ışığında, müşterek çocuk açısından bir hak ihlali iddiası dile getirebilmek için zorunlu olan mağdur sıfatının mevcut olmadığı saptanmıştır.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, birinci başvurucunun evlenme hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.