Karar Bülteni
AİHM B.A. BN. 17006/20
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Bölüm |
| Başvuru No | 17006/20 |
| Karar Tarihi | 26.08.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru (Aile içi şiddet ve cinsel saldırı iddialarının soruşturulmaması) |
| Karar Sonucu | İhlal Yok |
| Karar Linki | HUDOC |
- Aile içi şiddetin soruşturulması pozitif yükümlülüktür.
- Zamanaşımı sürelerinin belirlenmesinde devletin takdir marjı geniştir.
- Psikolojik şiddetin suç sayılmaması dönemsel standartlara uygundur.
- Ayrımcılık iddialarında yapısal ön yargı ispatlanmalıdır.
- Etkili soruşturma sonuç değil araç yükümlülüğüdür.
Bu karar, aile içi şiddet, cinsel saldırı ve psikolojik istismar iddialarına yönelik devletin pozitif ve usuli yükümlülüklerinin sınırlarını titizlikle çizmesi bakımından hukuken büyük bir önem ve emsal teşkil etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, devletlerin aile içi şiddet olaylarını etkili bir şekilde soruşturma yükümlülüğü bulunduğunu tereddütsüz kabul etmekle birlikte, olayların meydana geldiği tarihteki ulusal ve uluslararası yasal standartları merkeze alarak bir durum tespiti yapmıştır. Özellikle psikolojik şiddetin bağımsız ve doğrudan bir suç tipi olarak düzenlenmediği geçmiş dönemlere ilişkin şikayetlerde, o dönemki mevcut ceza mevzuatının mağdurlara asgari korumayı sağlayıp sağlamadığına odaklanılmıştır.
Öte yandan bu karar, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık iddialarının yargı makamları önündeki ispat yükü ve standartları açısından kritik bir çerçeve sunmaktadır. Mahkeme, yalnızca mahkumiyet oranlarının düşüklüğünü gösteren istatistiksel verilerin, tek başına yargı sisteminde kadına yönelik sistematik bir cinsiyet ayrımcılığı olduğunu kanıtlamaya yetmeyeceğini açıkça vurgulamıştır. Kurumsal bir ön yargının, düşmanca tutumun veya yapısal bir ayrımcılığın varlığının somut ve açık delillerle desteklenmesi gerektiği belirtilerek, soyut istatistiklerin ötesinde bir ispat standardı aranmıştır. Karar, Avrupa genelinde aile içi şiddetle mücadele eden yasal çerçevelerin zaman içindeki evrimini takdirle karşılarken, devletlerin bu geçiş ve uyum süreçlerindeki ceza hukuku uygulamalarına belirli bir takdir marjı tanıdığını net bir biçimde göstermektedir.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Başvurucu B.A., 2011 ile 2014 yılları arasında birlikte yaşadığı eski partneri F.Þ.'ye karşı, kendisine sistematik olarak fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet uyguladığı iddiasıyla Aralık 2017'de polise resmi şikayette bulunmuştur. İzlanda makamları, iddialara yönelik soruşturma başlatmış ancak fiziksel şiddet iddialarının kanunda öngörülen iki yıllık zamanaşımı süresine takıldığını belirtmiştir. Ayrıca, olayların yaşandığı tarihlerde psikolojik şiddeti doğrudan ve bağımsız şekilde cezalandıran spesifik bir kanun maddesi bulunmadığını, cinsel saldırı iddialarını mahkumiyete taşıyacak şüpheden uzak ve yeterli delil elde edilemediğini değerlendirerek soruşturmayı takipsizlik ile sonuçlandırmıştır.
Bunun üzerine başvurucu, İzlanda yetkililerinin aile içi şiddet ve cinsel saldırı iddialarını ciddiyetle ve etkili bir şekilde soruşturmadığını, kendisini korumak için gerekli yasal mekanizmaları işletmediğini ve genel olarak yargı sisteminin kadın mağdurlara karşı sistematik olarak ayrımcı bir yaklaşım sergilediğini iddia ederek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuştur. Başvurucu, devletin yaşam ve kişisel bütünlüğü koruma yükümlülüğünü ihlal ettiğini ileri sürerek adaletin tecellisini talep etmiştir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı temel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 3 (işkence ve kötü muamele yasağı), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 8 (özel ve aile hayatına saygı hakkı) ve bu maddelerle organik bağlantılı olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 14 (ayrımcılık yasağı) kapsamında derinlemesine incelemiştir.
Mahkemenin yerleşik içtihatlarına göre, aile içi şiddet kurbanlarının korunması ve şiddet eylemlerinin ivedilikle soruşturulması konusunda taraf devletlerin aktif ve pozitif bir yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülük hem caydırıcı ve koruyucu yasal bir çerçevenin oluşturulmasını hem de ihlal iddialarının etkin, tarafsız ve kapsamlı bir şekilde soruşturulmasını zorunlu kılar. Ancak devletlerin bu konudaki usuli yükümlülüğü bir sonuç yükümlülüğü değil, makul tüm adımların atılmasını gerektiren bir araç yükümlülüğüdür.
