Karar Bülteni
AYM Amine Cağlı vd. BN. 2020/11918
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Anayasa Mahkemesi 1. Bölüm |
| Başvuru No | 2020/11918 |
| Karar Tarihi | 14.05.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | AYM Kararlar Bilgi Bankası |
- İhtiyati tedbirin süresi orantılı ve makul olmalıdır.
- Uzun süren tedbirler mülkiyet hakkını ihlal eder.
- Sınırlamalar mülk sahibine orantısız külfet yüklememelidir.
- Mülkiyet yetkilerinin belirsizce ötelenmesi anayasaya aykırıdır.
Bu karar, uzun süren yargılamalar sırasında taşınmazlar üzerine konulan ihtiyati tedbirlerin mülkiyet hakkı bağlamında yarattığı ihlalleri net bir biçimde ortaya koyması açısından hukuken büyük bir önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, tapu iptali ve tescil davası kapsamında mülkün üçüncü kişilere devrini engellemek maksadıyla tesis edilen geçici hukuki koruma önleminin on yıllar boyunca devam etmesini, hakkın özüne dokunan orantısız bir müdahale olarak nitelendirmiştir. Bir tedbirin haklı bir amaca hizmet etse dahi, doğurduğu sonuçların, sınırlarının ve süresinin ölçülülük ilkesine katı bir şekilde uygun olması gerektiği güçlü bir biçimde vurgulanmıştır.
Anayasa Mahkemesi, ihtiyati tedbirin makul süreyi aşarak mülkiyetin tanıdığı tasarruf yetkilerini belirsiz bir zamana kadar ötelemesinin demokratik bir hukuk devletinde kesinlikle kabul edilemez olduğunu tespit etmiştir. Bireylerin kendi taşınmazları üzerinde diledikleri gibi hukuki ve fiili tasarrufta bulunamamaları ve bu kısıtlamanın otuz yıla yaklaşan olağanüstü bir süre boyunca kesintisiz sürdürülmesi, idarenin ve yargı makamlarının hızlı ve etkili karar alma yükümlülüklerini tam anlamıyla yerine getirmediklerinin çok açık bir göstergesidir.
Benzer davalardaki emsal etkisi değerlendirildiğinde, bu karar özellikle uzun yıllar derdest kalan hukuk davalarında uygulanan ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz gibi geçici koruma mekanizmalarının sınırlarını net bir şekilde çizmektedir. Yargı mercilerinin, tedbir kararlarını verirken ve özellikle bu kararların devamına hükmederken süre unsurunu titizlikle ele almaları gerektiği, aksi takdirde devletin ağır tazminat yükümlülüklerinin doğacağı içtihat altına alınmıştır. Bu yönüyle karar, alt derece mahkemeleri için bağlayıcı ve yönlendirici bir rehber niteliğindedir.
Uygulamadaki önemi bakımından karar, mülk sahiplerinin salt uzun süren, sürüncemede bırakılan davalar yüzünden yıllarca mağdur olmasını engellemeyi ve mahkemeleri yargılama süreçlerini hızlandırmaya sevk etmeyi amaçlamaktadır. Hak sahiplerinin tasarruf yetkilerinin süresiz ve ölçüsüz bir şekilde askıya alınmasının, hukuk devletinin gerektirdiği hukuki belirlilik, öngörülebilirlik ve güvenlik ilkeleriyle hiçbir şekilde bağdaşmadığı ifade edilerek, yargı mekanizmalarına pozitif özen yükümlülükleri tekrar hatırlatılmıştır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Bingöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde 28 Temmuz 1993 tarihinde, başvurucuların murisinin de aralarında bulunduğu davalılar aleyhine tapu iptali ve tescil davası açılmıştır. Bu dava kapsamında, uyuşmazlığa konu olan söz konusu taşınmazların yargılama süresince el değiştirmesini, üçüncü kişilere devredilmesini ve temlik edilmesini engellemek amacıyla mahkeme tarafından 3 Ekim 1995 tarihinde çeşitli parseller üzerine ihtiyati tedbir konulmuştur. Yıllar süren zorlu yargılama neticesinde mahkeme 2005 yılında kısmen kabul kararı vermiş olsa da, dosya Yargıtay incelemesinden geçerek Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından 2022 yılında bozulmuş ve böylece yargılama süreci yeniden devam etmeye başlamıştır. Başvurucular, 1995 yılından itibaren taşınmazları üzerinde bulunan ihtiyati tedbirin aradan geçen otuz yıla yakın süreye rağmen kaldırılmaması ve yargılamanın makul sürede bitirilememesi sebebiyle taşınmazları üzerinde mülkiyetin sağladığı hiçbir tasarrufta bulunamadıklarını belirterek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Söz konusu kısıtlamanın ölçüsüz olduğunu ileri süren başvurucular, mülkiyet haklarının ihlal edildiğinin tespit edilerek kendilerine maddi ve manevi tazminat ödenmesini talep etmişlerdir.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Anayasa Mahkemesi, uyuşmazlığı çözerken mülkiyet hakkının sınırlandırılmasına ilişkin anayasal güvenceleri ve geçici hukuki koruma tedbirlerinin uygulanma şartlarını temel alarak kapsamlı bir hukuki inceleme yapmıştır. Mülkiyet hakkı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 35. maddesi ile temel bir insan hakkı olarak güvence altına alınmış olup, bu hakkın ancak kamu yararı amacıyla ve mutlaka kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmektedir. Mülkiyet hakkını sınırlandıran her türlü tedbirin uygulanmasında gözetilmesi gereken en temel hukuki kriter, Anayasa'nın 13. maddesinde ifadesini bulan ölçülülük ilkesidir.
Ölçülülük ilkesi gereğince, bir uyuşmazlık kapsamında uygulanan ihtiyati tedbir veya ihtiyati haciz gibi geçici hukuki koruma mekanizmalarının, ulaşılmak istenen meşru amaca elverişli olması, gerekli olması ve bireye aşırı bir külfet yüklemeyecek şekilde orantılı bir düzeyde kalması şarttır. Yargılamanın selametini sağlamak ve hakkın ileride yerine getirilmesini temin etmek amacıyla konulan tedbirlerin süresi ve kapsamı, mülk sahibinin tasarruf yetkisini tamamen ortadan kaldıracak, mülkiyet hakkını fiilen kullanılamaz hâle getirecek veya hakkın özüne dokunacak nitelikte belirsiz bir zamana yayılamaz.
Yerleşik içtihat prensipleri doğrultusunda Anayasa Mahkemesi; daha önce karara bağladığı Hesna Funda Baltalı, Şeyhmus Terece ve İbrahim Geçer kararlarına özel olarak atıf yaparak, ihtiyati tedbirin makul olmayan bir süre boyunca aralıksız olarak devam etmesini mülkiyet hakkına yönelik çok ağır bir ihlal olarak değerlendirmiştir. Yargı mercileri tarafından uygulanan ve özünde geçici nitelikte olması gereken bir kısıtlamanın, davaların on yıllar boyunca derdest kalması sebebiyle kalıcı bir mülkiyet mahrumiyetine dönüşmesi, mülkiyetin sağladığı yetkilerin kullanılmasının belirsiz bir şekilde ötelenmesi anlamına gelir. Bu durum, mülk sahibine tek başına katlanması imkânsız, orantısız ve tamamen ölçüsüz bir külfet yüklemekte olup, hukuk devletinin vazgeçilmez bir gereği olan mülkiyet hakkının etkin korunması ilkesiyle ve anayasal güvencelerle hiçbir surette bağdaşmamaktadır.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Anayasa Mahkemesi, başvurucuların murisine ait olan Bingöl'deki taşınmazlar üzerine konulan ihtiyati tedbirin mevcut durumunu mülkiyet hakkının ihlali bağlamında son derece detaylı bir şekilde incelemiştir. Somut olayda, tapu iptali ve tescili talebiyle açılan hukuk davası kapsamında, uyuşmazlık konusu taşınmazların el değiştirmesini önlemek adına 1995 yılında konulan ihtiyati tedbir kararının, aradan geçen yaklaşık otuz yıllık inanılmaz süreye rağmen hâlen devam ettiği tespit edilmiştir. Yargılamanın 1993 yılında başlamış olması ve gelinen noktada, aradan geçen nesillere rağmen henüz kesinleşmiş bir nihai karara ulaşılamamış olması, devletin kamu gücü eliyle mülkiyet hakkına yaptığı müdahalenin ağırlığını dramatik ve ölçüsüz biçimde artırmıştır.
Mahkeme, hukuki doğası gereği geçici bir hukuki koruma önlemi olarak tasarlanan ve uygulanan ihtiyati tedbirin, asıl davanın bir türlü sonuçlandırılamaması nedeniyle fiilen kalıcı ve geri dönülemez bir kısıtlamaya dönüştüğünü önemle vurgulamıştır. Başvurucuların on yıllar boyunca kendi yasal mülkleri üzerinde satma, devretme, temlik etme veya ekonomik olarak yararlanma gibi temel tasarruf yetkilerinden bütünüyle mahrum bırakılmaları, mülkiyet hakkının özünü zedeleyen, hakkın adeta içini boşaltan bir durum olarak değerlendirilmiştir. Yargı makamlarının, davanın hızlı bir şekilde neticelendirilmesi ve tedbir sürecinde mülkiyet hakkının gerektirdiği ivediliğin, titizliğin ve özenin gösterilmesi noktasındaki anayasal sorumluluklarını yerine getirmedikleri açıkça ifade edilmiştir.
Mülkiyet hakkını sınırlandıran bir tedbirin Anayasa'ya uygun olabilmesi için kapsamı ve süresi itibarıyla mutlaka orantılı olması gerekir. Somut olayda ihtiyati tedbirin makul olmayan, insan ömrüyle kıyaslandığında devasa bir süre boyunca sürdürülmesi, mülkiyet hakkının tanıdığı yetkilerin kullanılmasını derin bir belirsizliğe terk etmiş ve başvuruculara orantısız, haksız ve oldukça ağır bir külfet yüklemiştir. Anayasa Mahkemesi, ortaya çıkan bu vahim durumun mülkiyet hakkının temel felsefesiyle bağdaşmadığına kanaat getirmiştir. Mahkeme, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için, davanın bugüne kadarki olağandışı uzunluğu sebebiyle yeniden yargılamada herhangi bir hukuki yarar görmemiş ve etkin giderim yolu olarak doğrudan manevi tazminata hükmedilmesine karar vermiştir. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, ihtiyati tedbirin orantısız ve makul olmayan bir şekilde uzun sürmesi nedeniyle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiş ve başvuruculara ayrı ayrı net 33.300 TL manevi tazminat ödenmesi yönünde başvuruyu kabul etmiştir.