Anasayfa/ Makale/ Türkiye'de Güncel Sorunlar: Suriyeli ve Oyuncu...

Makale

İş hukuku bağlamında çocuk işçiliği, günümüzde Suriyeli sığınmacı çocuklar ve televizyon sektöründe çalışan çocuk oyuncular ekseninde derinleşen sosyolojik ve hukuki bir sorundur. Bu makale, her iki dezavantajlı grubun maruz kaldığı sömürüyü, yasal mevzuattaki boşlukları, çalışma şartlarını ve çözüm önerilerini detaylıca ele almaktadır.

Türkiye'de Güncel Sorunlar: Suriyeli ve Oyuncu Çocuklar

İş hukuku disiplini içerisinde ekonomik ve sosyal yönden en zayıf ve korunmaya en muhtaç grubu şüphesiz ki çocuklar oluşturmaktadır. Sermayenin acımasız rekabet ortamında fiziksel gelişimini tamamlamamış ama yönlendirilmeye açık ve esnek bir işgücü olarak tanımlanan çocuklar, tarih boyunca çeşitli sektörlerde ağır şartlar altında çalışmak zorunda bırakılmışlardır. Günümüzde ise bu kronikleşmiş sorunun geleneksel görünümleri boyut değiştirerek çok daha karmaşık ve çok katmanlı yeni formlara bürünmüştür. Özellikle son yıllarda ülkemizin maruz kaldığı kitlesel göç hareketleri sonucunda ortaya çıkan Suriyeli sığınmacı çocukların durumu ile modern çağın ışıltılı perdesi arkasında gizlenen televizyon dünyasındaki çocuk oyuncuların çalışma şartları, çocuk işçiliğinin en güncel ve yakıcı tartışma konuları haline gelmiştir. Her iki dezavantajlı grup da farklı sosyolojik ve ekonomik dinamiklerle çalışma hayatına itilmekte; fiziksel, ruhsal ve pedagojik gelişimlerini tehdit eden ağır uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Hukuk büromuz tarafından hazırlanan bu kapsamlı incelemede, söz konusu iki güncel sorunun hukuki, sosyolojik ve sektörel boyutları analiz edilmekte; sığınmacı çocukların hayatta kalma mücadelesi ile çocuk oyuncuların şöhret vaadi altındaki mağduriyetlerine dair yasal mevzuattaki boşluklar ile somut çözüm önerileri uzman bir perspektifle ele alınmaktadır.

Suriyeli Çocuk İşçilerin Hukuki Statüsü ve Çalışma Şartları

Türkiye, 2011 yılında Suriye'de patlak veren iç savaşın ardından Cumhuriyet tarihinin en büyük kitlesel göç dalgasıyla karşı karşıya kalmış ve uygulanan açık kapı politikası neticesinde milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Başlangıçta kısa süreli bir durum olarak öngörülen bu göç dalgası, savaşın uzamasıyla kalıcı bir hal almış ve yasal bir zemine oturtulma ihtiyacı doğurmuştur. Bu kapsamda sığınmacılar, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile ilgili yönetmelikler çerçevesinde geçici koruma statüsü altına alınmışlardır. İlgili yasal mevzuat uyarınca, ülkesinden ayrılmaya zorlanan yabancıların Türkiye'de yasal olarak çalışabilmeleri için yetkili kurumlardan çalışma izni almaları zorunlu kılınmış ve bu başvuruların kayıt tarihinden itibaren altı ay sonra bizzat işverenler tarafından yapılabileceği hüküm altına alınmıştır.

Ne var ki, yasal çerçevenin varlığına rağmen bürokratik süreçlerden kaçınmak ve ucuz işgücü maliyetlerinden faydalanmak isteyen işverenlerin hukuka aykırı tutumu, sahada çok farklı bir gerçeklik yaratmaktadır. İşgücü piyasasında sığınmacıların büyük bir çoğunluğu, özellikle de çocuklar, yasal korumadan bütünüyle yoksun bir şekilde kayıt dışı istihdam edilmektedir. Derinleşen yoksulluk, barınma güçlükleri ve temel ihtiyaçların dahi karşılanamaması, aileleri çocuklarını çalışma hayatına itmeye mecbur bırakmaktadır. Sendikal örgütlenmeden uzak, düşük sermayeli ve emek yoğun sektörler olan tekstil, tarım, oto tamir ve ayakkabı imalatı gibi alanlarda Suriyeli çocuklar, yetişkinlerin dahi zorlandığı tehlikeli işlerde günde on iki saati bulan mesailerle çalıştırılmaktadır. Üstelik bu çocuklar, aynı işi yapan yerli ve yetişkin işçilere kıyasla çok daha düşük ücretler karşılığında emeklerini sunmak zorunda kalmakta, ekonomik çaresizlikleri işverenler tarafından acımasızca kullanılmaktadır.

Tarım ve Tekstil Sektöründe Sahadan Çarpıcı Gerçekler

Sığınmacı çocukların çalışma koşullarına ilişkin sahada yapılan akademik ve bağımsız araştırmalar, durumun hukuki vahametini açıkça gözler önüne sermektedir. Örneğin; Şanlıurfa ve Adana illerinde yürütülen araştırmalar, tarım sektöründeki Suriyeli göçmenler arasında çocuk işçiliğinin devasa boyutlara ulaştığını kanıtlamaktadır. Bu topluluklarda on bir, on iki yaşını geçen bireyler artık çocuk olarak görülmemekte ve ailenin temel geçim kaynağı olarak doğrudan tarlaya sürülmektedir. Altı ile on dört yaş grubundaki sığınmacı erkek çocukların yüzde kırkı, kız çocukların ise yüzde kırk dokuzu aktif olarak tarım işçiliği yapmaktadır. İstanbul Bağcılar'da tekstil atölyelerinde çalışan Suriyeli çocuk işçiler üzerine yapılan bir diğer sosyal hizmet araştırması ise, çocukların haftada ortalama altmış saat, son derece sağlıksız koşullarda ve düşük ücretlerle çalıştıklarını belgelemektedir. Fiziksel gelişimi engelleyen çalışma şartları, yetersiz beslenme ile birleşince astım ve eklem ağrıları gibi ciddi rahatsızlıklara yol açmakta; çocuklar zaman zaman fiziksel ve sözel şiddete dahi maruz kalmaktadır.

Eğitime Erişim Engelleri ve Sosyal Uyumsuzluk

Sığınmacı çocukların çalışma hayatına erken yaşta ve zorlu koşullarda katılması, onların en temel insan haklarından biri olan eğitim hakkından mahrum kalmalarına neden olmaktadır. Yetkili kurumlar, ilgili yönetmelikler kapsamında Suriyeli çocukların eğitime entegrasyonu için çeşitli politikalar üretmiş; Geçici Eğitim Merkezleri kurarak Türkçe ve Arapça dil eğitimleri ile telafi programları başlatmıştır. Avrupa Birliği fonlarıyla desteklenen projelere ve uluslararası kurumların yürüttüğü Hızlandırılmış Eğitim Programlarına rağmen, okuldan uzun süre uzak kalan çocukların örgün eğitime dâhil edilmesi oldukça güçtür. Bu projeler kapsamında çocuklara psiko-sosyal destekler verilmiş, ailelere yönelik farkındalık eğitimleri düzenlenmiş ve okullara materyal ile personel desteği sağlanarak çocukların tekrar kazanılması hedeflenmiştir.

Ancak idari ve yasal düzeyde atılan bu olumlu adımlara rağmen yoksulluk sarmalı ve ekonomik zorunluluklar, eğitim politikalarının sahada tam anlamıyla başarıya ulaşmasını engellemektedir. Ailelerin birçoğu, çocuklarının eğitim almasından ziyade bir an önce meslek öğrenerek hane halkı bütçesine doğrudan katkı sağlamasını tercih etmektedir. Araştırmalara göre, tarım ve sanayi sektöründe çalışan göçmen çocukların yarısından fazlası okuma yazma dahi bilmemekte ve herhangi bir eğitim kurumuna kayıtlı bulunmamaktadır. Vatanlarını terk edip savaş travmalarıyla başka bir ülkeye sığınan bu çocuklar, eğitimden koptukları için dil bariyerini aşamamakta ve yerel kültürle kaynaşarak sosyal uyum sağlama şanslarını tamamen kaybetmektedirler. Geleceğe dair umutsuzluk ve aidiyetsizlik hissi, bu bireyleri suça ve istismara çok daha açık, hukuki korumadan uzak birer hedef haline getirmektedir.