Olayların yaşandığı dönemde yürürlükte olan İzlanda Ceza Kanunu m. 217 ve İzlanda Ceza Kanunu m. 218, genel saldırı ve darp suçlarını düzenlemekte ve daha hafif nitelikteki fiziksel şiddet eylemleri için iki yıllık bir zamanaşımı süresi öngörmekteydi. Ayrıca, faillerin mağdurla yakın ailevi veya duygusal ilişkisi bulunması, cezanın artırılmasında bir ağırlaştırıcı neden olarak zaten kabul ediliyordu. Gelişen uluslararası standartlara uyum amacıyla 2016 yılında ise İzlanda Ceza Kanunu m. 218b yürürlüğe girerek psikolojik boyutu da kapsayacak biçimde aile içi şiddeti doğrudan suç olarak tanımlamıştır.
Ayrımcılık iddiaları bağlamında ise Mahkeme, benzer veya kıyaslanabilir durumdaki kişilere nesnel ve makul bir haklı neden olmaksızın farklı muamele edilmesinin ayrımcılık yasağını ihlal edeceğini belirtir. Sistematik veya dolaylı ayrımcılık iddialarında, sadece sonuçlara dayalı istatistiksel verilerin sunulması iddiayı kanıtlamak için yeterli değildir; devletin kurumsal düzeyde ayrımcı bir niyetle hareket ettiğinin veya belirli bir cinsiyet grubunun yargısal süreçlerde sürekli ve orantısız bir şekilde mağdur edildiğinin somut ve güçlü delillerle ortaya konulması gerekmektedir. İstanbul Sözleşmesi ve CEDAW gibi uluslararası metinler, devletlerin yasal çerçevelerini ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını güçlendirmeleri konusunda kritik rehber belgelerdir.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Mahkeme, İzlanda makamlarının başvurucunun aile içi şiddet, cinsel saldırı ve psikolojik istismar iddialarına yönelik yürüttüğü soruşturmanın bütününü ele almış ve titiz bir değerlendirme yapmıştır. Fiziksel şiddet iddialarına ilişkin olarak, olay tarihinde geçerli olan İzlanda Ceza Kanunu m. 217 uyarınca öngörülen iki yıllık zamanaşımı süresinin idarece uygulanmasının, Sözleşme'nin gereklerine aykırı olmadığı tespit edilmiştir. Mahkeme, ceza adalet sisteminin bir parçası olarak devletlerin suç türlerine göre zamanaşımı sürelerini belirleme konusunda geniş bir takdir marjına sahip olduğunu, bu sürenin kendi başına insan hakları ihlali oluşturmadığını vurgulamıştır.
Psikolojik şiddet iddiaları açısından ise Mahkeme, eylemlerin gerçekleştiği 2011-2014 döneminde yürürlükte olan İzlanda kanunlarının şiddet mağdurlarına asgari koruma sağladığını saptamıştır. Her ne kadar 2016 yılında psikolojik şiddeti ve aile içi şiddeti daha kapsayıcı ve spesifik olarak ele alan yeni yasal düzenlemeler hayata geçirilmiş olsa da, olayların meydana geldiği dönemdeki Avrupa genelindeki hukuki eğilimler ve o dönemin uluslararası standartları göz önüne alındığında, önceki yasal çerçevenin Sözleşme'nin talep ettiği asgari standartların altına düşmediği kabul edilmiştir. Soruşturma makamlarının iddiaları ciddiye alarak çok sayıda delil topladığı, ilgili tarafları ve tanıkları dinlediği, ulaşılan takipsizlik kararlarının açıkça mantıksız veya dayanaksız olmadığı belirtilerek, bir bütün olarak yürütülen soruşturmanın etkililik eşiğini aştığına karar verilmiştir.
Ayrımcılık iddialarına yönelik olarak ise Mahkeme, İzlanda'nın toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uluslararası değerlendirmelerde en üst sıralarda yer aldığını ve özellikle aile içi şiddetle mücadelede kolluk ve yargı mekanizmalarında çeşitli kapsamlı reformlar yaptığını dikkate almıştır. Başvurucunun kendi tezini desteklemek için sunduğu istatistiksel verilerin, İzlanda yargı sisteminde veya kolluk kuvvetlerinde kadınlara karşı kurumsal, yapısal veya sistemsel bir ayrımcılık bulunduğunu tek başına kanıtlamaya muktedir olmadığı değerlendirilmiştir. Otoritelerin sistematik bir önyargısına veya düşmanca tutumuna dair somut bir delil sunulamadığından, devletin haklılığını ispat etmesini gerektirecek nitelikte bir ayrımcılık emaresinin bulunmadığına hükmedilmiştir.
Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvurucunun iddialarının bütünü ışığında İzlanda makamlarının soruşturma ve koruma yükümlülüklerini ihlal etmediğini belirterek, Sözleşme'nin 3., 8. ve 14. maddelerinin ihlal edilmediği yönünde karar vermiştir.