Karar Bülteni
AYM İhsan Yılmaz BN. 2021/54092
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi 2. Bölüm |
| Başvuru No | 2021/54092 |
| Karar Tarihi | 22.05.2024 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- Aydınlatılmış onam hukuki bir zorunluluktur.
- Komplikasyon riski hastaya önceden bildirilmelidir.
- Aydınlatılmış onamda ispat yükü hekime aittir.
- Yargı mercileri onamın usulünü denetlemelidir.
Bu karar, tıp hukuku ve sağlık personeli sorumluluğu alanında hayati bir öneme sahip olan "aydınlatılmış onam" kavramının sınırlarını ve yargılamalardaki ispat yükümlülüklerini kesin ve net bir biçimde ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi, tıbbi bir müdahale sonucunda ortaya çıkan zararın adli raporlarda yalnızca tıbbi bir "komplikasyon" olarak nitelendirilmesinin, idarenin ve hekimin hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmak için tek başına yeterli olmayacağına hükmetmiştir. Hastanın, tıp kurallarına göre öngörülebilir nitelikte olan muhtemel riskler ve komplikasyonlar hakkında önceden, kendi anlayabileceği bir dille ve yeterli bir süre tanınarak bilgilendirilmesi anayasal bir zorunluluktur. Eğer bu aydınlatma işlemi usulüne uygun şekilde yapılmamışsa, komplikasyon gerçekleşse dahi sağlık kuruluşunun ve hekimin hukuki sorumluluğu devam edecektir.
Uygulamadaki emsal etkisi bakımından bu karar, derece mahkemelerinin malpraktis ve tıbbi ihmal davalarındaki inceleme yöntemini doğrudan ve derinden etkileyecek niteliktedir. Yargı mercileri artık sadece bilirkişi raporlarında yer alan "yapılan işlem tıp kurallarına uygundur ve oluşan durum bir komplikasyondur" şeklindeki genel geçer tespitlere dayanarak davaları reddedemeyecektir. Mahkemelerin, hastanın spesifik olarak söz konusu risk hakkında bilgilendirilip bilgilendirilmediğini, rızasının tam ve geçerli olup olmadığını derinlemesine denetlemesi mecburi kılınmıştır. İspat yükünün tamamen işlemi yapan hekim ve sağlık kuruluşunda olduğunun altının çizilmesi, hasta haklarının korunması ve hekim-hasta ilişkisinde güvenin tesis edilmesi adına son derece güçlü bir yargısal güvence mekanizması oluşturmuştur.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
İhsan Yılmaz isimli vatandaş, hemoroid şikayetiyle özel bir hastaneye başvurarak ameliyat olmuştur. Ancak ameliyatın ardından şiddetli ağrılar yaşamış ve dışkı kaçırma (fekal inkontinans) sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Şikayetlerinin devam etmesi üzerine farklı devlet ve üniversite hastanelerinde muayene olan ve günlerce yatarak tedavi gören vatandaşa, ameliyat sırasında anal kaslarının ve sfinkter yapısının hasar gördüğü teşhisi konulmuştur. Yaşadığı bu kalıcı hasar nedeniyle iki kez daha ameliyat olmasına rağmen sağlığına kavuşamayan İhsan Yılmaz, iş gücü kaybı yaşadığını, gelirinin ciddi oranda azaldığını ve sosyal hayatının olumsuz etkilendiğini belirterek maddi ve manevi zararlarının giderilmesi talebiyle tazminat davası açmıştır. Yerel mahkeme, Adli Tıp Kurumu raporunda bu durumun ameliyatın öngörülebilir bir komplikasyonu olduğunun belirtilmesi üzerine hekimin kusuru olmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Vatandaş ise, bu kalıcı hasar riski hakkında kendisine ameliyat öncesinde hiçbir şekilde detaylı bilgi verilmediğini ve aydınlatılmış onamının alınmadığını ifade ederek ihlal iddiasıyla konuyu Anayasa Mahkemesine taşımıştır.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı çözüme kavuştururken öncelikle Anayasa m. 17 kapsamında güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkına dayanmıştır. Bu madde, Anayasa m. 56'da yer alan sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı ile devletin sağlık hizmetlerini düzenleme görevi ile birlikte okunduğunda, devlete hastaların yaşamlarını ve vücut bütünlüklerini korumak için gerekli tüm tedbirleri alma noktasında hem negatif hem de pozitif yükümlülükler yüklemektedir. Devlet, sağlık hizmetlerini yerine getiren personelin yüksek mesleki standartlara sahip olmasını sağlamak zorundadır.
Yerleşik içtihat prensiplerine göre, bireylerin vücut bütünlüklerine yönelik tıbbi müdahalelerde hastanın veya yasal temsilcisinin rızası hukuka uygunluğun en temel şartıdır. Ancak bu rızanın hukuken geçerli olabilmesi için kişinin öncelikle neye rıza gösterdiğini tam olarak bilmesi, yani "aydınlatılmış onam" ilkesinin gereği gibi hayata geçirilmesi zorunludur. Doktor ile hasta arasındaki ilişki güvene dayalıdır. Bu kapsamda doktorun hastaya uygulanacak tıbbi işlemleri, bu işlemlerin olası faydalarını, muhtemel risk ve sakıncalarını, alternatif tedavi yöntemlerini, tedavinin reddedilmesi halinde ortaya çıkabilecek sonuçları ve hastalığın muhtemel seyrini açık, anlaşılır ve detaylı bir şekilde aktarma yükümlülüğü bulunmaktadır. Yapılan bilgilendirme ile hastanın sağlıklı bir karara varmasını sağlayacak makul bir düşünme süresi bırakılması da şarttır.
Hukuki uyuşmazlıklarda, hastanın usulüne uygun ve yeterli bir şekilde aydınlatılarak rızasının alındığını ispat etme yükümlülüğü tamamen hekime ve işlemi gerçekleştiren sağlık kuruluşuna aittir. Yargı mercileri ise, bu tür tazminat davalarında iddiaları sıradan bir uyuşmazlık gibi değil, Anayasa m. 17'nin gerektirdiği derinlikte, büyük bir özen ve dikkatle incelemek zorundadır. Aksi halde, etkili yargısal denetim yükümlülüğü yerine getirilmemiş sayılır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, somut olayda ilk derece mahkemesinin yargılama ve karar verme sürecini detaylı bir biçimde incelemiş ve çok kritik usuli eksiklikler tespit etmiştir. Yargılama sürecinde alınan Adli Tıp Kurumu ihtisas kurulu raporlarında, başvurucunun internal hemoroid ameliyatı sonrasında ortaya çıkan sfinkter yetmezliğinin ve dışkı kaçırma durumunun bu tür ameliyatlarda görülebilecek tıp kurallarına uygun bir "komplikasyon" olduğu, dolayısıyla ameliyatı yapan hekime ve ilgili hastaneye bir kusur atfedilemeyeceği belirtilmiştir. Yerel mahkeme de tamamen bu raporları esas alarak davanın reddine hükmetmiştir.
Ancak Yüksek Mahkeme, olayın sadece tıbbi bir hata (malpraktis) olup olmadığı boyutuyla değerlendirilemeyeceğine dikkat çekmiştir. Başvurucu, yargılamanın başından itibaren ve sunduğu temyiz dilekçelerinde ısrarla, ameliyat öncesinde kendisine kalıcı hasar oluşabileceği, sfinkter yetmezliği veya dışkı kaçırma gibi ciddi komplikasyon riskleri taşıdığı yönünde hiçbir aydınlatma yapılmadığını ileri sürmüştür. Yerel mahkemenin gerekçeli kararında, başvurucudan ameliyat öncesi genel bir yazılı onay alındığı belirtilmişse de; bu onamın usulüne uygun olup olmadığı, riskleri detaylı bir şekilde içerip içermediği ve hastanın anlayabileceği düzeyde spesifik bir bilgilendirmeyi barındırıp barındırmadığı hususları mahkemece hiçbir şekilde tartışılmamış, araştırılmamış ve denetlenmemiştir.
Bireylerin vücut bütünlüklerine yapılacak müdahaleler öncesinde öngörülebilir nitelikteki tüm komplikasyon ve riskler hakkında uyarılmaları temel bir anayasal haktır. Olayda, başvurucunun doğabilecek ağır komplikasyonlara dair bilgilendirilmediğine yönelik iddiaları, davanın sonucunu doğrudan değiştirebilecek mahiyette olmasına rağmen yargı organları tarafından tamamen cevapsız bırakılmıştır. Yargı makamları, onam belgesinin yeterliliği hakkında hiçbir açıklama yapmayarak ve bilgilendirme hususunda ispat yükünün sağlık kuruluşunda olduğunu gözetmeyerek eksik inceleme yapmıştır. Mahkemelerin sergilediği bu eksik ve özensiz tutum, kişinin vücut bütünlüğüne yönelik müdahalelere karşı devletin sunması gereken etkili hukuki koruma ve pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmediğini açıkça göstermektedir. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, usulüne uygun aydınlatılmış onam alınmadığına yönelik iddiaların yeterince incelenmemesi sebebiyle maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiş ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması amacıyla başvuruyu kabul etmiştir.