Makale
Türk Hukukunda eşler mal rejimi sözleşmeleri ile yasal tasfiye paylarını değiştirebilirler. Ancak bu sözleşme serbestisi sınırsız olmayıp, özellikle ortak olmayan çocukların saklı paylarını zedelediği noktada tenkis yaptırımı ile karşılaşır. Bu makale, mal rejimi sözleşmelerinin saklı paylara ve tenkise olan hukuki etkilerini inceler.
Mal Rejimi Sözleşmelerinin Tenkis Davasına Etkileri
Türk Medeni Kanunu kapsamında eşler arasında yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerli olmakla birlikte, eşler dilerlerse yapacakları bir sözleşme ile farklı bir mal rejimini seçebilir veya mevcut yasal rejimin tasfiye oranlarında köklü değişiklikler yapabilirler. Aile hukuku bağlamında eşlere geniş bir çerçevede tanınan bu sözleşme serbestisi, evlilik birliğinin taraflardan birinin ölümü ile sona ermesi ve miras hukukuna ilişkin tasfiyenin gündeme gelmesi halinde karmaşık bir hukuki ihtilaf alanına dönüşmektedir. Eşlerin mal rejimi sözleşmesiyle birbirlerine sağladıkları karşılıksız kazandırmalar ve tasfiye payındaki muhtemel artışlar, miras bırakanın terekesinin gerçek değerini ve aktif/pasif dengesini doğrudan etkilemektedir. Bu noktada, miras bırakanın yaşarken sahip olduğu tasarruf özgürlüğü ile yasa koyucu tarafından özel olarak korunan saklı paylı mirasçıların hakları arasında hassas bir hukuki denge kurulması yasal bir zorunluluktur. Eşlerin tamamen kendi iradeleriyle, kanuni çerçevede yaptıkları malvarlığına ilişkin paylaşımların, üçüncü kişi konumunda bulunan saklı paylı mirasçıların mutlak haklarını ihlal etmesi durumunda tenkis müessesesi tüm ağırlığıyla devreye girmektedir. Dolayısıyla, aile hukukunda kural olarak geçerli olan sözleşme özgürlüğünün, miras hukukunun kamu düzeninden sayılan emredici nitelikteki saklı pay kuralları karşısında nerede sınırlandığı ve bu sözleşmelerin saklı payları ihlal etmesi halinde tenkis davasına ne şekilde konu edileceği uygulamada büyük bir hukuki önem taşımaktadır.
Eşlerin Tasfiye Oranlarını Değiştirme Serbestisi ve Sınırları
Edinilmiş mallara katılma rejiminin temel işleyişinde, kanun koyucu tarafından eşlerin boşanma veya ölüm anında hesaplanacak artık değerdeki paylarının kural olarak yarı yarıya oranında olacağı emredici olmayan, yedek bir hukuk kuralı ile düzenlenmiştir. Eşler, Türk Medeni Kanunu'nun kendilerine tanıdığı yasal sınırlar ve katı şekil şartları dairesinde, yapacakları geçerli bir mal rejimi sözleşmesi vasıtasıyla bu yasal tasfiye oranını tamamen kendi iradelerine göre değiştirebilme hakkına sahiptirler. Söz gelimi, taraflar aralarında imzalayacakları bir sözleşme ile evlilik süresince edinilen malların tamamının mal rejiminin sona ermesi halinde sağ kalan eşe tahsis edileceği ya da yasal oranın sağ kalan eş lehine örneğin dörtte üç gibi çok daha yüksek bir seviyeye çıkarılacağı yönünde bağlayıcı düzenlemeler icra edebilirler. Eşlerin bu şekilde kendi aralarında anlaşarak diğer eşe kanunun öngördüğü orandan daha fazla bir malvarlığı hakkı tanıması yahut eşlerden birinin kendi yasal katılma alacağından peşinen feragat etmesi, özünde miras hukuku bakımından karşılıksız bir kazandırma niteliği barındırmaktadır.
Mal rejimi sözleşmesi ile oluşturulan bu karşılıksız kazandırma, ölen eşin kişisel alacaklılarının veya özellikle yasal mirasçılarının haklarının ciddi oranda ihlal edilmesi tehlikesini beraberinde getirdiğinden, yasa koyucu tarafından tamamen sınırsız ve yargısal denetimden uzak bir serbesti alanı olarak bırakılmamıştır. Eşlerin tasfiye paylarını bir eş lehine aşırı derecede değiştirmeleri halindeki bu hukuki işlemin maddi geçerliliği ve yasal sınırları, Türk Medeni Kanunu'nun 237. maddesinde hiçbir yoruma mahal bırakmayacak açıklıkta çizilmiştir. Kanun koyucu, aile hukukunun bir gereği olarak eşler arasındaki sözleşme serbestisine geniş bir müsaade alanı açmakla birlikte, bu serbestinin mutlak surette eşlerin ortak olmayan çocukları ile onların altsoylarının yasal saklı paylarını zedelememesi gerektiğini kati bir hüküm altına almıştır.
Bu emredici kanuni sınırlama; eşlerin önceki evliliklerinden dünyaya gelen çocukları, evlilik dışı doğmuş olup soybağı mahkeme kararı veya tanıma ile kurulan hısımlar veya yalnızca eşlerden birinin bireysel olarak evlatlık edindiği çocuklar gibi ortak olmayan altsoyun miras haklarını mutlak bir güvence altına almayı hedefler. Şayet mal rejimi sözleşmesi ile serbestçe belirlenen yeni yüksek tasfiye oranı, ölen eşin ortak olmayan çocuklarının miras hukukundan kaynaklanan saklı payını ihlal edecek, yani terekeyi aşındıracak seviyedeyse, söz konusu sözleşme maddesi ihlal edilen oran nispetinde tenkis yaptırımı ile doğrudan karşılaşır. Başka bir ifadeyle, ortak olmayan çocukların saklı payları, eşler arasında yapılan mal rejimi sözleşmelerinin olası kötü niyetli veya orantısız sonuçlarına karşı aşılamaz ve dokunulmaz bir hukuki zırh olarak tesis edilmiştir.
Mal Rejimi Sözleşmelerinin Tenkise Tabi Olması ve Niteliği
Mal rejimi sözleşmesi ile eşlerden biri lehine yasal tasfiye oranının bariz bir biçimde artırılması, miras hukukunun omurgasını oluşturan emredici saklı pay kurallarını ihlal ettiği durumlarda, hak kaybına uğrayan ve saklı payı zedelenen mirasçılar tarafından tenkis davası yoluyla bağımsız bir yargısal denetime tabi tutulabilir. Tam bu noktada, mal rejimi sözleşmesiyle sağ kalan eşe aktarılan ve terekeyi zayıflatan bu karşılıksız kazandırmanın hukuki niteliğinin ölüme bağlı bir tasarruf mu, yoksa sağlararası bir kazandırma mı olduğu sorunsalı, tenkis davasının işleyişi, zamanaşımı ve indirim sırası açısından son derece kritik bir tartışma zeminidir. Geçmiş tarihli İsviçre Federal Mahkemesi içtihatlarının bazılarında bu tür anlaşmaların ölüme bağlı tasarruf niteliği taşıdığı yönünde kararlar tesis edilmiş olsa da, güncel Türk hukuku uygulamasında, Yargıtay içtihatlarında ve hakim doktrinsel görüşlerde bu sözleşmelerin kesinlikle bir sağlararası kazandırma niteliğinde olduğu genel kabul görmektedir.
Mal rejimi sözleşmelerinin sağlararası hukuki işlem kategorisinde değerlendirilmesinin ve ölüme bağlı tasarruflardan ayrılmasının ardındaki en temel ve mantıksal gerekçe, bu sözleşmelerin hukuki sonuçlarını yalnızca eşlerden birinin ölümü anında değil, evlilik birliğinin boşanma veya mahkeme kararıyla iptal gibi hayattayken gerçekleşen diğer hukuki sebeplerle sona ermesi halinde de doğuruyor olmasıdır. Şayet hukuki nitelik olarak bu sözleşmeler salt bir ölüme bağlı tasarruf olarak tasnif edilseydi, evliliğin tarafların boşanması ile nihayete ermesi durumunda sözleşme hükümlerinin tamamen uygulanamaz hale gelmesi, dolayısıyla yasa koyucunun eşlere tanıdığı malvarlığı paylaşım serbestisinin fiilen çökmesi gerekirdi. Oysa mal rejimi sözleşmelerinin eşler arasında meydana getirdiği bağlayıcı hukuki sonuçlar ve mülkiyet aktarımları, spesifik olarak eşlerden birinin ölümüne değil, kanunda sayılan herhangi bir fesih sebebiyle mal rejiminin sona ermesi şartına bağlanmıştır.
Ölüm vakıası, bu hukuki mimaride yalnızca mal rejiminin mecburi tasfiyesini zorunlu kılan, tereke geçişini tetikleyen ve sözleşmede belirlenen paylaşımların fiili ifa zamanını tayin eden tetikleyici bir olgudan ibarettir. Bu sözleşmelerin tanzim edildikleri an ile ifa edildikleri an birbirinden tamamen bağımsız hukuki süreçlerdir. Bu nedenle, mal rejimi sözleşmesi marifetiyle sağ kalan eşin tasfiye payındaki muhtemel artırımlar ve feragatler, miras hukukunun katı kuralları çerçevesinde tartışmasız bir sağlararası kazandırma kategorisinde mütalaa edilir. Saklı pay ihlali sebebiyle açılacak olan tenkis davasındaki tüm oran, sıra ve matrah hesaplamaları da bütünüyle bu sağlararası nitelendirme temel alınarak, işlem tarihine göre mahkemeler ve hesap bilirkişileri tarafından titizlikle gerçekleştirilir.
Tenkiste Sıra Bakımından Mal Rejimi Sözleşmeleri
Hukuk sistemimizde mal rejimi sözleşmeleri aracılığıyla eşler arasında yapılan karşılıksız kazandırmaların sağlararası tasarruf olarak kesin bir biçimde nitelendirilmesi, saklı payları zedelenen mirasçıların açacağı tenkis davasındaki yasal indirim sırasını ve davanın yöneltileceği kişileri doğrudan doğruya şekillendirir. Türk Medeni Kanunu, tenkis mekanizmasının işletilmesinde saklı pay tamamen karşılanıncaya dek öncelikle miras bırakanın yapmış olduğu ölüme bağlı tasarruflardan indirim yapılacağını, şayet bu indirim saklı payı telafi etmeye yetmezse, en yeni tarihli işlemden en eski tarihli işleme doğru geriye gidilmek suretiyle sağlararası kazandırmaların tenkise tabi tutulacağını katı bir kurala bağlamıştır. Dolayısıyla, saklı payı ihlal edilen bir mirasçı mahkemeye başvurduğunda, öncelikle miras bırakanın terekeden çıkışını sağladığı vasiyetname gibi ölüme bağlı işlemlerin tenkisini talep etmek durumundadır; eğer bu işlemler yoksa veya saklı payı kurtarmaya yetmiyorsa, ancak o aşamada mal rejimi sözleşmesi ile sağ kalan eşe sağlanan fahiş kazandırmanın tenkisine geçilebilecektir. Sağlararası kazandırmalar kendi aralarında tarihlerine göre sıraya dizilirken, mal rejimi sözleşmesinin tenkis hesabındaki tarihi, ifa anı olan ölüm tarihi değil, işlemin noterde resmi olarak düzenlendiği borçlandırıcı işlem tarihi olarak esas alınmalıdır.
Ortak Olmayan Çocuklar Dışındaki Saklı Paylı Mirasçıların Durumu
Kanun koyucunun mal rejimi sözleşmelerinin olası suiistimallerine karşı saklı payları koruma altına alırken ihdas ettiği mevcut düzenleme, sadece sınırları çizilmiş belirli bir mirasçı zümresine odaklanması bakımından, hukuki öğretide ciddi eleştirilere ve hakkaniyet tartışmalarına yol açan bir kanun boşluğu barındırmaktadır. Türk Medeni Kanunu'nun konuyla ilgili temel hükümleri, tarafların mal rejimi sözleşmeleri vasıtasıyla sağ kalan eş lehine yaptıkları orantısız tasfiye payı değişikliklerinde, yalnızca eşlerin daha önceki ilişkilerinden veya evlilik dışı doğan ortak olmayan çocukları ile onların altsoylarının saklı pay hakkını mutlak bir koruma şemsiyesi altına almıştır. Oysaki Türk miras hukuku sistematiğinde, kanunen saklı pay hakkı tanınan ve tereke üzerinde dokunulmaz hakları bulunan yasal mirasçılar arasında, eşlerin bizzat ortak altsoyu ile miras bırakanın kendi ana ve babası da yer almaktadır.
Yürürlükteki yasal düzenlemenin dar lafzından ve katı yorumundan yola çıkıldığında, ortak olmayan çocuklar haricindeki diğer mutlak saklı paylı mirasçıların bu tür mal rejimi sözleşmeleri ile yapılan sermaye aktarımları karşısında tamamen korumasız bırakıldığı gibi çarpıcı bir hukuki sonuç ortaya çıkmaktadır. Kanun koyucu, ortak çocukların her halükarda annelerine veya babalarına ileride yeniden yasal mirasçı olacakları ve malvarlığının eninde sonunda onlara döneceği varsayımıyla böyle dar kapsamlı bir koruma alanı yaratmış olabilir. Ancak yasamanın bu bilinçli ya da bilinçsiz tercihi, özellikle vefat eden miras bırakanın ana ve babası yönünden son derece ağır hak kayıplarına ve telafisi imkansız hukuki mağduriyetlere doğrudan zemin hazırlamaktadır.
Zira miras bırakanın ana ve babası, evlilik bağı sona erdiğinde sağ kalan eşe yasal mirasçı olamayacakları için, mal rejimi sözleşmesi gibi meşru bir hukuki kılıf yoluyla terekenin büyük veya tamamına yakınının sağ kalan eşe aktarılması durumunda, kanunun kendilerine tanıdığı saklı paylarına hukuken hiçbir zaman ulaşma imkanı bulamazlar. Ölen eşin yaşamı boyunca edindiği ve terekesinin ağırlıklı kısmını oluşturan edinilmiş malların, sözleşme ile eksiksiz olarak sağ kalan eşe özgülendiği senaryolarda, ebeveynlerin yasal saklı payları açıkça, geri döndürülemez biçimde zedelenmiş ve iç boşaltılmış olur. Mevcut normatif düzenlemeler tahtında, ana ve babanın yahut ortak altsoyun, mal rejimi sözleşmesinden neşet eden bu ihlale karşı doğrudan bir tenkis davası açarak haklarını arama imkanı yasal olarak bulunmamaktadır. Bu durum, yasal mirasçılık kurumunun koruyucu felsefesine, zümre sistemine ve aile içi miras adaletine gölge düşürdüğünden, söz konusu yasal kalkanın tüm saklı paylı mirasçıları kapsayacak biçimde genişletilmesi gerektiği savunulmaktadır.
Mal Rejimine Özgü Tenkis Hükümlerinin Kıyasen Uygulanması
Edinilmiş mallara katılma rejiminin evlilik birliğinin sona ermesiyle birlikte tasfiyesi sürecinde, borçlu eşin malvarlığında suni eksilmeler yaratan bazı art niyetli tasarruflar, yasa gereği eklenecek değerler olarak aktif hesaba dahil edilir ve bu durum dolaylı yoldan miras hukukundaki tenkis hükümlerinin kıyasen uygulanmasına zemin hazırlayan yeni bir yasal süreç başlatır. Eşlerden birinin mal rejiminin sona erme tarihinden önceki son bir tam yıl içinde diğer eşin açık onayı olmaksızın gerçekleştirdiği, olağan hediyeleri aşan karşılıksız kazandırmalar ile süreden tamamen bağımsız olarak doğrudan diğer eşin yasal katılma alacağını azaltmak kastıyla üçüncü kişilere yaptığı muvazaalı veya bağış niteliğindeki devirler bu eklenecek değerler kapsamındadır. Şayet tasfiye anında borçlu eşin mevcut terekesi, sağ kalan alacaklı eşin kanun veya sözleşmeden doğan katılma alacağını tamamen ödemeye yetmiyorsa, alacaklı eş mağdur edilmeyerek, bakiye eksik kalan tutar için doğrudan doğruya kazandırma veya devir yapılan üçüncü kişiye müracaat etme hakkına sahip kılınmıştır.
Türk Medeni Kanunu'nun 241. maddesi, alacaklı eşin hakkını korumak adına üçüncü kişilere yönelik açılacak bu özel alacak davalarında, yetki ve görev kuralları haricinde doğrudan miras hukukundaki klasik tenkis davasına ilişkin genel hükümlerin kıyas yoluyla uygulanacağını emrederek, bu fiili hukuki süreci adeta mal rejimine özgü tenkis davası şeklinde formüle etmiş ve sisteme dahil etmiştir. Açılacak olan bu özgün davada, kazandırmaların tenkis edilme sırası ve orantılı iade kuralları, tam anlamıyla miras hukukundaki tenkis mekanizması gibi işletilerek alacaklının mülkiyet hakları güvence altına alınır. Ancak, üçüncü kişilere karşı yöneltilecek bu davada hak kaybına uğramamak için sürelere son derece dikkat edilmelidir; zira yasa koyucu burada miras tenkisinden tamamen farklı olarak ayrı ve özel hak düşürücü süre limitleri öngörmüştür. Alacaklı eşin, kendi katılma alacağının üçüncü kişiye yapılan devirle ihlal edildiğini açıkça öğrendiği tarihten itibaren en geç bir yıl ve her durumda mal rejiminin ölüm veya iptal gibi bir sebeple sona ermesinden itibaren beş yıl içinde mahkemeye başvurarak davasını açması zorunludur.
Sonuç itibarıyla, mal rejimi sözleşmelerinin miras hukuku pratikleri ve bilhassa tenkis davası üzerindeki derin hukuki etkileri, aile hukuku ile miras hukukunun uygulamada en sert şekilde kesiştiği, iç içe geçtiği ve zaman zaman çeliştiği karmaşık bir hukuki ihtilaf alanını teşkil etmektedir. Eşlere kanun koyucu tarafından sağlanan, malvarlığı tasfiye oranlarını diledikleri gibi belirleme serbestisi, taraflardan birinin ölümüyle birlikte miras hukukunun emredici ve kamu düzeninden sayılan saklı pay kurallarının aşılmaz duvarına çarpmaktadır. Özellikle ortak olmayan altsoyun miras haklarını mutlak bir koruma altına alan kanuni sınırlamalar, mal rejimi sözleşmeleri ile yapılan orantısız artırımların hukuken sağlararası kazandırma niteliğinde kabul edilerek tenkis sıralamasına ve hesaplamasına dahil edilmesini zaruri kılmıştır. Bununla birlikte, yasadaki mevcut saklı pay korumasının sadece belirli bir mirasçı zümresine hasredilmesi ve miras bırakanın ebeveynleri gibi diğer mutlak saklı pay sahiplerinin bu koruma kalkanının tamamen dışında bırakılması, doktrinde de sıkça vurgulandığı üzere hakkaniyete aykırı telafisi güç hukuki boşluklar ve mağduriyetler yaratma potansiyelini bünyesinde taşımaktadır.