Makale
Edinilmiş mallara katılma rejiminde, eşlerden birinin farklı malvarlığı grupları arasında gerçekleşen değer kaymalarının giderilmesi amacıyla uygulanan denkleştirme kurumu ve bu kurumun hesaplama yöntemleri, hukuki uyuşmazlıkların adil bir şekilde çözümlenmesi için büyük bir öneme sahip olup, tasfiye sürecinin temel yapı taşlarındandır.
Mal Paylaşımında Denkleştirme ve Hesaplama Yöntemi
Edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamında, eşlerin evlilik birliği içerisinde sahip oldukları malvarlıklarını yönetirken kendi mal grupları arasında birtakım değer kaymaları yaşanması son derece olağan bir durumdur. Kanun koyucu, bir mal grubundan diğer mal grubuna yönelik olarak yapılan ödemelerin veya sağlanan katkıların, tasfiye aşamasında herhangi bir tarafın aleyhine haksız sonuçlar doğurmasını engellemek amacıyla denkleştirme kurumunu ihdas etmiştir. Bu kurum, temel olarak aynı eşin kişisel malları ile edinilmiş malları olmak üzere kendi yasal mal kesimleri arasında gerçekleşen finansal geçişlerin matematiksel ve hukuki ilkeler çerçevesinde dengelenmesini ifade etmektedir. Eşlerin mal grupları arasındaki bu tür hesaplamalar, hukuki niteliği itibariyle kural olarak bağımsız bir alacak hakkı doğurmamakta, sadece malvarlığı değerlerinin kanun nezdinde olması gereken yasal seviyeye getirilmesi için kullanılan bir mahsup ve hesaplama yöntemi olarak işlev görmektedir. Dolayısıyla, mal rejiminin sona ermesiyle başlayan yasal prosedür içerisinde bu yöntemin hem pratik hem de teorik açılardan doğru bir biçimde uygulanması, taraflar arasındaki ekonomik adaletin tesisi ve haksız zenginleşmelerin önlenmesi açısından büyük bir ehemmiyet taşımaktadır.
Denkleştirme Kurumunun Hukuki Niteliği ve Genel Kapsamı
Denkleştirme, kural olarak eşlerden birinin kendi malvarlığı kesimleri arasındaki karşılıksız sayılabilecek değer kaymalarını telafi etmek amacıyla öngörülmüş son derece teknik bir hesaplama kuralıdır. Uygulamada, bir eşin kanun gereği edinilmiş mallara ilişkin sayılan borçlarını şahsi tasarruflarıyla kişisel mallarından ödemesi veya tam tersi bir ihtimalle kişisel mallarına ilişkin borçlarını evlilik birliğindeki edinilmiş mallarından ödemesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. İşte bu gibi ihtimallerde devreye giren yasal kurum, mal kesimleri arasında meydana gelebilecek haksız zenginleşmeyi kaynağında önlemeyi hedefler. Uygulamada ve hatta doktrindeki bazı çalışmalarda sıklıkla bir alacak türüymüş gibi isimlendirilmesine rağmen, hukuki düzlemde ayrı bir alacak davasına doğrudan konu olabilecek bağımsız bir borç ilişkisi doğurmaz. Ortada yalnızca eşin kendi mal grupları arasında yapılması zorunlu olan bir kanuni mahsup işlemi mevcuttur. Bu nedenle, hukuki anlamda tek başına ve ayrı bir alacak hakkı niteliği bulunmadığından, henüz tasfiye aşaması tamamlanmadan bu hakkın üçüncü bir şahsa temlik edilmesi veya üzerinde herhangi bir ayni rehin hakkı kurulması kesinlikle söz konusu olamaz.
İlgili kanun maddeleri ışığında incelendiğinde denkleştirme kurumu, kendi içerisinde barındırdığı farklı uygulama alanlarına ve yasal düzenleme mantığına göre çeşitli türlere ayrılmaktadır. Hukuk sistemimizde temelde eşin bir mal grubundan diğer mal grubuna yapılan ödemelerin niteliğine, zamanlamasına ve amacına göre şekillenen bu kurum, başlıca üç farklı ihtimali bünyesinde barındıracak şekilde formüle edilmiştir. Bunlardan ilki, eşin kişisel mallarına ait borçlarının herhangi bir surette edinilmiş mallardan veya tam tersi durumun gerçekleşmesi halindeki olağan mahsuplaşma yöntemidir. İkincisi, uyuşmazlığın çözümünde kilit bir rol oynayan borçların mal gruplarına aidiyeti ve özgülenmesi meselesi olup; üçüncüsü ise bir mal kesiminden doğrudan diğer kesimdeki malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya muhafazası suretiyle korunmasına yapılan maddi katkılar neticesinde uygulanan dinamik hesaplama yöntemidir. Bu ihtimallerin her birisi mal rejimleri hukukunda farklı şartlara, ispat kurallarına ve hesaplama yöntemlerine tabi olduğundan, somut olayın kendine has özellikleri dikkate alınarak titizlikle ayrıştırılmalıdır.
Klasik Denkleştirme Yöntemi ve Uygulama Şartları
Kanun koyucu tarafından Türk Medeni Kanunu kapsamında düzenlenen ilk temel yöntem, doktrinde genellikle klasik denkleştirme olarak anılan usuldür. Bu kural, eşlerden birinin salt kendi kişisel mallarına ilişkin olarak doğmuş bir borcunun, evlilik birliğinin sağladığı edinilmiş mallardan ödenmesi veya bunun tam aksi bir senaryoyla edinilmiş mallara ilişkin bir borcunun şahsi varlıklarından yani kişisel mallardan karşılanması durumunda devreye girer. Bu yöntemin en belirgin işlevsel özelliği, ödemenin yapıldığı andaki malvarlığı grubunun mali açıdan haksız yere zarar görmesini engellemek üzere ödenen nakdi veya ayni miktarın hesaplamada doğrudan doğruya bir iade kalemi olarak dikkate alınmasıdır. Yargılamalarda borcun hangi saikle yapıldığı, hukuki alacaklının somut olarak kim olduğu veya borç ilişkisinin tam olarak hangi tarihte doğduğundan ziyade; temel prensip olarak mal rejiminin fiilen devamı süresince diğer mal grubunun aktifinden ifa edilip edilmediği önem arz etmektedir. Belirtilen bu hukuki mahsuplaşma işlemi, var olan değer kaymalarını önleyerek mal gruplarının fiktif boyutta olması gereken asıl bakiye seviyesine döndürülmesini hukuken temin etmektedir.
Belirtilen bu birinci tür yöntemin pratik hesaplanmasında dikkat edilmesi gereken en kritik ve ayırıcı hukuki husus, malvarlığında sonradan zamanın geçmesiyle meydana gelebilecek reel değer artış veya azalışlarının kesinlikle dikkate alınmaması kuralıdır. Yani, bahsi geçen usulde finansal olarak ödemesi yapılan bedelin enflasyon veya faiz etkisinden arındırılmış, ödeme anındaki doğrudan doğruya nominal değeri esas alınmaktadır. Örnekle açıklamak gerekirse, on yıllar önce dahi kişisel mallara ait bir borcun o günün şartlarında edinilmiş mallardan ödenmesi söz konusuysa, paranın zaman içerisindeki piyasa değer kaybı hesaba katılmaz ve yasal olarak ödenen miktar daima sabit kabul edilir. Ayrıca borcun fiilen ödendiği zamandan günümüzdeki tasfiye anına kadar geçen hukuki süre zarfında bu borca herhangi bir yasal veya temerrüt faizi işletilmesi de kanun koyucunun iradesi gereğince mümkün görülmemektedir. Emredici yasa kuralları çerçevesinde düzenlenmiş olan bu normatif yapının, eşlerin salt kendi aralarında serbestçe akdedecekleri bir mal rejimi sözleşmesi aracılığıyla dahi bertaraf edilmesi veya esnetilmesi hukuken geçerli bir işlem teşkil etmemektedir.
Değişken Denkleştirme Yöntemi ve Değer Değişimleri
Bir eşin sahip olduğu mal kesimlerinden birisine ait belirli bir malın fiziken veya hukuken edinilmesine, olağan niteliği aşacak şekilde iyileştirilmesine veya mevcut değerinin korunmasına yönelik olarak doğrudan diğer mal grubundan bir maddi katkı sağlanması halinde devreye giren özel yöntem değişken denkleştirme olarak isimlendirilir. Hukuk uygulamasında bu yöntemde, az evvel bahsedilen klasik usulün tam aksine, malın bizzat değerinde zaman içerisinde piyasa koşullarına bağlı olarak meydana gelen artışlar veya azalışlar yasal hesaplamaya mutlak surette doğrudan etki etmektedir. Belirli bir malın finansmanına veya yenilenmesine sağlanan yatırım niteliğindeki bu katkı neticesinde ortaya çıkan reel değer değişiklikleri, katkı sağlayan karşı mal grubunun hem elde edilen muhtemel kârdan adil bir pay almasını hem de olası değer kayıplarına dayalı zararlara bizzat katlanmasını gerektirdiği için bu özgün isimlendirme yapılmıştır. Katkının, somut olarak malın ilk alımı esnasında peşinat olarak yapılmış olmasıyla, sonradan değerini artırıcı nitelikteki ciddi onarımı veya zaruri muhafazası için yapılmış olması yasal açıdan temel durumu değiştirmez.
Mevzuat hükümleri uyarınca bu özel yönteme göre hesaplama fiilen gerçekleştirilirken, maddi katkının yapıldığı andaki malın ilk baz değeri ile o an yapılan katkı tutarı matematiksel olarak oranlanarak öncelikle net bir yasal katkı oranı tespit edilmektedir. Titizlikle bulunan bu oransal katsayı, davanın görülmesi sırasındaki malın tasfiye anındaki güncel piyasa (sürüm) değeri ile doğrudan çarpılarak tarafların hanesine yazılacak nihai miktar elde edilir. Şayet yatırım veya katkı yapılan söz konusu mal, tasfiye davası sonuçlanmadan ve tasfiye anı gerçekleşmeden daha önce rızai bir işlemle üçüncü kişilere devredilerek elden çıkarılmışsa, bu zorunlu durumda kanun koyucunun hâkime açıkça tanıdığı takdir yetkisi ve somut olayın özellikleri devreye girer. Bu gibi ayrık hallerde yargısal hesaplama hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde, mal sanki halen mevcutmuş gibi varsayımsal değerler üzerinden yapılır. Olası değer azalmalarının da mutlak surette hesaplamaya dâhil edilmesi, kendi mal grupları arasında bilinçli bir finansal geçiş yapan eşin kendi malvarlığı risklerine bizzat katlanması gerektiği yönündeki hakkaniyet temelli hukuk felsefesine sıkı sıkıya dayanmaktadır.
Borçların Özgülenmesi ve Kredili Mal Alımları
Yargılama aşamasında yasal hesaplamanın doğru ve hukuka uygun biçimde yapılabilmesi için, öncelikle eşlerin fiili olarak mevcut bulunan borçlarının somut olarak hangi mal kesimine ait olduğunun kesin delillerle tespit edilmesi kanuni bir zorunluluktur. Türk medeni hukuk sistemimizde kural olarak her maddi borç, niteliğine ve amacına göre ilişkin bulunduğu mal kesimini yükümlülük altına sokar. Ancak uygulamada sıkça karşılaşıldığı üzere borcun kesin olarak hangi mal kesimine ait olduğunun şüpheye yer bırakmayacak biçimde anlaşılamadığı durumlarda kanuni bir adi karine devreye girer ve söz konusu şüpheli borç doğrudan edinilmiş mallara ait sayılır. İlgili malvarlıklarına ilişkin kurulan banka ipotekli borçların veya yüklü finansal kredilerin mal gruplarına özgülenmesi hukuken tartışma konusu olduğunda, kredili olarak alınan değerli taşınmaz fiilen hangi mal grubuna ait kabul ediliyorsa, ana kredi borcu, buna bağlı oluşan taksitler, yasal faizler ve ipotek yükümlülüğü de aksine bir açık delil bulunmadıkça o mal grubuna ait pasif bir borç kalemi olarak tasnif edilir.
Banka veya finans kuruluşları vasıtasıyla kredi kullanılarak alınan malların ve buna bağlı doğan mali yükümlülüklerin tasfiye edilmesinde, yargı kararlarıyla şekillenmiş özellik arz eden oldukça hassas hesaplama adımları bulunmaktadır:
- Malın fiilen mülkiyete geçirildiği tarihteki ilk satın alma tapu değeri ve bu bedelin net olarak ne kadarının banka kredisi ile karşılandığı tespit edilir.
- Evliliğin ve mal rejiminin fiilen devamı süresince düzenli ödenen taksitlerin miktarı ile sona erme sonrasına kalan bakiye kredi borcu saptanır.
- Rejimin sona erdiği an itibariyle henüz vadesi gelmemiş ve ödenmemiş bakiye ana kredi borcunun, malın alımında kullanılan toplam kredi borcuna olan matematiksel oranı bulunur.
- Bulunan bu yasal borç oranı, ihtilafa konu malın mahkeme karar tarihine en yakın olacak şekilde belirlenen güncel sürüm (rayiç) değeri ile çarpılarak devreden güncel borç tutarı hesaplanır.
- Bu nihai tutar, malın güncel sürüm değerinden düşülerek eşin ilgili mal grubuna ait kalan safi değer bulunur.
Bu spesifik hesaplama adımları uyuşmazlığı kesin bir biçimde çözümler.
Değer Artış Payı Alacağı ile Arasındaki Temel Farklar
Yargı kararlarında ve uygulamadaki iddialarda söz konusu hesaplama kurumu ile değer artış payı alacağı hukuki terimleri sıklıkla birbiri yerine kullanılıp karıştırılsa da, bu iki ana kurum maddi nitelikleri, kanuni dayanakları ve uygulanma koşulları bakımından birbirinden tamamen farklıdır. Bir alacak türü olan değer artış payı alacağı, eşlerden birinin kanunen diğer eşe ait bağımsız bir malvarlığının fiziken edinilmesine, kalıcı biçimde iyileştirilmesine veya mevcut durumunun korunmasına hiç karşılık beklemeksizin veya uygun bir karşılık almaksızın yaptığı fiili katkılar neticesinde doğan şahsi ve bağımsız bir alacak hakkıdır. Buna karşılık inceleme konumuz olan bu yapısal yöntem, yalnızca tek ve aynı eşin kendi yasal mal ayrımı içerisindeki kişisel malları ile edinilmiş malları arasındaki sermaye kaymalarının muhasebesel olarak dengelenmesini sağlayan bir kurumdur. Daha yalın bir hukuki deyişle, değer artış payı doğrudan doğruya farklı iki eş arasındaki yatay mal geçişlerini, diğer kavram ise tek bir eşin dikey mal grupları arasındaki iç finansman geçişlerini düzenlemektedir.
Bahsedilen bu derin yapısal ayrımın yanı sıra, değer artış payı alacağının hesaplanmasında kanun gereği kural olarak yalnızca maldaki değer artışları dikkate alınırken ve beklenmedik şekilde malın değer kaybetmesi durumunda asgari olarak başlangıçta sunulan katkı bedeli yasal garanti altındayken, değişken türdeki diğer hesaplamada hem olası değer artışları hem de maldaki enflasyonist veya piyasa kaynaklı değer azalışları hesaplamaya doğrudan oransal olarak yansıtılır. Pratik yargılama sürecindeki bir diğer çok önemli usuli farklılık ise, değer artış payının doğası gereği şahsi bir alacak hakkı olması nedeniyle talep halinde bağımsız ve ayrı bir eda davası konusu yapılabilmesidir; ancak mal grupları arası geçişin düzeltilmesi tek başına ayrı bir miktar talebi olarak dava edilemez, ancak ana tasfiye davası içerisindeki genel hesaplamanın zorunlu bir parçası veya savunma argümanı olarak ileri sürülebilir. İspat yükü kuralları bakımından ise, her iki kurumda da iddia eden tarafın, yaptığı maddi katkıyı yasal delillerle ispatlama mecburiyeti bulunmaktadır.
Sonuç olarak, medeni kanunumuzun aile hukuku kitabında ve mal rejimleri pratiğinde eşlerin kendi mal grupları arasındaki karmaşık mali hareketlerin yasal ve adaletli bir biçimde çözümlenmesi için açıkça öngörülen bu iç denkleştirme kurumu, ilk bakışta sadece teknik görünse de hakkaniyetin tesisi için bir o kadar da elzem bir hukuki hesaplama yöntemidir. Eşlerin günlük hayatta şahsi ve kişisel borçlarının edinilmiş mallardan ya da edinilmiş mallara ait sıradan masrafların kişisel mallardan bilinçsizce karşılanması durumunda gizli olarak ortaya çıkan eşitsizlikler, tasfiye aşamasında gerek klasik gerekse malın değerine göre değişen dinamik yöntemlerle mutlaka telafi edilmektedir. Kanun koyucunun titizlikle belirlediği bu sınırlar, adi karineler ve oransal mahsup yöntemleri ışığında, davanın şeffaf ve somut delillere dayalı bir şekilde yürütülmesi, taraflardan herhangi birinin hukuka aykırı şekilde hak kaybına uğramasının mutlak surette önüne geçer. Yargılama sürecinin kendi içinde barındırdığı yasal ve emredici nüanslar, değerleme anlarının doğru tespiti ve oransal hesaplama dinamikleri bir bütün halinde dikkatle uygulandığında, adil bir mal paylaşımının en temel güvencesi tesis edilmiş olacaktır.