Anasayfa Makale Mal Rejimi Davalarında Güncel Yargı Uygulamaları

Makale

Türk aile hukukunda mal rejiminin tasfiyesi davaları, yargı kararlarıyla şekillenen dinamik bir yapıya sahiptir. Bu makalede, görevli ve yetkili mahkeme kuralları, mal rejimini sona erdiren hallerin yargısal sonuçları, zamanaşımı sürelerine ilişkin Yargıtay içtihatları ve ispat yüküne dair güncel mahkeme uygulamaları incelenmektedir.

Mal Rejimi Davalarında Güncel Yargı Uygulamaları

Türk hukuk sisteminde eşler arasındaki mali ilişkilerin düzenlenmesi ve evlilik birliğinin sona ermesi ihtimalinde bu ilişkilerin tasfiye edilmesi süreci, aile hukukunun en karmaşık alanlarından birini oluşturur. Kanun koyucunun belirlediği temel çerçeve, zaman içerisinde yüksek mahkeme kararları ve güncel yargı uygulamaları ile somut uyuşmazlıklara uyarlanarak gelişmektedir. Aile mahkemelerinin yetki ve görev alanından başlayarak, davanın açılma sürelerine ve ispat kurallarının ne şekilde uygulanacağına kadar uzanan geniş bir yelpazede, yargısal içtihatlar belirleyici bir rol oynamaktadır. Özellikle uzun süren yargılamalar ve karmaşıklaşan toplumsal ilişkiler, mahkemelerin usul kurallarını titizlikle uygulamasını zorunlu kılmaktadır. Bu makalenin amacı, kanun metinlerinin ötesine geçerek, mahkemelerin tasfiye sürecine usul hukuku perspektifinden nasıl yaklaştığını, içtihadı birleştirme kararları ve güncel yüksek mahkeme kararları ışığında detaylı bir şekilde analiz etmektir. Usul kurallarının doğru uygulanması, tarafların hak kaybına uğramasını engellemenin en temel güvencesidir.

Görevli ve Yetkili Mahkemelerin Belirlenmesi

Mal rejiminin tasfiyesine yönelik davalarda yargılamayı gerçekleştirecek mahkemenin belirlenmesi, usul hukukunun titizlikle uygulanması gereken emredici kuralları arasında yer almaktadır. Dört bin yedi yüz seksen yedi sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun hükümleri uyarınca, özel kanunlardaki hükümler saklı kalmak kaydıyla aile hukukundan doğan tüm dava ve işler doğrudan aile mahkemelerinin görevi kapsamındadır. Bu bağlamda, eşler veya evlilik birliği sona erdikten sonra yasal mirasçılar arasında görülecek tasfiye davalarında görevli mahkeme mutlak surette aile mahkemeleridir. Aile mahkemesinin henüz kurulmadığı veya bulunmadığı yargı çevrelerinde ise bu tür hukuki uyuşmazlıklara asliye hukuk mahkemeleri, aile mahkemesi sıfatıyla bakmakla yükümlü kılınmıştır. Yargılama faaliyetini düzenleyen görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, davanın her aşamasında taraflarca bir itiraz olarak ileri sürülebileceği gibi, dosyanın incelenmesi esnasında mahkemece de re'sen dikkate alınmak zorundadır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere, görevsiz bir mahkemede dava açılması ve bu mahkemece işin esasına girilerek karar verilmesi, telafisi güç hatalara yol açan kesin bir bozma nedenidir.

Görevli mahkemenin yasal düzenlemeler ışığında belirlenmesinin hemen ardından, hangi yerdeki aile mahkemesinin yetkili olduğunun tespiti de genel usul kurallarına değil, Türk Medeni Kanunu'nun özel nitelikteki hükümlerine göre yapılmaktadır. Kanunun iki yüz on dördüncü maddesi, mal rejiminin tasfiyesi davalarında yetki kurallarını mal rejimini sona erdiren temel sebeplere göre dikkatli bir biçimde kategorize etmiştir. Hukuki kural olarak boşanmaya, evliliğin iptaline veya mahkeme müdahalesiyle mal ayrılığına karar verilmesi durumunda, tasfiye davası da eş zamanlı olarak veya sonradan bu davalarda yetkili olan mahkemede görülür. Tarafların dava açma özgürlüğünü destekleyen ve seçimlik hak tanıyan bu özel düzenleme uyarınca, boşanma davasının fiilen açıldığı yer mahkemesi, tasfiye işlemleri için de kendiliğinden yetkili hale gelmektedir. Bu kanuni istisnaların dışında kalan diğer genel hallerde ise usul hukukunun temel prensibi gereği davalı eşin yerleşim yeri mahkemesi yetkili mahkeme olarak kılınmıştır. Özel hüküm olması nedeniyle, bu yetki kuralları genel mahkemelerin yetki kurallarına kıyasla öncelikli olarak tatbik edilir.

Mal rejimi tasfiyesi yetki kurallarının mahkemeler tarafından uygulanmasında en çok tartışılan ve güncel Yargıtay kararlarına yoğun bir şekilde yön veren husus, mal rejiminin ölümle sona ermesi halindeki kesin yetki kuralının işleyiş biçimidir. Kanun koyucu, mal rejiminin ölüm vakıası ile sona ermesi durumunda yaşanabilecek kargaşaları önlemek adına, tasfiye davası için sadece ölenin son yerleşim yeri mahkemesini yetkili kılmıştır. Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesi ve sonrasında görevi devralan İkinci Hukuk Dairesi, uzun yıllardır süregelen içtihatlarında bu spesifik yetki kuralının kesin yetki niteliğinde olduğunu açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Kesin yetki hallerinde davanın açıldığı mahkeme, yetkisiz olduğunu davanın hiçbir aşamasını beklemeden kendiliğinden gözetmekle yasal olarak yükümlüdür. Mirasçıların bizzat taraf olduğu veya davayı sürdürdüğü tasfiye uyuşmazlıklarında ölenin son yerleşim yeri dışındaki farklı bir yargı çevresinde dava açılması, derhal usulden ret kararı verilmesini gerektirir. Yüksek mahkeme, adres kayıt sistemi verilerini temel alarak müteveffanın gerçek son yerleşim yerinin eksiksiz tespiti konusunda mahkemelere çok geniş bir araştırma yükümlülüğü getirmiştir.

Mal Rejiminin Sona Ermesi ve Yargısal Sonuçları

Mal rejiminin tasfiyesi davasının esastan görülebilmesi ve hükme bağlanabilmesi için öncelikli temel usul şartı, eşler arasındaki yasal veya sözleşmesel mal rejiminin hukuken geçerli bir şekilde sona ermiş olmasıdır. Mal rejimi sona ermeden tasfiye sürecine geçilmesi ve bu doğrultuda bir alacak hakkının doğduğunun kabul edilmesi hukuken mümkün görülmemektedir. Mal rejimini sona erdiren başlıca yasal haller şunlardır:

  • Eşlerden birinin ölümü,
  • Mahkemece evliliğin iptaline karar verilmesi,
  • Boşanma davasının kabulü ile evlilik birliğinin bitmesi,
  • Eşlerden biri hakkında gaiplik kararının alınması,
  • Mahkeme kararıyla haklı bir sebeple mal ayrılığına geçilmesi,
  • Eşlerin sözleşmeyle yeni bir mal rejimini kabul etmesidir. Yargıtay içtihatlarında tereddütsüz olarak kabul edildiği üzere, boşanma kararının kesinleşmesi şartıyla, mal rejimi boşanma davasının ilk açıldığı tarih itibarıyla geriye dönük olarak sona ermiş sayılmaktadır. Mahkemeler, tasfiye davası ile boşanma davasının aynı anda yürütülmesi durumunda, boşanma davasının kesinleşmesini usul ekonomisi gereği mutlaka bekletici mesele yapmak zorundadır.

Evlilik birliğinin eşlerden birinin ölümü ile sona ermesi durumu, aradaki mal rejiminin de kendiliğinden ve derhal o ölüm anında sona ermesi kesin sonucunu doğurmaktadır. Ölüm halinde, sağ kalan eş ile ölen eşin geride kalan diğer yasal mirasçıları arasında görülecek tasfiye davalarında, mal varlığı değerlerinin sadece ölüm anındaki mevcudiyeti ve durumları esas alınarak bir paylaştırma işlemi yapılır. Yargı uygulamalarında bir eş hakkında gaiplik kararı verilmesi durumu da ölüm vakıası ile tamamen eşdeğer hukuki sonuçlar doğurduğundan, gaiplik hallerinde mal rejiminin sona erme anının tespiti yargılamada özellik arz etmektedir. Aile mahkemeleri, gaiplik kararının kesinleşmesiyle birlikte, yasal düzenlemeler uyarınca ölüm tehlikesinin gerçekten meydana geldiği tarihi veya gaip eşten sağlıklı olarak en son haber alınan tarihi, mal rejiminin sona erdiği milat olarak kabul etmektedir. Gaip olan kişinin sonradan sağ olarak ortaya çıkması durumunda dahi, geçmişe dönük olarak gerçekleştirilen mali tasfiye işlemlerinin geçerliliğini muhafaza etmesi, mülkiyetin güvenli devri prensipleri doğrultusunda yüksek mahkeme kararlarıyla güvence altına alınmıştır.

Aile hukukunda mal rejimini iradi olarak sona erdiren bir diğer son derece önemli hukuki adım ise, mahkeme kararıyla olağanüstü mal rejimine geçilmesidir. Eşlerden birinin kanunda sayılan haklı bir sebebe dayanarak yasal mal rejiminden mal ayrılığı rejimine geçiş talep etmesi ve aile mahkemesinin yargılama neticesinde bu talebi uygun bulması halinde, daha önceden tabi olunan mevcut mal rejimi bu davanın fiilen açıldığı tarih itibarıyla resmen sona erer. Yargı kararları ve içtihatlar ışığında, eşlerden birinin malvarlığının büyük ölçüde borca batık durumda olması, ailenin genel ekonomik geleceğinin açıkça tehlikeye düşürülmesi veya eşlerden birinin malvarlığı yönetimi hakkında diğer eşe yasal bilgi vermekten inatla ve sürekli biçimde kaçınması, mal ayrılığına geçiş talebi için yeterli haklı sebepler olarak kabul görmektedir. Mahkemeler, eşlerin karşılıklı olarak sergiledikleri mali davranışları, borçlanma eğilimlerini ve ailenin bütünlüğünün ekonomik olarak korunması ilkesini bir bütün halinde detaylıca değerlendirerek hakkaniyetli bir karar verirler.

Dava Açma Süreleri ve Zamanaşımı İçtihatları

Yasal mal rejiminin tasfiyesi odaklı davalarda mahkemeleri en çok meşgul eden ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun müdahaleleriyle netlik kazanan usul konularının başında zamanaşımı def'i ve bu davaların açılma süreleri gelmektedir. Türk Medeni Kanunu metninde tasfiye davalarına ilişkin olarak özel, somut bir zamanaşımı süresinin açıkça öngörülmemiş olması, uzun yıllar boyunca tatbikatta bir yıllık mı yoksa on yıllık mı zamanaşımı süresinin uygulanacağı noktasında yargı makamları arasında derin ve ciddi görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun tüm bu çelişkileri ortadan kaldıran emsal nitelikteki bağlayıcı içtihadı birleştirme kararlarıyla bu hukuki belirsizliğe kalıcı olarak son verilmiş ve tasfiyeden doğan mali alacağın nispi nitelikte sıradan bir alacak hakkı olduğu temel tespiti yapılmıştır. Bu kritik tespitin doğal bir uzantısı olarak, Türk Borçlar Kanunu'nun genel usul hükümleri atfı uyarınca on yıllık genel zamanaşımı süresinin tam olarak uygulanması kuralı Türk yargı pratiğine eksiksiz biçimde yerleşmiş durumdadır.

Mal rejiminden kaynaklı alacaklarda uygulanan zamanaşımı süresinin on yıl olarak belirlenmesi kadar, tatbikatta bu usul süresinin hangi andan itibaren hukuken işlemeye başlayacağı sorunu da en güncel Yargıtay kararlarının temel odak noktalarından birini teşkil etmektedir. Yargıtay'ın istikrar kazanmış ve yerleşik hale gelmiş kararlarına göre, on yıllık zamanaşımı süresi mal rejimini hukuken sona erdiren durumun veya ilamın kesinleştiği tarihten itibaren zaman kaybetmeksizin işlemeye başlar. Evliliğin boşanma veya iptal kararıyla mahkeme huzurunda sona ermesi halinde, söz konusu aile mahkemesi ilamının resmi olarak kesinleşme tarihi on yıllık yasal sürenin değişmez miladıdır. Şayet mal rejimi eşlerden birinin talihsiz ölümü sebebiyle doğal yollardan sona ermişse, dava açma zamanaşımı doğrudan ölümün gerçekleştiği andan itibaren işlemeye başlamaktadır. Davalı tarafın cevap dilekçesiyle süresi içinde zamanaşımı itirazında bulunması halinde yerel mahkemeler, öncelikle boşanma veya iptal ilamının üzerinde yer alan kesinleşme şerhlerini titizlikle incelemekle görevli ve yükümlüdür.

Yabancı Boşanma Kararlarında Zamanaşımı Başlangıcı

Yurt dışında ikamet eden ve evliliklerini orada sonlandıran Türk vatandaşlarının yabancı ülke mahkemelerinden aldıkları boşanma kararlarının Türk hukuk sistemine yansıması, özellikle mal rejimi tasfiyesi davalarında zamanaşımı başlangıcı bakımından ciddi ve süregelen usuli tartışmalara yol açmıştır. Bilindiği üzere, yabancı mahkemelerde verilmiş olan boşanma kararlarının Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde tam anlamıyla hüküm ifade edebilmesi için tanıma ve tenfiz davasına konu edilmesi yasal bir gerekliliktir. Bu usuli zorunluluk, tasfiye alacaklarında zamanaşımı başlangıcının asıl kararın tarihi mi yoksa tenfiz kararının tarihi mi olacağı sorusunu hararetle gündeme getirmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, geçmişte iki bin yirmi bir yılında verdiği bir kararında, yabancı mahkeme boşanma ilamının kendi ülkesindeki kesinleşme tarihi ile Türkiye'deki tanıma tenfiz kararının kesinleşme tarihi arasında katı bir hukuki ayrım yaparak, zamanaşımı süresinin ancak Türk mahkemelerindeki tanıma tenfiz kararının kesinleşmesinden itibaren işlemeye başlayacağı yönünde bir içtihat oluşturmuştu.

Ancak yargı pratiğinde yaşanan tıkanıklıklar sebebiyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, iki bin yirmi üç yılının sonlarında aldığı tarihi bir kararla az önce bahsedilen eski uygulamasından açıkça dönmüş ve kapsamlı bir içtihat değişikliğine imza atmıştır. Yeni ve güncel içtihat uyarınca, yabancı mahkeme kararının Türk mahkemelerince tanınmasıyla birlikte boşanmanın tüm mali ve hukuki sonuçları, aslında o yabancı ilamın yurt dışında verildiği ve fiilen kesinleştiği andan itibaren geriye dönük olarak doğmuş kabul edilmektedir. Bu nedenle, yabancı ülkede fiilen ayrılmış ve yabancı bir mahkeme kararıyla çoktan boşanmış olan eşlerin, sırf Türkiye'de zamanında tanıma davası açmadıkları için kâğıt üzerinde evli görünmelerinden faydalanarak tasfiye zamanaşımı sürelerini on yıllar boyunca sınırsızca uzatmalarının dürüstlük kuralına taban tabana zıt olduğu özellikle vurgulanmıştır. Güncel yargı uygulamalarında, mal rejimi davaları için on yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcında yabancı mahkeme kararının ilk kesinleşme tarihi artık kesin olarak esas alınmaktadır.

İspat Kolaylığı ve Fiili Karinelerin Yargıdaki Yeri

Aile hukukunda mal rejiminin tasfiyesinde yargılamayı yürüten hâkimlerin karşılaştığı en büyük ve yaygın zorluklardan biri, bazen on yıllar süren evlilik birlikteliklerindeki karmaşık mal varlığı geçişlerinin, banka hareketlerinin ve tarafların kişisel katkılarının somut olarak ispat edilmesidir. Kanun koyucu bu hukuki zorluğu aşmak ve mahkemelerin işini kolaylaştırmak amacıyla Türk Medeni Kanunu içerisinde ispat kolaylığı ilkesini açıkça benimsemiş ve yargılamayı şekillendiren önemli kanuni karineler öngörmüştür. Yasaya göre bir malın sadece ve bütünüyle kendisine ait olduğunu iddia eden taraf, bunu kanıtlamakla usulen mükelleftir; fakat kime ait olduğu ispat edilemeyen tüm şüpheli mallar kanun gereği eşlerin paylı mülkiyetinde kabul edilmek zorundadır. Yargı uygulamasında avukatların en çok dayandığı temel kural ise, bir eşin tasarrufundaki tüm mallarının aksi somut olarak ispat edilinceye dek yasal edinilmiş mal sayılmasına ilişkin çok güçlü olan karinedir. Bu kati ispat yükü kuralı uyarınca, alacak davasının davacısı sadece malın mevcudiyetini ve evlilik birliği kurulduktan sonra satın alındığını göstermekle usuli yükümlülüğünü yerine getirmiş sayılır.

Aile içi temliklerde ve akrabalar arası mülkiyet devirlerinde ispat yükünün hangi tarafın üzerinde kalacağı hususu da, yakın zamanlı güncel Yargıtay kararlarında son derece önemli değişimlere uğramış dinamik bir hukuki alandır. Geçmiş yargı yıllarında Yargıtay sekizinci ve ikinci hukuk daireleri, eşlerden herhangi birine yakın akrabaları tarafından yapılan tapu mülkiyet devirlerini, işlem resmi tapu senedinde açıkça bedelli bir satış olarak görünse dahi, aksi kesin belgelerle kanıtlanmadıkça hayatın olağan akışına dayanarak doğrudan bağış niteliğinde kabul etmekteydi. Bu eski yaklaşım, söz konusu gayrimenkulü anında davalı eşin kişisel mal statüsüne sokuyor ve davacının tasfiye alacağı hesabından tamamen çıkarıyordu. Ancak yüksek mahkemenin en güncel içtihatları bu sübjektif karineden kesin olarak dönmüş durumdadır. Yeni ve yerleşik yargı uygulamalarına göre, çok yakın bir akrabadan yapılmış olsa dahi, tapu dairesinde resmi olarak satış olarak gösterilmiş bir devir işleminin aksini savunan tarafın bunu ispatlaması zorunluluğu doğmuştur.

Bu yeni duruma göre, işlem resmi kayıtta satış ise yargı makamlarınca bu durum derhal bir edinilmiş mal olarak nitelendirilecektir; eğer bu malı devralan eş, bunun aslında bir karşılıksız kazandırma veya bedelsiz bir gizli bağış işlemi olduğunu iddia ediyorsa, tapudaki bu güçlü fiili karine karşısında kendi iddiasını sadece tanıkla değil, mutlaka geçerli banka dekontları, hesap dökümleri veya buna benzer kesin delillerle ispatla yasal olarak mükellef kılınmıştır. İspat hukuku açısından bölge adliye mahkemelerinin ve Yargıtay'ın bugünlerde önemle üzerinde durduğu bir diğer kritik usuli mesele de, tasfiye sürecinin sonunda hesap tablosunda dikkate alınacak değerlerin nasıl ve hangi tarihe göre saptanacağıdır. Yargıtay kararlarında hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde vurgulandığı üzere, tasfiyeye konu edilecek tüm malların karar tarihine en yakın olan güncel sürüm değerleri, diğer bir deyişle piyasa rayiç değerleri temel alınmak zorundadır.

Sonuç itibarıyla özetlemek gerekirse, mal rejiminin tasfiyesine yönelik açılan uyuşmazlıklar, sadece maddi aile hukuku kurallarının doğrudan işletildiği değil, aynı zamanda son derece sıkı usul kurallarının, ispat külfetlerinin ve zamanaşımı sürelerinin bir arada harmanlandığı en karmaşık dava türlerinin başında gelmektedir. Uyuşmazlığa bakmakla görevli aile mahkemesinin tespitiyle başlayan, mal rejimini hukuken sona erdiren temel vakıaların başlangıç ve bitiş miladı kabul edilmesiyle giderek şekillenen bu uzun yargılama sürecinde, tasfiye hesaplarının ve zamanaşımı sürelerinin mahkemelerce doğru şekilde tespit edilmesi davanın esasına girilebilmesi için geçilmesi gereken en hayati hukuki eşiktir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun ve dairelerinin özellikle yabancı boşanma ilamlarının zamanaşımına başlangıç etkisi, aile içi temliklerdeki ispat yükü kurallarında gözlemlenen güncel değişimler ve yetki kurallarının kesinliği hususlarında verdikleri kararlar, sistemde hukuki öngörülebilirliği sağlamayı amaçlamaktadır. Hak kayıplarının yaşanmaması adına bu dinamik yargı uygulamalarının avukatlarca dikkatle takip edilmesi gereklidir.

11 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: