Anasayfa Makale İş Kazalarında İşverenin Cezai Sorumluluğu

Makale

İş kazalarındaki ölüm ve yaralanmalarda işverenin cezai sorumluluğu, özel bir yasal düzenleme bulunmadığından Türk Ceza Kanunu hükümleriyle değerlendirilir. Bu makale, suçun manevi unsurlarını, failin tespitini ve ceza hukuku perspektifinden soruşturma süreçlerini incelemektedir.

İş Kazalarında İşverenin Cezai Sorumluluğu

İş kazaları, çalışma hayatının en karanlık ve trajik yüzü olarak, çalışanların sağlık ve vücut bütünlüğünü doğrudan etkileyen, kimi zaman ağır ve geri döndürülemez yaralanmalar yahut ölüm neticeleri ile sonuçlanabilen son derece ciddi hukuki vakalardır. Gerçekleşen böylesi elim bir iş kazası sonucunda işverenin veya işletme içindeki ilgili diğer yetkili kişilerin sorumluluğu gündeme geldiğinde, mevzuatımızda yer alan iş sağlığı ve güvenliği kanunlarında cezai yaptırımlara dair özel, müstakil ve bağımsız bir düzenleme yer almadığı görülmektedir. Bu yasal boşluk niteliğindeki durum, meselenin tamamen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümleri ekseninde ele alınmasını ve çözümlenmesini zorunlu kılmaktadır. İş kazalarından doğan ağır cezai yaptırımların temel felsefesi ve amacı, salt cezalandırmak değil; bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek, yitirilen hakları onarmak ve iş sağlığı ve güvenliği kurallarının ihlalini etkin biçimde cezalandırarak çalışma yaşamında kalıcı bir caydırıcılık sağlamaktır. Bu son derece hassas süreçte, kazaya sebebiyet veren failin kim olduğunun hiyerarşik yapı içerisinde kesin olarak saptanması, faillerin kusur durumunun derecelendirilmesi ve en önemlisi suçun manevi unsurunun ceza hukuku dogmatiğine uygun olarak doğru tespiti büyük önem taşır. Yargı pratiğinde işverenin ceza hukukuna tabi eylemleri detaylıca incelenirken, çalışma sahasında iş güvenliği tedbirlerinin eksiksiz alınıp alınmadığı, idari ve fiili denetim yükümlülüklerinin somut olarak yerine getirilip getirilmediği ve olayın öngörülebilirlik durumu gibi kriterler titizlikle değerlendirilmektedir.

Cezai Sorumlulukta Failin ve Sorumluların Tespiti

Türk Ceza Hukuku sistematiğinde ve genel ilkelerinde, kanunda suç olarak tanımlanan eylemi bizzat icra eden, icrasına doğrudan katkı sunan veya ihmali davranışıyla neticeye sebebiyet veren kişi ceza sorumluluğu kapsamında fail sıfatını taşır. İş kazalarında failin tespiti süreci, klasik ceza hukuku yargılamalarından çok daha farklı, detaylı ve teknik inceleme gerektiren karmaşık bir yapı arz etmektedir. Zira iş kazalarında zarara neden olan ve dış dünyada değişiklik yaratan maddi hareketi bizzat gerçekleştiren işçi veya üçüncü kişi ile, kanunen önlem alma ve organizasyon kurma yükümlülüğünü ihlal eden kişi her zaman aynı şahıs olmayabilir. Çalışma ceza hukukunda sorumluluk şeması, sadece eylemi yapan üzerinde değil, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine aykırı davranan, gözetim borcunu aksatan ve ihmali eylemleri bulunan yöneticiler üzerinde yoğunlaşır. Bir iş kazasının gerçekleşmesinde yalnızca en tepedeki işverenin değil, duruma ve organizasyon yapısına göre işveren vekilinin, sahada görev yapan iş güvenliği uzmanının, şantiyedeki asıl veya alt işverenin ve hatta kusurlu davranışlarıyla olaya etki eden diğer çalışanların müşterek ya da müstakil kusurları bulunabilir. Bu sebeple soruşturma ve kovuşturma aşamalarında, işletme hiyerarşisi içindeki kimin hangi yasal yükümlülüğü ihlal ettiğinin şüpheye mahal bırakmayacak ve tereddütsüz bir biçimde saptanması mutlak bir yasal zorunluluktur.

İşletmenin mülkiyetine sahip olan işverenin bir tüzel kişi olması halinde, failin cezai sorumluluğunun tespiti bakımından somut işveren ve soyut işveren şeklindeki hukuki ayrıma gidilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Soyut işveren kavramı, haklara ve borçlara ehil olan tüzel kişiliğin bizzat kendisini, örneğin bir anonim şirketi ifade ederken; işçiye günlük çalışma hayatında emir ve talimat verme yetkisini elinde bulunduran, idari ve teknik kararları alan ve tüzel kişinin yönetim organını oluşturan gerçek kişiler somut işveren sıfatını haizdir. Evrensel ceza hukukunun en temel prensiplerinden biri olan cezaların şahsiliği ilkesi gereğince, tüzel kişilerin kendileri hakkında doğrudan hapis veya hürriyeti bağlayıcı diğer cezai yaptırımlar ile adli para cezası gibi uygulamalar tatbik edilemeyeceğinden, iş kazalarından doğan cezai sorumluluk mekanizması tüzel kişiyi fiilen temsil eden ve emir verme yetkisi bulunan gerçek kişilere yöneltilir. Yargıtay içtihatlarına göre, sadece kağıt üzerindeki unvanlara bakılarak karar verilemez; şirket içindeki güncel yönetim şeması, kaza tarihindeki ticaret sicil kayıtları, tanık beyanları ve fiili görev dağılımları derinlemesine incelenerek, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerini alma konusunda bizzat bütçe kullanmaya yetkili ve sorumlu olan gerçek kişilerin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi ceza adaletinin bir şartıdır.

Uygulamada, özellikle inşaat ve madencilik gibi tehlikeli sektörlerde sıkça rastlanan asıl işveren ve alt işveren ilişkisinde de cezai sorumluluğun sınırları, yine ceza hukukunun temel taşı olan şahsi kusur ilkesi çerçevesinde çizilmektedir. Her ne kadar iş hukuku mevzuatı, işçinin alacakları ve hukuki hakları bağlamında bu iki işveren türü arasında işçiyi korumak maksadıyla müteselsil sorumluluk mekanizması öngörse de, ceza hukukunda başkasının fiilinden dolayı müteselsil sorumluluk kavramı kati surette bulunmadığından, kaza anında her bir işverenin eylemi, ihmali ve kusuru birbirinden tamamen bağımsız olarak ayrı ayrı değerlendirilir. Olayın meydana geliş şekli, tarafların kanundan ve aralarındaki sözleşmeden doğan koordinasyon ve denetim yükümlülüklerine ne derece riayet ettikleri titizlikle göz önünde bulundurulur. Örneğin, sahada faaliyet gösteren alt işverenin kendi çalışanlarına yüksekte çalışma için gerekli emniyet kemeri veya baret gibi donanımları sağlamaması doğrudan alt işverenin kusurunu oluştururken; asıl işverenin sahada alt işverenin güvenli çalışıp çalışmadığına dair gerekli genel denetimleri yapmamış olması, tespit ettiği eksiklikleri gidermesi için alt işvereni uyarmaması onu da şahsen kusurlu kılar ve asıl işverenin de bağımsız bir cezai sorumluluğuna yol açabilir.

İşveren Vekili ve Yetki Devrinin Sınırları

İşletmenin üretim, idare ve sevkinde bizzat görev alan, işveren adına hareket ederek onun yetkilerini kullanan işveren vekilleri, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin sahada fiilen alınmasından ve uygulanmasından da doğrudan sorumludurlar. Herhangi bir çalışanın işveren vekilinin ceza hukukuna tabi eylemlerinden ötürü sorumlu tutulabilmesi için öncelikle işveren ile arasında mevzuata uygun, geçerli bir temsil ilişkisinin bulunması ve kişinin söz konusu işin, işyerinin veya işletmenin yönetiminde aktif, belirleyici bir rol alması yasal bir zorunluluktur. Ancak günümüz çalışma hayatında, işverenlerin olası cezai sorumluluklardan kaçınmak ve kendilerini güvenceye almak amacıyla sadece kağıt üzerinde şeklen işveren vekili atadıkları ve imza yetkisi verdikleri durumlara sıklıkla rastlanmaktadır. Yargıtay ve ceza mahkemeleri, maddi gerçeği arama prensibi gereğince salt kağıt üzerinde veya standart formlarla yapılan görevlendirmeleri cezai sorumluluğun intikali için hiçbir zaman yeterli görmemekte; vekil tayin edilen kişinin ilgili görevi ve iş güvenliği faaliyetlerini layıkıyla ifa edebilecek düzeyde mesleki ve teknik bilgiye, yöneticilik ehliyetine, saha tecrübesine ve inisiyatif alma gücüne sahip olup olmadığını titizlikle ve çok boyutlu olarak araştırmaktadır.

Hukuken tüm şartları taşıyan geçerli bir yetki devri kurumu ile işverenin cezai sorumluluğunun şantiyedeki veya sahadaki işveren vekiline aktarılabilmesi için doktrinde ve içtihatlarda belirlenmiş birtakım asli şartların noksansız sağlanması elzemdir. İlk olarak, yetki devredilen kişinin üstlendiği tehlikeli operasyonları yürütebilecek yeterli eğitim ve teknik vasıflara sahip olması aranır; ikinci olarak ise devredilen bu riskli görevi fiilen ve bağımsızca yerine getirebilmeleri için gerekli hukuki otorite, işçi idaresi yetkisi ve bağımsız bir bütçe kullanma imkanı ile donatılmış olmaları gerekmektedir. İş güvenliği için hayati önem taşıyan periyodik bakımları yaptırma veya yeni koruyucu donanım satın alma konusunda bizzat bütçe kullanma yetkisi verilmeyen, her masraf için patronun onayını beklemek zorunda bırakılan bir işveren vekilinin, gerekli önlemlerin bütçe yetersizliğinden alınamaması nedeniyle gerçekleşen kazadan sorumlu tutulması hakkaniyete ve kusur ilkesine açıkça aykırıdır. Yetki devrinin görev tanımı içindeki sınırları şüpheye mahal bırakmayacak şekilde son derece açık olmalı ve işveren vekili sadece kendi uzmanlık alanına ve fiili kontrolüne giren spesifik ihlallerden sorumlu tutulmalıdır.

İş Güvenliği Uzmanının Konumu

Çalışma hayatındaki güncel yasal düzenlemelerle sayıları giderek artan iş sağlığı ve güvenliği uzmanları, işletme içi emir-komuta zincirinin veya üretim hiyerarşisinin doğrudan bir parçası olmayıp, işverene sadece teknik, bilimsel ve tıbbi danışmanlık hizmeti sunan profesyoneller olarak konumlandırılmıştır. Uzmanların kanunla belirlenmiş temel ve en hayati görevleri, işyerindeki üretim süreçlerinde var olan potansiyel riskleri önceden tespit etmek, risk analizi raporları hazırlamak ve alınması gereken yasal önlemleri işverene resmi olarak yazılı biçimde bildirmektir. Bu uzmanların işçilere makineyi durdurmaları veya işi bırakmaları yönünde doğrudan emir ve talimat verme yetkisi bulunmadığından, kural olarak işveren veya işveren vekili sıfatını taşımazlar. Ancak, görevlerini ihmal ederek sahada hiçbir risk değerlendirmesi yapmamaları, denetimlerde tespit ettikleri çok bariz ve hayati tehlikeleri onaylı deftere işlememeleri veya bunları işverene resmi yollarla bildirmemeleri halinde, kanundan doğan kendi şahsi gözetim ve uyarı yükümlülüklerini ihlal ettikleri için, kaza sonrasında ciddi cezai kovuşturmalara tabi tutulabilirler. Şayet uzman, gerekli uyarıları onaylı deftere yazarak veya yazılı olarak işverene tebliğ etmişse, tavsiyelerin bütçe veya ihmal nedeniyle uygulanmamasından doğan iş kazalarında ceza hukuku bağlamında sorumluluktan tamamen kurtulacaktır.

Suçun Manevi Unsuru Bağlamında Sorumluluk

Ceza hukukunda ve evrensel hukuk sistemlerinde kural olarak yalnızca kasıtlı ve bilinçli hareketler cezalandırılsa da, çalışma hayatında karşılaşılan iş kazaları doğası gereği genellikle dikkat ve özen yükümlülüğüne açık aykırılık neticesinde, o vahim neticenin fail tarafından en başından öngörülmeden gerçekleştirildiği taksirli fiiller ve ihmaller kapsamında değerlendirilir. Bir iş kazasında failin taksirli sorumluluğundan bahsedebilmek için, işverenin veya ilgili yetkilinin objektif olarak toplumun ve hukukun kendisinden beklediği asgari özen standardına aykırı davranması ve meydana gelen zararlı neticenin normal şartlar altında öngörülebilir ve alınacak basit tedbirlerle kesinlikle kaçınılabilir nitelikte olması yasal bir şarttır. Şayet fail, yürütülen işin doğasında var olan tehlikeleri, kendi yetersizliği veya dikkatsizliği sebebiyle hiç öngörememiş ve bu sebeple işçiyi koruyacak hiçbir teknik veya idari tedbiri almamışsa, sorumluluğu ceza hukukunun temel kavramlarından olan basit taksir kuralları çerçevesinde ele alınır. İşletme kurallarına, makine kullanım kılavuzlarına, uluslararası mesleki standartlara veya yerel mevzuata aykırı, dikkatsizce sergilenen her eylem ve ihmal, iş sağlığı bağlamında doğrudan bir basit taksirli davranış oluşturur ve faile yönelik hapis veya adli para cezası riskini doğurur.

Buna karşılık failin, iş sağlığı ve güvenliği kurallarını ihlal ettiğinin tamamen farkında olması ve bu kuralsızlığın zararlı bir iş kazası neticesini meydana getirebileceğini zihninde öngörmesine rağmen, kendi geçmiş mesleki becerisine, şantiyedeki tecrübesine veya salt şansına aşırı güvenerek bu ölümcül veya yaralayıcı neticenin kesinlikle gerçekleşmeyeceği inancıyla tehlikeli faaliyetine devam etmesi halinde ceza hukukunda bilinçli taksir hali söz konusu olur. Örneğin, ağır ve tehlikeli işler sınıfındaki bir pres makinesinde elektronik koruyucu sensör ekipmanının bulunmadığını, bunun çok büyük bir uzuv kopması kaza riski taşıdığını açıkça bilen ancak "yıllardır bu makineyle aynı şekilde ustalıkla çalışıyoruz, yine kaza olmaz" diyerek işçiyi o makinede çalışmaya zorlayan bir işverenin sorumluluğu tartışmasız biçimde bilinçli taksir derecesindedir. Yargıtay Ceza Dairelerinin yerleşik uygulamalarına ve güncel içtihatlarına göre, işyerinde yapılması zorunlu risk analizlerinin kasten yapılmamış olması veya iş müfettişleri tarafından tespit edilen eksiklerin defalarca tutanağa bağlanmasına rağmen maliyetten kaçınmak için inatla giderilmemesi durumlarında, ihmali bulunan faillerin bilinçli taksir hükümleri kapsamında yarı oranında artırılmış cezalarla yargılanması kesin bir esastır.

İş kazalarında nispeten daha nadiren de olsa rastlanan ve failin cezai sorumluluğunu en üst seviyeye, adeta cinayet işleyen birinin seviyesine taşıyan manevi unsur ise olası kast halidir. Olası kast durumunda fail, kanuna, bilime ve işin teknik gereklerine aykırı çalışma yöntemlerinin son derece yüksek bir risk taşıdığını ve kesinlikle ölümcül neticelere yol açabileceğini bariz bir şekilde öngörür; ancak bu vahim neticenin meydana gelmemesi için kendi inisiyatifiyle hiçbir aktif çaba sarf etmez, duruma tamamen kayıtsız kalır. "Olursa olsun, yeter ki üretim durmasın" mantığıyla bu tehlikeli faaliyeti pervasızca sürdüren failler bu kategoride değerlendirilir. Örneğin yeraltı maden ocağında patlayıcı ve ölümcül metan gazı birikimini ölçüm cihazlarından açıkça görmesine ve bilmesine rağmen üretimi durdurmayan, uyarı sistemlerini işçiler korkmasın diye kasten devre dışı bırakan bir yöneticinin durumu doğrudan bu kapsama girer. Bu gibi toplumsal infial ve fecaat içeren trajik olaylarda faillerin eylemleri taksirin, hatta bilinçli taksirin sınırlarını fersah fersah ötesine geçerek olası kast derecesine ulaşır ve muhtemel ölümü zımnen kabullendikleri için onlarca yıllık ağır hapis cezaları ile karşı karşıya kalırlar.

Uygulanacak Suç Tipleri ve Soruşturma

İşyerlerindeki hayati iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin ihlali sonucunda maalesef sıklıkla meydana gelen iş kazaları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Özel Hükümler kitabında temel olarak taksirle öldürme (madde 85) ve taksirle yaralama (madde 89) suç tiplerine doğrudan vücut vermektedir. Meydana gelen talihsiz kazada işçinin veya üçüncü bir kişinin hayatını kaybetmesi durumunda, adli tıp raporları, olayın teknik özellikleri ve failin ihmalindeki kast veya taksir derecesi dikkate alınarak titiz bir yargılama yapılır. Birden fazla kişinin ölümü veya bir kişinin ölümüyle birlikte birden fazla kişinin de yaralanması ile sonuçlanan maden patlaması veya göçük gibi toplu iş kazalarında ceza miktarları, kanunun nitelikli halleri devreye girdiği için ciddi oranda artmaktadır. Akademik doktrinde, işverenin gözetim ve koruma borcu altında bulunduğu işçinin ölümüne sebebiyet vermek amacıyla iş güvenliği tedbirlerini kasten ve planlı bir şekilde almaması durumu teorik olarak ihmali davranışla kasten öldürme kapsamında tartışılsa da, kazanın ani ve öngörülemez doğası gereği bir patronun işçisini kasten öldürmek isteyeceği düşünülemeyeceğinden bu hükmün pratikteki uygulanabilirliği son derece sınırlı görülmektedir.

Bir iş kazası acı bir şekilde gerçekleştiğinde, işverenin kazayı en geç olayın vuku bulduğu andan itibaren derhal yetkili kolluk kuvvetlerine ve en geç üç iş günü içinde de yasal bir zorunluluk olarak Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirme yükümlülüğü bulunmaktadır. Ceza hukuku anlamında soruşturma aşaması, kolluk kuvvetlerinin olay yerine acilen intikali, savcının bilgilendirilmesi ve Cumhuriyet Savcısının bu ağır ihlali öğrenir öğrenmez re'sen harekete geçmesiyle resmen başlar. Soruşturma sürecinde savcılık tarafından incelenen temel hususlar şunlardır:

  1. Olay yerinin teknik ve fiziki koşulları,
  2. İş güvenliği uzmanı tarafından hazırlanan risk analizi raporları,
  3. Çalışanlara verilen iş sağlığı ve güvenliği eğitim tutanakları,
  4. Koruyucu donanımların zimmet karşılığı teslimine dair belgeler,
  5. Olay anına ilişkin tanık ve müşteki ifadeleri,
  6. İşletmenin güncel ticaret sicil kayıtları ve organizasyon şeması.

Cumhuriyet Savcısı, teknik ve bilimsel mühendislik verisi gerektiren iş sağlığı ve güvenliği alanında karanlık noktaları aydınlatmak için mutlaka uzman bilirkişilerden, akademisyenlerden oluşan heyetlerden saha keşifli raporlar alır. Bilirkişi raporlarında tarafların kusur oranları ve eylem ile netice arasındaki illiyet bağının kesilip kesilmediği somut olarak tespit edilerek, eylemin hukuki tipikliği sağlanıyorsa sorumlular hakkında derhal iddianame düzenlenir ve ağır ceza veya asliye ceza mahkemelerinde kamu davası açılır.

Sonuç itibarıyla, iş kazalarından doğan cezai sorumluluk mekanizması, basit bir ihmalin ötesinde maddi gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasını amaçlayan, teknik uzmanlık gerektiren titiz ve çok yönlü bir ceza yargılaması sürecini ifade eder. Kanun koyucu ve yüksek yargı organları, modern çalışma yaşamında insanın bedensel bütünlüğünü ve hayatını korumayı tartışmasız en üstün hukuki değer olarak kabul etmiş; bu uğurda işverenlerin dar ticari maliyet hesaplarının çok ötesine geçerek her türlü güncel, teknolojik ve bilimsel önlemi tavizsiz almasını emredici kurallarla zorunlu kılmıştır. İş kazalarında failin belirlenmesi süreci, şirket sözleşmelerindeki görünürdeki unvanlardan veya sıfatlardan ziyade şantiyedeki fiili organizasyonel güce, ehliyete, bütçe yönetimine ve yetki devrinin gerçekliğine odaklanmaktadır. Kast, olası kast, bilinçli taksir ve basit taksir gibi ceza hukukunun kalbini oluşturan manevi unsurların, her somut olayın kendi iç dinamiklerine ve özelliklerine göre milimetrik bir doğrulukla tayin edilmesi, adil ve vicdanları rahatlatan bir yargılamanın temelini oluşturur. Etkin yürütülen bir soruşturma aşamasında teknik raporların hukuki normlarla harmanlanması, sorumluluk zincirindeki hakkaniyetli kusur dağılımını sağlayarak gelecekteki kazaların önlenmesi adına toplumda güçlü ve sarsılmaz bir caydırıcılık yaratacaktır.

12 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: