Anasayfa Makale Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Hukuki...

Makale

[İş hukukunda arabuluculuk anlaşma belgesinin niteliği, uygulamada karşılaşılan ikale ve ibra kurumları bağlamında özellik arz eder. Bu yazıda, belgenin borçlar hukuku sözleşmesi niteliği, mahkeme dışı sulh vasfı ve ibraname şartlarının arabuluculuk sürecindeki yeri uzman iş hukuku avukatı perspektifiyle değerlendirilmektedir.]

Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Hukuki Niteliği, İkale ve İbra

İş hukukunda alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri arasında büyük bir öneme sahip olan arabuluculuk, tarafların iradi olarak bir araya gelerek sorunlarını mahkeme dışı yollarla çözmelerine imkan tanımaktadır. Ülkemizde özellikle işçi ve işveren uyuşmazlıklarının yargının iş yükü içerisinde devasa bir paya sahip olması, arabuluculuk kurumunun giderek yaygınlaşmasına ve kanuni bir zemin kazanmasına neden olmuştur. Bu çözüm sürecinin en önemli meyvesi olan arabuluculuk anlaşma belgesi, sadece uyuşmazlığı sonlandıran alelade bir metin olmakla kalmayıp, taraflar arasında bütünüyle yeni bir hukuki durum yaratan, son derece önemli bir belgedir. Uygulamada, bu belgenin salt bir uyuşmazlık çözüm tutanağı mı yoksa kendine has özellikleri olan bir maddi hukuk sözleşmesi mi olduğu sıklıkla derin hukuki tartışmalara konu olmaktadır. Özellikle işçi ve işveren arasındaki ekonomik ve sosyal güç dengesizliği göz önüne alındığında, arabuluculuk anlaşma belgesinin hukuki niteliği, belgenin içerdiği hükümlerin geçerliliği ve gelecekteki etkileri açısından hayati bir önem taşır. İş hukukunun zayıfı koruyucu temel felsefesi çerçevesinde, anlaşma belgesinin içine derç edilen ikale ve ibra gibi kurumların varlığı, belgenin yorumlanmasını doğrudan etkilemektedir. Uzman bir iş hukuku avukatı perspektifiyle yaklaşmak gerekirse, bu belgenin basit bir matbu evrak olarak görülmemesi, içerdiği her bir hukuki kurumun kendine has özellikleri ekseninde titizlikle kaleme alınması mutlak bir gerekliliktir.

Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Borçlar Hukuku Bakımından Niteliği

Arabuluculuk anlaşma belgesinin hukuki tabiatı hususunda hem akademik doktrinde hem de Yargıtay kararlarında çok çeşitli görüşler ileri sürülmüş olmakla birlikte, bu belgenin temelinde sağlam bir borçlar hukuku sözleşmesi yattığı fikri hukuken genel bir kabul görmektedir. Uyuşmazlığın tarafları, Türk Borçlar Kanunu’nun yirmi altıncı maddesinde açıkça düzenlenen sözleşme özgürlüğü ilkesi çerçevesinde, kanunun katı emredici hükümlerine aykırılık teşkil etmemek kaydıyla anlaşma belgesinin içeriğini diledikleri gibi serbestçe belirleyebilmektedirler. Bu geniş çerçevede bakıldığında, arabuluculuk süreci sonucunda şekillenen ve taraflarca imza altına alınan belge; yeni bir borç doğuran, mevcut bir hukuki durumu değiştiren veya bütünüyle sona erdiren tipik bir özel hukuk işlemidir. Belgenin kökeninde bir sözleşme niteliği barındırması, onun doğası gereği hata, hile, korkutma gibi irade bozukluğu hallerine veya taraflar arası güç farkından doğan aşırı yararlanma (gabin) gibi durumlara maruz kalması halinde iptal edilebilirliğe konu olabileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Zira arabuluculuk mekanizması, irade serbestisinin daima ön planda tutulduğu bir süreçtir ve tarafların bu sözleşmeyi kurarken gerçek iradelerinin tam manasıyla uyuşması asli bir geçerlilik şartı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hukuk öğretisinde, arabuluculuk anlaşma belgesinin tam olarak bilinen hangi sözleşme tipolojisine girdiği konusunda birbirinden oldukça farklı teorik yaklaşımlar bulunmaktadır. Bazı önde gelen yazarlar bu belgeyi doğrudan sulh sözleşmesi olarak konumlandırırken, diğer bazıları sulh benzeri sözleşme, isimsiz (atipik) sözleşme veya tamamen kendine özgü hukuki bir niteliğe sahip nevi şahsına münhasır bir belge olarak tanımlamayı tercih etmektedir. Ne var ki günümüz uygulamasındaki en baskın görüş, bu belgenin genel hatlarıyla bir mahkeme dışı sulh sözleşmesi olduğu yönündedir. Tarafların uzun ve meşakkatli bir dava sürecine girmeden önce veya dava sürerken uyuşmazlıklarını mahkeme salonlarının haricinde sonlandırmaları, bu nitelemeyi mantıksal ve hukuki olarak haklı kılacak oldukça güçlü emareler barındırmaktadır. Ne var ki, karşımıza çıkan her arabuluculuk anlaşma belgesinin mutlak surette ve her durumda mahkeme dışı sulh olarak nitelendirilmesi, özellikle iş hukukunun kendine özgü hassas yapısında, zayıf konumdaki işçiyi koruma ilkesiyle ciddi anlamda çelişen yıkıcı sonuçlar doğurabilmektedir. Bu sebeple belgenin nihai niteliği, sadece arabuluculuk sürecinin ismine bakılarak değil, tarafların metin içerisine dikkatle koydukları hükümlerin asıl hukuki esasına göre olay bazında incelenerek belirlenmelidir.

Anlaşma Belgesinin Mahkeme Dışı Sulh Sözleşmesi Olarak Değerlendirilmesi

Hukuk dogmatiği açısından bir sözleşmenin tereddütsüz biçimde sulh sözleşmesi olarak kabul edilebilmesi için aranacak en temel ve kurucu unsur, uyuşmazlığın taraflarının barışçıl bir çözüm adına karşılıklı fedakârlık göstermeleridir. Arabuluculuk müzakereleri esnasında uyuşmazlığın her iki tarafının da başlangıçtaki maksimalist taleplerinden bir miktar vazgeçerek ortak bir paydada, makul bir noktada buluşması, düzenlenen belgenin sulh karakterini kuvvetle pekiştirir. Ancak burada mahkeme içi sulh ile mahkeme dışı sulh arasındaki derin teknik farka mutlaka dikkat çekilmelidir. Mahkeme içi sulh, hâkimin huzurunda tutanağa geçirilmesiyle doğrudan maddi anlamda kesin hüküm teşkil eden, yani yargılamayı usulden ve esastan kesin olarak bitiren bir işlemdir. Oysa arabuluculuk anlaşma belgesi, tarafların sonradan icra edilebilirlik şerhi alarak veya belirli şartları tamamlayarak ilam niteliği kazanmasına olanak sağlasa dahi, teknik bağlamda hiçbir zaman maddi anlamda kesin bir hüküm oluşturmaz. Bu nedenle, mahkeme dışı sulh niteliğindeki bu belgenin, genel borçlar hukuku ve sözleşme kuralları çerçevesinde her zaman için geniş bir hukuki denetime tabi tutulması teorik olarak mümkündür.

Arabuluculuk anlaşma belgesini her koşul altında ve içerikten bağımsız olarak mahkeme dışı sulh şeklinde kabul etmek, hukuk dünyası uygulamalarında özellikle tek taraflı bir fedakârlık içeren ibra sözleşmelerinin asli niteliğinin göz ardı edilmesine yol açacak ciddi bir hatadır. Somutlaştırmak gerekirse, işçinin uzun yıllara dayanan kıdem haklarından hiçbir tatmin edici bedel almaksızın sadece işvereni ibra ettiği, buna karşılık işverenin belirgin hiçbir karşı fedakârlık yapmadığı bir arabuluculuk tutanağı, sulh sözleşmesinin varoluşsal şartı olan karşılıklılık unsurunu asla taşımaz. İş hukuku alanında işçinin ekonomik ve hiyerarşik bağlamda oldukça zayıf olan konumu dikkatlice dikkate alındığında, belgenin bizzat ihtiva ettiği spesifik hükümlere göre özel ve detaylı bir hukuki nitelendirme yapılması hukuk devletinin bir gereğidir. Anlaşma belgesine titizlikle konulan hükümler şayet sadece ekonomik gücü elinde bulunduran tarafın borçtan tamamen kurtulmasına yarıyorsa, bu tek taraflı belgeyi sulh şemsiyesi altında korumak, yasa koyucunun işçiyi korumak maksadıyla getirdiği emredici kuralların meşru olmayan yollarla etrafından dolanılmasına hukuki zemin hazırlayacaktır.

Arabuluculuk Anlaşma Belgesi ve İkale (Bozma Sözleşmesi) İlişkisi

İş hukukunda iş sözleşmesinin tek taraflı fesih dışında, tarafların ortak irade mutabakatıyla sona erdirilmesi ikale sözleşmesi (bozma sözleşmesi) ile vücut bulur. İkale, kanunlarımızda açıkça düzenlenmemiş olsa da, Yargıtay içtihatlarıyla sınırları çizilmiş geçerli bir sözleşme bitirme yöntemidir. Ancak ikale ile işinden ayrılan işçi, kural olarak işveren feshi söz konusu olmadığından iş güvencesinden yoksun kalır; ihbar tazminatı, kıdem tazminatı ve işsizlik sigortası ödeneği gibi feshe bağlı haklardan yararlanamaz. İşçi açısından oldukça ağır ekonomik sonuçlar doğuran bu özel durum, Yargıtay’ın ikale sözleşmelerinin geçerliliğinde titiz bir makul yarar ölçütü aramasını zorunlu kılmıştır. Bu hukuki ölçüt çerçevesinde, şayet ikale teklifi işverenden gelmişse, işçiye yasal haklarına ilaveten, genellikle dört aylık ücreti tutarında somut ve ek bir menfaat sağlanması şarttır. Aksi halde, iş ilişkisinin geçerli bir ikale ile değil, işverenin örtülü feshi ile sona erdiği yargısal makamlarca kabul edilmektedir.

Uygulama pratiğinde tarafların, iş sözleşmesini yürütülmekte olan arabuluculuk görüşmeleri sırasında ikale kurumu yoluyla sonlandırma stratejisine son dönemlerde sıklıkla başvurdukları gözlemlenmektedir. Böylesi bir kurguda imza altına alınan arabuluculuk anlaşma belgesi, sadece bir uyuşmazlığı gideren metin olmanın ötesine geçerek aynı zamanda fiili bir ikale sözleşmesi niteliğine bürünür. Esas derin hukuki sorun tam da bu noktada; arabuluculuğun geniş irade serbestisine dayalı esnek yapısı ile ikalenin işçiyi katı biçimde koruyan sıkı geçerlilik şartları arasındaki doktriner çatışmadan doğar. Taraflar, arabulucu huzurunda uyuşmazlığı özgürce anlaştıklarını kağıt üzerinde beyan etseler dahi, işçiye hiçbir somut ek menfaat sağlanmadan kağıda dökülen bir anlaşmanın hukuki geçerliliği mahkemeler nezdinde oldukça tartışmalıdır. İş hukukunun kamu düzenine de temas eden emredici nitelikteki koruyucu normları ciddiyetle göz önüne alındığında, arabuluculuk kisvesi altında işçinin vazgeçilmez haklarının ihlal edilerek makul ve adil bir yarar sağlanmadan iş akdinin alelacele bozulması, arabuluculuk müessesesinin hukuka aykırı biçimde kötüye kullanılması anlamına pekala gelebilecektir.

İkale Hükümlerinin Arabuluculuk Sürecindeki Yeri ve İşçi Menfaati

Arabuluculuk müzakerelerinin harareti içerisinde ikale şartlarının doğru biçimde değerlendirilmesi, masadaki arabulucunun hukuki rolü ve sınırları bakımından son derece hassas bir dengedir. Arabulucu, kanun gereği tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişidir, uyuşmazlıkta mutlak karar verici bir otorite mercisi kesinlikle değildir. Ancak arabuluculuk belgesinin ileride yargısal denetimden geçebilecek geçerli bir ikale olarak ayakta kalabilmesi için, zayıf konumdaki işçinin iradesinin hiçbir surette sakatlanmamış olması ve yapılan ikale teklifinin yıkıcı sonuçları hakkında yeterince ve şeffaf biçimde aydınlatılmış olması hukuki bir şarttır. Yargıtay’ın emsal kararlarında da altı defalarca çizildiği üzere, iş güvencesi hükümlerinin bertaraf edilmesi gibi kötü niyetli bir amaca hizmet ederek işveren feshinin arabuluculuk üzerinden meşru bir ikale gibi gösterilmesi durumunda, hazırlanan anlaşma belgesi ağır bir hukuki sakatlık taşıyacaktır. Bu nedenle eğer tarafların hazırladığı arabuluculuk anlaşma belgesine ikale hükümleri eklenecekse, işçiye sağlanan ek menfaatlerin belge metninde son derece açık, detaylı ve hiçbir yoruma ya da tereddüde yer bırakmayacak şeffaflıkta gösterilmesi hayati bir zorunluluktur.

Arabuluculuk Anlaşma Belgesi ve İbra Hükümlerinin Geçerliliği

İbra, kelime anlamı itibarıyla aklama manasına gelmekte olup borçlar hukuku dogmatiğinde alacaklının borçluyu borcundan tamamen veya kısmen kurtardığı tek taraflı bir fedakârlık işlemidir. Çalışma hayatının hassas dengeleri içinde iş hukukunda ibraname, Türk Borçlar Kanunu’nun 420. maddesiyle son derece katı geçerlilik şartlarına ve yargısal denetime bağlanmıştır. İşçi lehine getirilen bu şarta göre geçerli bir ibraname için şu temel unsurların sağlanması zorunludur:

  • İbra sözleşmesinin mutlaka yazılı olarak yapılması.
  • İş sözleşmesinin sona ermesinden itibaren en az bir ay sonra düzenlenmesi.
  • İbra konusu alacak kalemlerinin türü ve miktarının açıkça belirtilmesi.
  • Ödemenin banka kanalıyla ve eksiksiz şekilde yapılması. İşveren karşısında doğal yapısı gereği hiyerarşik ve ekonomik olarak zayıf konumda olan işçinin, hak ettiği alın teri olan alacaklardan iradesi dışında vazgeçmesini engellemek amacıyla getirilen bu mutlak emredici kurallar, iş sözleşmesinin sona ermesinden kaynaklanan tüm tazminat ve alacak kalemleri için yargı kararlarıyla titizlikle uygulanmaktadır.

Taraflar arasında imza edilen arabuluculuk anlaşma belgesine geniş kapsamlı ibra hükümlerinin derç edilmesi halinde, TBK’nın 420. maddesindeki bu son derece sıkı ve koruyucu kuralların aynen uygulanıp uygulanmayacağı hukuk camiasında çok büyük bir hukuki tartışma konusudur. Yargıtay geçmiş yıllardaki içtihatlarında, arabuluculuk tutanaklarında yer alan ibra beyanları için kesinlikle "sözleşmenin bitiminden bir ay sonra yapılma" şartını ısrarla aramış ve bu şarta uymayan belgeleri tereddütsüz geçersiz saymıştır. Ancak Yüksek Mahkeme, sistemin tıkanmasını önlemek adına güncel kararlarında bu içtihadından keskin bir şekilde dönerek; tarafların özgür iradesiyle arabulucu önünde yapılan anlaşmada TBK 420. maddesinin doğrudan uygulanamayacağını, aksi halde uyuşmazlıkların pratik bir yolla arabuluculukta çözülmesinin tamamen imkânsız hale geleceğini açıkça belirtmiştir. Buna karşın iş hukuku doktrininde ve tarafımızca da kuvvetle paylaşılan uzman görüşüne göre; arabuluculuk kurumunun işçiyi koruyan emredici hukuk kurallarını kanuna karşı hile yoluyla dolanma aracı olarak kullanılamaması için, belgedeki ibra hükümlerinin temel geçerlilik koşulları açısından ciddi bir hukuki süzgeçten geçirilmesi iş hukukunun eşitlikçi ruhuna çok daha uygun düşmektedir.

İbra ve İkalenin Birlikte Yer Alması Sorunu

Hukuk uygulamalarında sıkça rastlanan ve hukuki açıdan içinde devasa riskler barındıran bir diğer senaryo ise hazırlanan tek bir arabuluculuk anlaşma belgesinde hem ikale hem de ibra hükümlerinin aynı anda, iç içe bulunmasıdır. İkale sözleşmesi, en temel doğası gereği geçmişe dönük değil, iş sözleşmesini anlaşılan tam o an itibarıyla sona erdiren anlık bir işlemdir. Eğer uyuşmazlık tarafları iş sözleşmesini arabulucu huzurunda ikale ile oracıkta bitiriyorlarsa, aynı belgenin içine bir de geçmişe dönük ibraname hükmü koymaları, Türk Borçlar Kanunu’nun emredici nitelikteki "ibranamenin sözleşmenin sona ermesinden en az bir tam ay sonra yapılması" kuralı ile çok büyük bir mantıksal ve hukuki çelişki yaratacaktır. Zira henüz o saniye sona eren taze bir sözleşme için aradan bir aylık bekleme süresinin geçmesi mantıken ve fiilen imkânsızdır. Bu tarz hatalı kurgulanmış belgelerde yer alan aceleci ibra kayıtları, mahkemeler önünde çok ciddi geçersizlik riskiyle karşı karşıya kalacak ve koskoca arabuluculuk anlaşma belgesinin hukuki gücünü kaybederek yalnızca basit bir makbuz niteliğine indirgenmesi tehlikesini açıkça doğuracaktır.

Arabuluculuk Anlaşma Belgesinde Sözleşme Serbestisi ve Sınırları

Arabuluculuk mekanizmasının uyuşmazlık çözümündeki başarısı, taraflara tanınan geniş sözleşme serbestisi alanından beslenmektedir. Taraflar, bir arabuluculuk anlaşma belgesini tanzim ederken Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerinde kendilerine sunulan esnek hareket alanını sonuna kadar kullanma hakkına sahiptirler. Ne var ki, hiçbir hukuki serbesti hukuk düzeni içerisinde sınırsız ve mutlak değildir. Arabuluculuk sözleşmeleri de tıpkı diğer tüm özel hukuk sözleşmeleri gibi TBK’nın 27. maddesinde açıkça ifade edilen "kesin hükümsüzlük" (mutlak butlan) yaptırımlarına tabidir. Şayet belgede yer alan anlaşma şartları, kanunun kesinlikle etrafından dolanılamaz emredici hükümlerine açıkça kafa tutuyorsa, bu metin tarafların imzası veya icra edilebilirlik şerhi ile yasal bir koruma kalkanına kavuşamaz. İşçinin anayasal bir hakkı olan temel haklarından tamamen ve karşılıksız feragat etmesini içeren maddeler veya açıkça hukuka aykırı talepleri barındıran klozlar, arabuluculuk masasında karşılıklı imza edilse dahi hukuken ölü doğmuş kabul edilir ve yargı mercilerince hiçbir surette hükme esas alınamaz.

Bu mutlak sınırlar sadece kanunun lafzındaki yasaklardan ibaret kalmaz; aynı zamanda ahlaka, kamu düzenine ve kişiliğin temel haklarına aykırı durumları da kapsar. Örnek vermek gerekirse, işçinin kıdem tazminatı tavanını aşacak şekilde belirlenen fahiş ödemeler, kanunun emredici nitelikteki sosyal güvenlik politikalarını ve vergi düzenlemelerini ihlal etme riski taşıdığından kesin hükümsüzlük tartışmalarının tam merkezinde yer alır. Veyahut bir çalışanın sadece işverenin tek taraflı dayatmalarından ibaret olan, kişisel çalışma özgürlüğünü süresiz ve sınırsız şekilde ortadan kaldıran katı rekabet yasağı maddeleri arabuluculuk belgesine konsa dahi, bu durum kamu düzeni ve ahlak sınırlarına çarpacaktır. Uzman bir iş hukuku perspektifi, arabuluculuk masasında varılan ticari mutabakatın sadece rakamsal boyutuyla değil, arka plandaki bu ağır hukuki denetim mekanizmalarıyla da uyumlu olup olmadığını test etmeyi gerektirir. Arabulucu nezdinde kurulan çözümün yargısal bir fiyaskoya dönüşmemesi, ancak bu görünmez ama katı sınırların anlaşma metni hazırlanırken titizlikle hesaba katılmasına bağlıdır.

Sonuç olarak, arabuluculuk anlaşma belgesi iş hukuku evreninde uyuşmazlıkların uzun yıllar süren yıpratıcı dava süreçlerine girmeden hızlı, gizli ve barışçıl yollarla çözülmesinde hayati bir görev üstlenmekle beraber, içeriğinin hukuki sağlamlığı ve denetimi son derece yüksek bir özen gerektirir. Belgenin köken itibarıyla bir borçlar hukuku sözleşmesi olduğu bilimsel gerçeğinden hareketle, içerisine stratejik olarak eklenen ikale, ibra ve rekabet yasağı gibi oldukça spesifik kurumların, iş hukukunun işçiyi koruyan mutlak emredici ve taviz verilemez normlarıyla çatışmayacak biçimde ince bir ustalıkla kurgulanması hukuki bir mecburiyettir. İşçi ve işverenin arabuluculuk masasında karşılıklı tavizlerle vardığı mutabakatın ileride mahkeme koridorlarında ağır geçersizlik iddialarıyla yerle bir olmaması, belgenin ilam niteliğinin ve icra edilebilirliğinin sapasağlam korunması için alanında gerçekten yetkin ve uzman bir iş hukuku avukatının aktif olarak metin yazım sürecine dahil olması kesinlikle tavsiye edilir. Nitekim hukuki geçerlilik şartlarından ve dengeden yoksun, şekil veya esas yönünden sakatlıklar barındıran zayıf bir arabuluculuk anlaşma belgesi, uyuşmazlığı kökünden çözmek yerine taraflara çok daha maliyetli, yorucu ve karmaşık yeni yargısal süreçlerin kapısını ardına kadar aralayacaktır.

12 dk okuma Yayınlanma: Güncelleme: