Anasayfa Makale İş Sözleşmesinde İşçinin Kişilik Haklarının...

Makale

İş Sözleşmesinde İşçinin Kişilik Haklarının Korunması

İş sözleşmesi*, taraflar arasında salt ekonomik bir mübadele yaratmanın ötesinde, işçinin kişiliğinin işverenin otoritesi altına girdiği hukuki bir bağ kurar. Bu ilişki kapsamında işverenin yönetim hakkı ile işçinin kişilik hakları arasındaki hassas dengenin hukuki güvenceler, dürüstlük kuralı ve gözetme borcu* çerçevesinde korunması esastır.

İş hukuku, tarihsel gelişimi itibarıyla işçilerin kişilik haklarının zedelenmesi ve sömürülmesi gibi adaletsizliklerin önüne geçmek amacıyla bağımsız bir hukuk dalı olarak ortaya çıkmıştır. İşçi, emeğini ortaya koyarak elde ettiği ücret ile geçimini sağladığından, ekonomik bakımdan işverene sıkı sıkıya bağlıdır. Bu ekonomik bağımlılık, işçinin işverenin emir ve talimatlarına uymasını gerektiren hukuki ve kişisel bir bağımlılık boyutunu da beraberinde getirir. İki taraf arasındaki bu doğal eşitsizlik durumu, işçinin haksız uygulamalara ve kişilik haklarına yönelik müdahalelere karşı özel kurallarla korunmasını zorunlu kılmaktadır. İşçi ve işverenin eşit olmadığı gerçeğinden hareketle, iş hukukunun temel felsefesi işçinin korunması ilkesi üzerine inşa edilmiştir. İşçinin özel hayatının gizliliği, onuru, beden bütünlüğü ile akıl ve ruh sağlığı, sadece birer insan hakkı olmakla kalmayıp, aynı zamanda iş hukuku mevzuatının sıkı koruması altındadır. Dolayısıyla, çalışma ilişkisinin temel dayanağı olan iş sözleşmesi, taraflara karşılıklı hak ve borçlar yüklerken, işçinin insan olmasından kaynaklanan en temel kişisel değerlerinin korunmasını öncelikli bir hukuki zorunluluk olarak kabul etmektedir.

İş İlişkisinin Yapısı ve Bağımlılık Unsuru

İş Kanunu'nun sekizinci maddesi uyarınca iş sözleşmesi, bir tarafın bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın ise bu hizmete karşılık ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan hukuki bir bağdır. Bu tanımdan anlaşılacağı üzere, sözleşmenin en belirleyici unsuru bağımlılık esasıdır. Yargıtay kararlarında da sıkça vurgulandığı üzere, iş sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayıran temel ölçüt bu kişisel ve hukuki bağımlılıktır. İşçi, sözleşmenin ifası sürecinde işverenin hiyerarşik otoritesi altında çalışır. Bu otorite, işverene işçinin çalışma alanını, çalışma tarzını, zamanını ve işyeri içerisindeki hal ve hareketlerini belirleme yetkisi tanır. Dolayısıyla işçi, işini bizzat yerine getirirken işverenin çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmek zorundadır.

İşçi ve işveren arasında kurulan bu hiyerarşik düzen, özel hukuk sözleşmelerine hâkim olan tarafların eşitliği ilkesiyle görünürde bir çelişki barındırır. Ancak bu yapının hukuki bakımdan meşru ve geçerli bir zemine oturması, işçinin kendi özgür iradesiyle bu bağımlılık ilişkisine rıza göstermesiyle mümkün olmaktadır. Bağımlılık ilişkisinin işçinin kişiliği üzerinde yarattığı baskın etki, işverenin yetkilerinin sınırsız olmadığı gerçeğini değiştirmez. İşverenin talimat verme yetkisi, işçinin temel hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıracak veya zedeleyecek bir boyuta ulaşamaz. Bu noktada hukuk düzeni, bağımlılık unsurunun işçi aleyhine kötüye kullanılmasını engellemek amacıyla çeşitli güvenceler geliştirmiş ve işçinin kişiliğinin korunması ilkesini tahkim etmiştir.

Günümüzde iletişim ve bilgi teknolojilerinde yaşanan hızlı gelişmeler, iş ilişkilerindeki bağımlılık unsurunu ve işverenin organizasyon yapısını yeni boyutlara taşımıştır. Veri işleme yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte işçilerin kişisel haklarının korunması ve özel yaşamlarının gizliliği, iş sözleşmesinin en kritik meselelerinden biri haline gelmiştir. İşverenler, işe alım sürecinden başlayarak istihdamın her aşamasında işçilere ait çok sayıda kişisel veriye ulaşma ve bu verileri işleme imkânına sahip olmaktadır. Ancak teknolojik imkânların sunduğu bu kapasite, işçinin kişisel değerleri üzerinde hukuka aykırı bir baskı mekanizmasına dönüşmemelidir. İşçi ve işveren ilişkisinin sağlıklı yürütülebilmesi için kanuni sınırlamalara titizlikle uyulması gerekmektedir.

İş Sözleşmesinde İşverenin Gözetme Borcu

İş sözleşmeleri, yapıları gereği salt ekonomik bir ürün veya hizmet değişimi sağlamaz; taraflar arasında yoğun ve sürekli bir şahsi ilişki kurar. Bu şahsi ilişkinin doğal bir sonucu olarak, işçinin iş görme ve sadakat borcuna karşılık, işverenin de işçiyi gözetme borcu doğmaktadır. İşverenin gözetme borcunun sınırlarını tam ve eksiksiz bir şekilde önceden belirlemek imkânsızdır, zira bu borç işyeri şartlarına, işin niteliğine ve işçinin durumuna göre sürekli olarak şekillenir. Ancak en temel ifadesiyle işveren, işçinin işyerinde karşılaşabileceği her türlü fiziki ve ruhsal risk faktörüne karşı önleyici tedbirleri almakla mükelleftir. Bu koruyucu tedbirlerin merkezinde ise şüphesiz işçinin kişilik haklarının güvence altına alınması yer almaktadır.

Türk Borçlar Kanunu'nun 417. maddesi, işverenin gözetme borcunu somutlaştırarak işçinin kişiliğinin korunmasına ilişkin emredici düzenlemeler getirmiştir. Anılan kanun hükmü uyarınca işveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve ona saygı göstermekle, işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla yükümlüdür. İşçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla mağdur edilmemeleri için gerekli tüm önlemlerin alınması kanuni bir zorunluluktur. İşveren tarafından sağlanan bu koruma şemsiyesi, işçinin beden bütünlüğünden ruh sağlığına, haysiyetinden mesleki itibarına kadar kişiliğini oluşturan tüm manevi ve maddi değerleri kapsamaktadır. Gözetme borcuna aykırılık, işverenin hukuki sorumluluğunu doğuran en temel ihlallerden biridir.

İşçinin kişiliğinin korunması, aynı zamanda Türk Medeni Kanunu'nun 23. maddesi çerçevesinde de ele alınmalıdır. Bu maddeye göre hiç kimse özgürlüklerinden vazgeçemez veya onları hukuka ya da ahlaka aykırı olarak sınırlayamaz. İş sözleşmesi kurulurken veya devam ederken, işçinin çalışma koşulları nedeniyle kişilik haklarından feragat etmesi veya bunları aşırı derecede sınırlandıran şartlara onay vermesi hukuken geçersizdir. İş ilişkisinde işçinin daha zayıf ve bağımlı taraf olduğu düşünüldüğünde, işverenin sunduğu ihlal edici çalışma şartlarına işçinin gösterdiği rıza, çoğu zaman sağlıklı ve özgür bir iradenin ürünü olarak kabul edilemez. Dolayısıyla, verilen rızanın geçerliliği ve gözetme borcunun sınırları, dürüstlük kuralı ve ölçülülük ilkesi ışığında titizlikle değerlendirilmelidir.

Yönetim Hakkı Karşısında Kişilik Haklarının Sınırları

İşveren, işin yürütülmesi ve işyerindeki düzenin sağlanması amacıyla işçilere emir ve talimatlar verme yetkisine sahiptir. Yönetim hakkı olarak adlandırılan bu yetki, iş sözleşmesinin genel çerçevesini çizdiği ancak ayrıntılarını belirlemediği alanların doldurulmasını sağlar. Türk Borçlar Kanunu'nun 399. maddesi kapsamında düzenlenen işverenin yönetim hakkı, iş ilişkisinde özel nitelikli bir hukuki kaynak işlevi görür. İş sözleşmesinde açıkça öngörülmeyen çalışma yöntemleri, işyerinde uyulması gereken disiplin kuralları ve organizasyonel işleyiş, işverenin bu hakkını kullanmasıyla somutlaşır. Ancak bu talimatların hukuki bir geçerlilik kazanabilmesi için, iş mevzuatının emredici hükümlerine, kamu düzenine ve işçinin kişilik haklarına mutlak surette uygun olması gerekmektedir.

İşverenin yönetim hakkı sınırsız ve keyfi bir yetki değildir; bu hak başta Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı olmak üzere çeşitli hukuki kısıtlamalara tabidir. Orta zekâya sahip, dürüst ve makul bir kişiden beklenen davranış şekli, işverenin talimatlarının da temel sınırını oluşturur. Yönetim hakkı kullanılarak verilen bir talimat, dürüstlük kuralına aykırı ise hukuken korunmaz ve geçersiz sayılır. Ayrıca, Türk Borçlar Kanunu'nun 27. maddesinde yer alan genel sözleşme sınırlamaları, işverenin vereceği talimatlar için de aynen geçerlidir. Verilen emrin veya talimatın ahlaka, kamu düzenine ve doğrudan işçinin en temel kişilik haklarına aykırı olmaması kanuni bir mecburiyettir.

İşverenin yönetim hakkı ile işçinin kişilik hakları arasındaki dengenin kurulmasında en önemli güvencelerden biri de ölçülülük ilkesidir. İşveren, işletmesel hedeflerine ulaşmak için işçisine talimat verirken, bu talimatın meşru bir amaca hizmet etmesini ve işçinin kişiliğine en az müdahale eden ölçülü bir araç olmasını gözetmek zorundadır. Örneğin, işverenin işyerindeki düzeni sağlamak için alacağı kararlar, işçinin onurunu zedeleyici, onu çalışma ortamında küçük düşürücü veya sağlığını tehlikeye atıcı nitelikte olamaz. İşçinin iş saatleri dışındaki özel yaşantısına, siyasi düşüncesine veya dini inançlarına yönelik doğrudan müdahale niteliği taşıyan her türlü talimat, yönetim hakkının sınırlarını açıkça ihlal eder ve kişilik haklarına ağır bir saldırı teşkil eder.

Eşit İşlem Borcu ve Ayrımcılık Yasağı

İşverenin işçilerine karşı sahip olduğu temel yükümlülüklerden biri de aynı işyerinde çalışan işçiler arasında objektif ve haklı bir neden olmaksızın ayrım yapmamaktır. İş hukukunda eşit davranma borcu olarak adlandırılan bu yükümlülük, mutlak ve her durumda aynı muamelenin yapılması anlamına gelmese de, benzer durumdaki işçilere eşit koşulların sağlanmasını gerektirir. Anayasa'nın 10. maddesindeki kanun önünde eşitlik ilkesi, çalışma ilişkilerinde de kendini gösterir. İş Kanunu'nun 5. maddesi ve Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu hükümleri, eşit işlem borcunun ve ayrımcılık yasağının temel dayanaklarını oluşturmaktadır. Bu borç, işçinin sadece ekonomik haklarının değil, doğrudan doğruya kişiliğinin, onurunun ve çalışma barışının korunmasını da güvence altına alır.

Eşit davranma borcunun en belirgin ihlalleri, işverenin yönetim hakkını ayrımcı bir saikle kullanması durumunda ortaya çıkar. İş sözleşmesinin ifası sırasında işçiler arasında dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi kişisel değerlere dayalı olarak farklı uygulamalara gidilmesi kesinlikle yasaktır. İşçinin inançlarının bir gereği olan ibadetlerinden dolayı farklı bir muameleye tabi tutulması veya siyasi görüşü sebebiyle diğer işçilerden izole edilmesi, eşit işlem borcunun açık bir ihlalidir. Bu tür ayrımcı tutumlar, işçinin manevi bütünlüğüne yapılmış bir saldırı olarak değerlendirilir ve hukuk düzeni tarafından ihlal olarak kabul edilir.

Eşit işlem borcuna aykırılık yalnızca inanç veya düşünce gibi konularda değil, işin bizzat ifası sırasında çalışma koşullarının dağılımında da kendini gösterebilir. İşyerindeki en zor, yıpratıcı veya işçilerin hoşuna gitmeyen nitelikteki görevlerin sistematik olarak sürekli aynı işçiye verilmesi, işverenin eşit davranma yükümlülüğünü ihlal ettiği anlamına gelir. İşverenin işçiler arasındaki hiyerarşiyi ve iş dağılımını adil, objektif ve şeffaf kriterlere dayandırması şarttır. Aksi bir uygulama, işçinin ruh sağlığını bozarak psikolojik bir baskı mekanizmasına dönüşebilir ve işçinin kişilik hakkını doğrudan zedeleyen bir sonuca sebebiyet verebilir.

İşçinin Sadakat Yükümlülüğü ve Sınırları

İş ilişkisinde işverenin borçlarının karşısında, işçinin de işverene karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu temel sorumluluklar bulunmaktadır. Bunların en önemlilerinden biri, Türk Borçlar Kanunu'nun 396. maddesinde düzenlenen sadakat borcudur. Bu kural uyarınca işçi, yüklendiği işi özenle yapmak ve işverenin haklı menfaatinin korunmasında sadakatle davranmak zorundadır. Sadakat borcu, işçinin işverenin şahsına, mülkiyetine ve hukuken korunan varlıklarına zarar verecek her türlü olumsuz davranıştan kaçınmasını ve işyerinin çıkarlarını dürüstlük kuralı çerçevesinde gözetmesini ifade eder. İş Kanunu'nun ilgili hükümlerinde de işçinin doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışları, işveren açısından haklı nedenle derhal fesih sebebi olarak sayılmıştır.

İşçinin sadakat borcu, işyerine ait sırları saklamayı, mesai saatlerine riayet etmeyi, işveren aleyhine rekabet etmemeyi ve işyerindeki araç gereçleri özenle kullanmayı kapsayacak şekilde oldukça geniştir. İş sözleşmesi devam ettiği sürece işçinin, işverenin menfaatlerini zedeleyecek nitelikte başka bir iş yapması veya işyerindeki hiyerarşik düzene zarar verecek tutumlar içerisine girmesi bu borcun ihlali niteliğindedir. Ancak işçinin sadakat borcu, mutlak ve sınırsız bir itaat yükümlülüğü anlamına gelmez. Sadakat borcunun kapsamı, işçinin insan olmasından kaynaklanan temel kişilik haklarını ve anayasal özgürlüklerini ortadan kaldıracak şekilde genişletilemez veya işveren tarafından bu yönde yorumlanamaz.

Nitekim işçi, yalnızca işverenin hukuka ve ahlaka uygun haklı menfaatlerini korumakla yükümlüdür. İşverenine ait suç unsuru barındıran veya hukuka aykırı işlemleri gizlemek, sadakat borcu kapsamında değerlendirilemez. Aynı şekilde, işçinin mesai saatleri dışındaki özel yaşantısı ve kişisel ilişkileri kural olarak sadakat borcunun sınırları dışındadır. İşçinin özel hayatındaki davranışları ancak işyerinin düzenini, işin ifasını veya işletmenin haklı itibarını doğrudan ve ciddi biçimde olumsuz etkilediği durumlarda sadakat borcu kapsamında sorgulanabilir. Aksi halde, işçinin özel alanına yönelik her türlü müdahale, sadakat beklentisini aşarak doğrudan işçinin kişilik haklarına yapılmış ağır bir ihlal halini alır.

Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Özel Hayatın Gizliliği

Modern iş hayatında işçinin kişiliğinin korunması, büyük ölçüde kişisel verilerin hukuka uygun bir şekilde işlenmesiyle yakından bağlantılıdır. İşverenler, İş Kanunu'nun 75. maddesi uyarınca her işçi için bir özlük dosyası tutmak ve bu dosyada işçinin kimlik bilgilerini, eğitim durumunu, performans değerlendirmelerini ve yasal yükümlülüklerin gerektirdiği diğer şahsi verilerini muhafaza etmekle yükümlüdür. Ancak bu yasal yükümlülük, işverene işçinin özel hayatının gizliliğine müdahale etme veya verileri keyfi olarak kullanma hakkı vermez. Kişisel verilerin elde edilmesi ve kullanılması süreçlerinde hedeflenen amaçlar belirli, meşru ve açık olmalı; toplanan veriler ile hedeflenen amaç arasında mutlaka orantılı bir bağ bulunmalıdır.

İş sözleşmesi süresince kişisel verilerin korunması, temel anayasal hakların ve işçi onurunun güvence altına alınması demektir. Bu bağlamda, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca işçi verilerinin işlenmesinde kati surette uyulması gereken temel prensipler bulunmaktadır:

  • İşlemlerin hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olması.
  • Kişisel verilerin doğru ve ihtiyaç halinde güncel tutulması.
  • Belirli, açık ve meşru amaçlar için veri işlenmesi.
  • Verilerin işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olması.
  • Bilgilerin ancak amacın gerektirdiği zorunlu süre boyunca muhafaza edilmesi.

İşverenin, belirtilen bu sınırlar dışına çıkarak işçinin özel yaşamına, dini veya siyasi görüşüne dair hassas nitelikli verileri rıza dışı elde etmesi veya üçüncü kişilerle paylaşması, işçinin mahremiyetine yönelik doğrudan bir saldırı niteliği taşır.

Hukuka uygunluk şartlarının bulunmadığı hallerde, işçinin verilerinin işlenmesi için mutlaka aydınlatılmış açık rızanın varlığı aranır. Ancak, iş ilişkisinin doğasında var olan bağımlılık unsuru nedeniyle, işçinin verdiği rızanın gerçekten özgür bir iradeye dayanıp dayanmadığı daima hukuki bir tartışma konusudur. İşçi, işini kaybetme korkusu veya işyeri hiyerarşisinin yarattığı psikolojik baskı altında rıza göstermişse, bu rızanın geçerliliği şüphelidir. Bu nedenle, veri işleme faaliyetinin işin ifası için mutlak bir zorunluluk taşımadığı hallerde, salt işçinin rızasına dayanılarak dahi özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi, işverenin işçiyi gözetme borcuna ve kişilik haklarının dokunulmazlığına aykırı düşecektir.

İş sözleşmesi, doğası gereği taraflar arasında sadece maddi bir menfaat birliği değil, aynı zamanda karşılıklı saygı, güven ve sadakat beklentisine dayanan derin bir hukuki ilişki yaratır. İşçinin, hizmetini sunarken işverenin otoritesi ve gözetimi altına girmesi, onun insan olmaktan kaynaklanan vazgeçilmez kişilik haklarından feragat ettiği anlamına gelmez. Tam aksine, iş hukuku mevzuatı, bu bağımlılık ilişkisinin işçi aleyhine bir tahakküme dönüşmemesi için işverene ağır hukuki yükümlülükler getirmiştir. İşverenin yönetim hakkını kullanırken dürüstlük kuralına ve eşitlik ilkesine riayet etmesi, işçinin beden ve ruh sağlığını, şeref ve haysiyetini, özel hayatının gizliliğini özenle koruması en temel yasal mecburiyetidir. Sonuç itibarıyla, çalışma hayatında huzur, barış ve verimliliğin sağlanabilmesi, iş sözleşmesinin tarafları arasındaki bu hassas menfaat dengesinin hukukun emredici kuralları ve insan onuruna yaraşır bir anlayışla sürdürülmesine sıkı sıkıya bağlıdır.

11 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: