Karar Bülteni
AİHM STRĂISTEANU BN. 9989/20
KARARIN KÜNYESİ
| Alan | Değer |
|---|---|
| Mahkeme / Bölüm | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi / 5. Bölüm |
| Başvuru No | 9989/20 |
| Karar Tarihi | 05.06.2025 |
| Dava Türü | Bireysel Başvuru |
| Karar Sonucu | İhlal |
| Karar Linki | HUDOC |
- İfade özgürlüğü ile özel hayat dengelenmelidir.
- İnsan hakları savunucuları kamusal bekçi rolündedir.
- Homofobik saldırıların ifşası kamu yararı taşır.
- İnternette bilgi yayma özgürlüğü korunmalıdır.
Bu karar, ifade özgürlüğü ile özel hayatın gizliliği arasındaki hassas dengeyi, özellikle insan hakları savunucularının faaliyetleri ve sosyal medya kullanımı bağlamında yeniden tanımlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir avukat ve LGBTQ+ hakları aktivisti olan başvurucunun, kendisine yönelik gerçekleştirilen ağır homofobik hakaretleri sosyal medyada ifşa etmesini, salt bir komşuluk veya kişisel husumet meselesi olarak görmemiştir. Mahkeme, bu tür nefret söylemlerinin kamuoyunun dikkatine sunulmasının, demokratik bir toplumda genel yararı ilgilendiren meşru ve önemli bir tartışma alanı yarattığına hükmetmiştir. Karar, idari makamların ve yerel mahkemelerin olayları değerlendirirken eylemin toplumsal bağlamını ve kişinin sivil toplumdaki rolünü göz ardı etmesinin hukuka aykırı olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Uygulamadaki emsal etkisi bakımından bu karar, sivil toplum aktivistlerinin ve avukatların, maruz kaldıkları ayrımcı ve nefret içerikli saldırıları kamuoyuyla paylaşırken "kamusal bekçi" (public watchdog) rolü üstlendiklerini açıkça tescil etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, basın mensuplarına tanınan geniş ifade özgürlüğü korumasının, sosyal medya üzerinden kamu yararına yayın yapan aktivistler için de geçerli olduğunu pekiştirmiştir. Benzer davalarda yerel mahkemelerin, salt özel hayatın gizliliği kuralına dayanarak mekanik sansür veya içerik kaldırma kararları veremeyeceğine; nefret suçlarının ve ayrımcılığın ifşasında ifade özgürlüğünün daha ağır basabileceğine dair son derece güçlü bir hukuki zemin oluşturmaktadır.
UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Uyuşmazlık, avukat ve aynı zamanda tanınmış bir LGBTQ+ hakları aktivisti olan başvurucu ile Moldova Cumhuriyeti makamları arasında yaşanmıştır. Başvurucu, oturduğu sitenin ortak avlusunda, komşusu ve aynı zamanda meslektaşı olan diğer bir avukatın kendisine yönelik homofobik, ağır hakaretler ile tehditler içeren sözlerini videoya kaydetmiş ve bu kayıtları kişisel Facebook hesabında paylaşmıştır. Olayın, ülkede düzenlenecek olan Onur Yürüyüşü'nün hemen arifesinde gerçekleşmiş olması uyuşmazlığın temel dinamiklerinden biridir.
Kişisel Verileri Koruma Merkezi, başvurucunun bu videoları yayınlamasını karşı tarafın özel hayatının ihlali olarak değerlendirmiş, videoların silinmesini talep ederek idari yaptırım uygulamıştır. Başvurucu, kendisine yönelik gerçekleştirilen bu haksız ve nedensiz ayrımcı saldırıyı kamuoyuna duyurma ve kendini savunma hakkı olduğunu belirterek kararın iptali için yerel mahkemelere başvurmuş, ancak talebi reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunmuştur.
HUKUKİ BİLGİ VE TEMEL KURALLAR
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uyuşmazlığı temel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.10 (İfade Özgürlüğü) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.8 (Özel ve Aile Hayatına Saygı) çerçevesinde incelemiştir.
Mahkemenin yerleşik içtihat prensiplerine göre, ifade özgürlüğü ile özel hayata saygı hakkı arasında bir çatışma olduğunda, her iki hakkın da hiyerarşik olarak eşit düzeyde olduğu kabul edilir ve bu iki hak arasında adil bir denge kurulması şarttır. Bu denge kurulurken; yayının genel kamu yararı taşıyan bir tartışmaya katkı sağlayıp sağlamadığı, hedef alınan kişinin tanınırlığı, davranışın içeriği, formu, sonuçları ve bilginin elde ediliş biçimi gibi temel kriterler göz önünde bulundurulur.
Özellikle toplumsal cinsiyet, azınlık hakları veya ayrımcılık gibi kamuoyunu yakından ilgilendiren konularda ifade özgürlüğü çok daha geniş bir koruma alanına sahiptir. İçtihatlara göre, gazetecilerin veya insan hakları aktivistlerinin sosyal medya hesapları da dahil olmak üzere, internet üzerinden yürüttükleri bilgilendirme faaliyetleri, demokratik toplumlarda "kamusal bekçi" işlevi görmektedir. Bu tür aktivistlerin, nefret söylemlerini ifşa etme eylemleri, sadece kişisel bir çatışma olarak değil, toplumun intolerans ve ayrımcılıkla yüzleşmesini sağlayan meşru bir ifade biçimi olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple, devletlerin müdahale marjı, kamu yararını ilgilendiren meselelerde oldukça dardır ve yerel mahkemelerin yasaklama veya sansür kararları verirken son derece ikna edici ve hukuken yeterli gerekçeler sunmaları zorunludur.
SOMUT OLAYA İLİŞKİN TESPİTLER
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, somut olayı incelerken, yerel idari mahkemelerin ifade özgürlüğü ile özel hayatın gizliliği arasında adil bir denge kuramadığını tespit etmiştir. İdari mahkemeler, olayı yalnızca aynı avluyu paylaşan iki komşu arasındaki sıradan bir adli uyuşmazlık olarak nitelendirmiş ve paylaşılan ifadelerin şiddet içeren, ağır homofobik niteliğini tamamen göz ardı etmiştir.
Mahkeme, olayın meydana geldiği bağlama ve zamanlamaya özel bir dikkat çekmektedir. Olay, başkentte düzenlenecek olan Onur Yürüyüşü haftasında gerçekleşmiştir. Başvurucu, sadece sıradan bir vatandaş veya avukat değil, aynı zamanda toplumda LGBTQ+ haklarını aktif olarak savunan, görünürlüğü yüksek bir aktivisttir. Karşı tarafın sarf ettiği ağır hakaretler, başvurucunun herhangi bir kışkırtması olmadan, doğrudan onun savunduğu değerlere ve varsayılan cinsel yönelimine yönelik gerçekleştirilmiş nedensiz bir saldırı niteliği taşımaktadır. Mahkeme, bu tür homofobik ve nefret dolu söylemlerin sosyal medyada ifşa edilmesinin basit bir kişisel husumet davası olmadığını, aksine azınlık haklarına ve hoşgörüsüzlüğe karşı yürütülen kamusal bir tartışmanın parçası olduğunu vurgulamıştır.
Yerel makamların, başvurucunun videoları yayınlamasını özel hayatın ihlali bularak hukuka aykırı sayarken, saldırının azınlıklara yönelik bir nefret söylemi içerdiğini değerlendirmeye dahi almaması çok ciddi bir eksiklik olarak görülmüştür. Başvurucunun sosyal medya üzerinden bu görüntüleri paylaşarak kamuoyunu bilgilendirmesi ve intoleransa dikkat çekmesi, sivil toplumun oynadığı "kamusal bekçi" rolüyle doğrudan örtüşmektedir. İdari mahkemelerin, olayın bu hayati unsurlarını tartmadan, salt şekli gerekçelerle ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir karar vermesi, demokratik bir toplumda gerekli olan orantılılık ve yeterli gerekçe sunma yükümlülüklerine aykırı bulunmuştur.
Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığına ve ihlal oluşturduğuna hükmederek başvuruyu kabul etmiştir.