Televizyon Dünyasının Çocuk İşçileri ve Görünmez Sömürü

Toplumun genel algısında "çocuk işçi" denildiğinde akla genellikle sanayide elleri yüzü kir içinde kalmış veya tarlada ağır yükler taşıyan yoksul çocuklar gelmektedir. Oysa günümüzde emek sömürüsü sadece merdiven altı atölyelerde değil, aynı zamanda şık kıyafetler, parlak ışıklar ve yüksek meblağlı sözleşmelerin ardına gizlenmiş olarak televizyon ve sinema setlerinde de yaşanmaktadır. Dizilerde, filmlerde ve reklam projelerinde izlediğimiz o sevimli, yetenekli ve şanslı görünen çocuklar, hukuki ve sosyolojik gerçeklikte birer çocuk işçiden farksızdır. Reyting rekorları kıran dram dizilerinde, merhamet ve acıma duygularını tetiklemek amacıyla trajik öykülerin baş aktörü konumuna getirilen veya tüketimi körüklemek için reklamlarda cazibe unsuru olarak kullanılan çocuklar, sektörün kar odaklı politikaları çerçevesinde pazarlanan bir nesneye dönüştürülmektedir. Bu durum, şöhretin ve yüksek kazancın yarattığı illüzyon sayesinde toplumdan ve çoğu zaman ailenin kendisinden bile gizlenmektedir.

Televizyon setlerindeki çalışma koşullarının ağırlığı, ailelerin ve set çalışanlarının tanıklıklarıyla defalarca belgelenmiştir. Bebeklikten itibaren set ışıkları altına sokulan bu çocuklar, yetişkin oyuncuların dahi dayanmakta zorlandığı ağır mesailere tabi tutulmaktadır. Sabaha karşı saat 03:00'te başlayan veya gece yarısı 01:00'e kadar sarkan çekim programları, uykusuzluk, fiziksel tükenmişlik ve yoğun pedagojik stres yaratmaktadır. Çocukların sahne aralarında karavanlarda uyutulmaya çalışılması, saatlerce ayakta bekletilmeleri ve tekrarlanan sahneler yüzünden psikolojik olarak yıpranmaları sıradanlaşmış pratiklerdir. Bu acımasız çalışma düzeni, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin ilgili maddelerinde güvence altına alınan dinlenme, oyun oynama ve ekonomik sömürüye karşı korunma haklarını doğrudan ihlal etmekte; çocuğun entelektüel, sosyal ve ahlaki gelişimine onarılmaz zararlar vermektedir.

Yönetmelik Taslağı ve Çözümsüz Kalan Hukuki Boşluklar

İş mevzuatı uyarınca sanat, kültür ve reklam faaliyetlerinde çalıştırılacak çocukların çalışma usul ve esaslarının yetkili bakanlıklarca çıkarılacak ayrı bir yönetmelikle belirlenmesi gerekmektedir. Ne var ki, "Sanat, Kültür ve Reklam Faaliyetlerinde Çocukların Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik Taslağı" uzun yıllar önce hazırlanmış olmasına rağmen halen yasalaşarak yürürlüğe girmemiştir. Söz konusu taslak, çocuk hakları bağlamında son derece hayati kısıtlamalar içermektedir. Örneğin; bir yaşından küçük bebeklerin kesinlikle çalıştırılamayacağı, bir ile beş yaş arası çocukların yalnızca 10:00-18:00 saatleri arasında günde en fazla iki saat çalışabileceği, daha büyük yaştakilerin ise en fazla beş saat setlerde tutulabileceği öngörülmektedir. Taslak ayrıca çocuklara kesintisiz on dört saat günlük dinlenme, en az kırk saat hafta tatili ve yıllık yirmi sekiz gün ücretli izin hakkı tanımakta; şiddet, alkol ve sigara içeren sahnelerin çekimlerinde çocukların setten uzaklaştırılmasını emretmektedir.

Yönetmelik taslağı hukuki koruma açısından son derece kıymetli hükümler barındırsa da uygulamada ve mevzuat tekniğinde çeşitli sakıncalar mevcuttur. Taslakta, çocuğun set ortamında korunması için uzman bir çocuk psikoloğu veya bir çocuk oyuncu koçu bulundurulması alternatifi sunulmaktadır. Hukuki ve pedagojik hiçbir mesleki standardı olmayan oyuncu koçluğu müessesesinin psikologların alternatifi olarak düzenlenmesi, çocuk üzerindeki baskıyı artırma riski taşımaktadır. Diğer yandan, Türkiye'deki televizyon dizilerinin yüz yirmi dakikayı aşan inanılmaz yayın süreleri, yapımcıların taslaktaki kısıtlı çalışma saatlerine şiddetle itiraz etmesine ve yönetmeliğin rafa kaldırılmasına neden olmaktadır. Ayrıca, yanlarında yasal temsilci olmaksızın çalıştırılamayacak çocukların uzun süreli projelere zorlanmasının yaratabileceği hukuki itilaflar ve psikolojik zararlar da kanuni düzeyde henüz net ve ikna edici bir yaptırım sistemine kavuşturulamamıştır.

Çözüm Önerileri ve Sektörel Düzenlemeler

Yukarıda detaylıca incelenen her iki güncel sorun da açıkça göstermektedir ki; çocuk işçiliği salt kanun metinlerine yazılan yasaklarla engellenebilecek basit bir ihlal türü değildir. Sığınmacı çocukların yoksulluk baskısıyla ölümcül işkollarında kayıt dışı sömürülmesi ile çocuk oyuncuların reyting hırsı uğruna setlerde fiziksel ve psikolojik tükenmişliğe itilmesi, devletin ve toplumun ortaklaşa üstlenmesi gereken devasa bir sosyal politika ve hukuk sorunudur. Kanun koyucunun ve idarenin, salt kural koyucu rolünden sıyrılarak etkin birer denetleyici ve sosyal devlet ilkesinin gereği olarak koruyucu mekanizmaları derhal hayata geçirmesi zorunludur. Tüm bu hak ihlallerinin önüne geçilmesi ve sektörel disiplinin sağlanması adına acil aksiyon planları geliştirilmelidir.

Bu minvalde, hem sığınmacı çocukların hem de televizyon dünyasındaki çocuk oyuncuların uğradığı yasal hak kayıplarını ve haksız uygulamaları sonlandırmak adına sunabileceğimiz başlıca hukuki çözüm önerileri şu şekildedir:

  • Yıllardır taslak halinde bekletilen sanat, kültür ve reklam faaliyetlerindeki çocukların çalıştırılmasına ilişkin yönetmeliğin ivedilikle yürürlüğe konulması.
  • Dizi film ve reklam çekim sürelerinin uluslararası standartlara uygun bir şekilde kısaltılmasına yönelik bağlayıcı yasal düzenlemelerin yapılması.
  • Set ortamlarında pedagojik formasyona sahip uzman çocuk psikologlarının bulunmasının yasal zorunluluk tutulması ve denetimlerin artırılması.
  • Sığınmacı çocukların merdiven altı işletmeler ve tarım arazilerinde kayıt dışı çalıştırılmasını önlemek üzere iş sağlığı ve güvenliği denetimlerinin sıkılaştırılması.
  • Geçici koruma kapsamındaki bireylerin istihdamındaki bürokrasinin sadeleştirilerek çalışma izinleri bağlamında kayıtlı çalışmanın teşvik edilmesi.
  • Ağır yaptırım gücüne sahip idari para cezası uygulamalarının, sömürüyü bir maliyet avantajı olarak gören işverenlere karşı tavizsiz şekilde işletilmesi.
  • İşletmelerdeki sendikaların kendi içlerinde özel birimler kurarak fiziksel ve psikolojik taciz vakalarını hukuki zeminde yakından takip etmesi.
  • Sığınmacı ailelerin çocuklarını okuldan alarak çalışmaya zorlamalarını engellemek için eğitim ve sosyal uyum odaklı teşvik fonlarının artırılması.

Sonuç olarak; sermayenin sınır tanımayan kar hırsı ve küreselleşen yoksulluk döngüsü, çocukların en temel hakları olan eğitim, sağlık, oyun ve özgürce gelişme haklarını gasp etmeye devam etmektedir. Savaşın yıkımından kaçarak ülkemize sığınan ve bir dilim ekmek için hayatını tehlikeye atan Suriyeli sığınmacı çocuk ile ailenin şöhret tutkusu ya da yapımcıların reyting kaygısı uğruna gece yarılarına kadar setlerde uykusuz bırakılan çocuk oyuncu, hukuk nezdinde aynı derecede korunmaya muhtaç birer mağdurdur. Modern dönem ihlalleri olarak nitelendirilebilecek bu sömürü düzenini kırmak; salt cezai tedbirlerle değil, yoksulluğu azaltan makroekonomik politikalar, kapsayıcı bir eğitim seferberliği ve tavizsiz işleyen bir hukuk devleti mekanizması ile mümkündür. Hukuk büromuz, çocuk işçiliğinin her formuna karşı yürüttüğü hukuki mücadelede, yasal çerçevenin uluslararası çocuk hakları sözleşmeleriyle tam uyumlu hale getirilmesinin ve çalışma yaşamının insan onuruna yaraşır şekilde acilen yeniden dizayn edilmesinin kararlı takipçisi olmaya devam edecektir.

9 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: